Demirciler Çarşısı Cinayeti - OKU
Vikipedi'den: Demirciler Çarşısı Cinayeti, yazar Yaşar Kemal'in kaleme aldığı Akçasazın Ağaları ikili seri romanlarından ilkidir. Seri olmasına karşın kendi içinde bir bütünlük oluşturan Demirciler…
Vikipedi'den: Demirciler Çarşısı Cinayeti, yazar Yaşar Kemal'in kaleme aldığı Akçasazın Ağaları ikili seri romanlarından ilkidir. Seri olmasına karşın kendi içinde bir bütünlük oluşturan Demirciler…
Demirciler Çarşısı Cinayeti - OKU
“Kasabanın çarşısı irice, bir insan başı büyüklüğünde yüzyıllarca akar suyun dibinde, sürüklene sürüklene sıykallaşıp cilalanmış çakıltaşlarından örülmüştü. Çarşının caddesini, kaldırımlarını erişilmez bir incelik, bir sevgiyle ören, çakıltaşlarını akıl eden usta, onun hünerli elleri, belki uzun boylu güleçti, belki uzun parmaklı, belki azıcık kamburdu, ama muhakkak, hiç şaşmaz, gözleri kara, hüzünlü, hep türküler mırıldanan biriydi, ak çakıltaşlarını yanyana dizerken, aralarına kırmızı, mavi, donuk mor, yeşile çalan benekler atarken, uzunca durup bakarsan bu beneklerden çiçekler örerken, güzel gülen, gülerken inci gibi sütbeyaz dişleri gözüken, işi bozulunca da delisine öfkelenen birisiydi. Burası muhakkak, onu kimse anımsamıyor bu kasabada. Bu çarşının, bu kaldırımların yapıldığını, bu uzun caddeye sıram sıram çakıltaşlarının dizildiğini de anımsayan yok. Bu usta uzun yaşasaydı, çırakları olsaydı, onun gibi yumuşak, onun gibi devce öfkelenen, öfkeden deliren