Biz esir düştük - OKU

Biz esir düştük - OKU

18 Mart 2016 ·Video·9 dk YouTube'da izle →

Müzik: Hey Onbeşli Onbeşli

Müzik: Hey Onbeşli Onbeşli

Tam metin Otomatik metin (yapay zekâ, hatalı olabilir)

Onlar övünmeyi bilmezlerdi. Babam Mehmet Nuri Çamlıbel'in kuzeni olan Behçet amca, Behç et Kaya, kahramanlıklarıyla efsane olmuş bir harp malulu gazi, bir emekli yüzbaşıydı. Bir taarruzda ağır yaralanmış ve bir kolunu kaybetmişti. 1950'li yılların teknolojisine göre yapılmış siyah deriden bir takma kolu vardı. Tokat da Behzat köprü başında, cadde üzerinde ufak bir dam ga pulu büfesinde, devletin geçimini sağlayabilsin diye ona verdiği pul bayili ğini sürdürüyordu.

O yıllarda pek çok savaş gazisi ve harp malulu için tekel bayiliği ya da damga pulu satıcılığı, devletin onlara sağladığı bir teselli ikramiyesi ve geçim kaynağı gibiydi. Tokat ve civarında kendisini tanıyan gaziler ki henüz önemli bir kısmı hayattaydı, Behçet amcaya büyük saygı gösterirler ve oradan her geçiş lerinde elini öper, hatırını sorarlar, onun kahramanlıklarından söz ederlerdi. Yaradılışımdaki meraktan dolayı ben de her okul çıkışında yanına uğrar ve kendisini hayranlıkla izlerdim.

Babam da 1. Dünya ve Kurtuluş Savaşı'nın birçok cephesinde savaşmış, yaralanmış, esaret yaşamış ve istiklal madalyas ıyla ödüllendirilmiş bir emekli subay olmasına rağmen, Behçet amcaya büyük saygı gösterir, bizlere de sık sık, O büyük bir kahramandır derdi. Çocukluğumda karşılaştığım bu kahramanlar, Savaştan, hastanelerden veya esaretten tokata geri dönebil miş nadir 15'lilerdi. 15'li deyimi Hicri 1315 yılında doğan ve savaş yıllarında 17-18 yaşlarında cephelerde kırılan bir nesli ifade eder.

İleride de değineceğimiz, Hey 15'li, 15'li, Tokat Yolları Taşlı türküsü, bu delikanlılar için yakılmıştır. Ben onları 7 yaşımda izlemeye başladım, 9-10 yaşlarımda son derece meraklı yapımdan dolayı, Belki bir şeyler anlatırlar diye peşlerinden ayrılmazdım. Bahaneler bulup pul büfesine giderdim ve Anlatsın diye gözünün içine bakarak nasıl vurulduğunu sor ardım. Gülümser ve saçımı okşardı. Ben takma koluna bakmaktan çekinir ve biraz da korkardım.

Bu çocukluk analarından yıllar sonra, 60'lı yıllarda sahaflardan edindiğim, sayfaları oldukça yıpranmış, Keçecizade İzzet Fuat Paşa'nın Hatıraları kitabında, İlginç bir bölüme rastlayarak irkildim. Muharebe sabah erkenden başladı. Hem nehrin kenarındaki ovada, hem de solumuzdaki dağlar üzerinde çarpışmalar devam ediy ordu. Sağımızda bir bataryamız ateş etmekteydi. Paşa oraya doğru gidince, ben de arkasından hareket ettim.

O gün, daha önceki muharebelerde görmediğim öyle bir şey gördüm ki, ömrüm oldukça, Türklüğümün en şerefli bir delili olarak hatıramda saklarım . Paşa beni sol kanatta yer alan bir bataryamızı, daha ileri bir noktaya yerleştirmek üzere görevlendirmişti. Batarya yeni vaziyetini alır almaz ateşe başladık ve, aynı anda düşman topları ateşimize cevap verdiler. Bu arada toplarımızdan birisi isabet alarak işleyemez hale geldi.

Biz onunla meşgulken, düşmanın bir top mermisi, batarya kumandanı, uzun boylu, yakışıklı aslan gibi yüzbaşının sağ kolunu aldı götürdü. Kolda yalnızca bir et parçası sarkıyordu. Yakındaki birliklerden zorlukla getirdiğim bir cerrah, o sarkan et parçasını keserken, kahraman yüzbaşı da bataryasına emirler vermeye devam ediy ordu. Rahmetli Behçet amcanın biyografisini inceleyince, çocukken kendisine sorduğum ama hiç cevap alamadığım sor ularımın da cevabını öğrenmiş oldum.

Demek ki kahramanlık ve yanık Ömer gibi övünmeden yaşamak, işte böyle bir şeydi. Çocukluğumda tanıdığım diğer gaziler de, onun gibi sorularımızı kısa cevaplarla geçiştirir, kendilerinden bahsetmeyi sevmez ve asla övünmezlerdi. Şimdi anlıyorum ki, o altın nesil övünmeyi bilmiyordu. Başlarından geçenleri hayatın doğal bir akışı olarak benim semişlerdi. Birinci Dünya ve Kurtuluş Savaşı'na ilişkin olarak anılar ında yer eden en belirgin konu, babamın Seydi Beşir Usera kampında kollarında yaşamını kay beden arkadaşları için dile getirdiği üzüntüleriydi.

Bu çalışma esnasında birçok esir mektubu okumamız gerekti. İlk esir mektubunu okuduğumda içimin çok acıdığını hissett im. İngiliz zulmü yıllar sonra yaşanan İkinci Dünya Savaşı'nda, Nazilerin toplama kamplarında Yahudilere uyguladığı işken celere benziyordu. İki yıl tel örgüler içinde ve sadece kuru ekmekle yaşamını sürdüren bir Mehmetçik, bu mektuptan anlaşıldığı kadarıyla Malta'da şövalyelerden kalma bir kalenin hapishanesinde esir tutuluyor.

Memleketteki çocukları ise açlık ve sefalet içinde onun has retiyle çırpınıyordu. Burada tel örgü kavramını özellikle çadırlarda, kalelerde, barakalarda, ahırlarda ve bunun gibi yerlerde tutulan bütün Mehmetçiklerimiz için bir sembol olarak kullanıyoruz. Savaştan sonra esaretten dönebilen askerlerimizle ilgili olarak yapılan araştırmalarda, çok yaygın olan bir psikolojik psikosomatik hastalık türüne tıpta tel örgü hastalığı adı verilmiştir.

Burada kendi babaannemden dinlediğim bir anıyı nakletmeden geçemeyeceğim. İki yıl süreyle Mısır'da Seydi Beşir Esir kampında kalan babam, esaretten kurtulunca, hiç memlekete gelmeden, kurtuluş savaşına iştirak eden birl iğine katılarak büyük taarruzda yer almış, ülke düşmandan temizlenmiş ve aradan bir yıl daha geçmişken , yani tam üç yıl sonra üst teğmen olarak annesini görmeye gelmektedir. Onu eve getiren o zamanki tabiriyle yaylı arabası kesülük'e vardığımda babaannem kapı önünde titremektedir.

Babam arabadan inerken daha iki çizmesini görür görmez, y ıllardır evlat hasretiyle ızdırap çeken babaannemin kalbi daha fazla dayanamaz ve yere yığılır. Bu çizmeler daha sonra yıllarca evimizin dolaplarından bir inde saklandı. Ben bütün çocukluğum boyunca o çizmeleri yerinden çıkarıp giyerek dolaşırdım. Onlarla çok farklı duygulara kapıldığımı şimdi de anıms ıyorum. Not Hey 15'li 15'li sözleriyle başlayan türkü, Rumi 1315 ve ona yakın yıllarda yani 1899 ve birkaç yıl öncesinde doğan genç lerimizin silah altına alınışını anlatan ve giden gençlerden çoğunun dönmeyeceği bilindiğinden kız ların gözü yaşlı diye devam eden gerçek bir ahattır.

Ne kadar acıdır ki televizyonda bir konser sırasında bu tür kü söylenirken önde oturan bazı hanımların yerlerinden kalk arak bir oyun havası çalıyormuş gibi göbek atıp oynamaya baş ladıklarını hayretle şahit oldum. Bu türkü Muharip Gazi babamın dinlerken gözlerinin dolduğu türküydü. Aslında genç kuşaklarımızı aydınlatmak, bilgilendirmek ve bugünlere nasıl geldiğimizi öğretmek herhalde bizim kuşak ların üzerine düşen bir vebal olmaya devam edecektir.

Bugün okuduğumuz kitabı sevgili Gülcemal Alhanlıoğlu bana okur musun diye göndermiş. Ben de açıkçası içinde bulunduğumuz gün nedeniyle 18 Mart nedeniyle çok da uygun olduğunu düşünerek okudum. Yazarı Ali Çamlıbel, emekli havakurmay albay ve biz esir düştük çoğunlukla onun yaptığı araştırmalar ve bizzat kendi anılarına dayanarak kaleme alınmış olan bir kitap. Tarihe, savaşa dair bu tarz anıları okumak, bu tür araştır malara bir göz atmak bazen ibret almak için gerçekten çok önemli olabiliyor.

Bu kitap hakkında ya da yazarı hakkında teşekkür etmek dış ında söyleyebileceğimiz daha fazla bir şey yok. Başka bir kitapta görüşmek üzere, şimdilik hoşçakalın.

Bu yazıdaki kavramlar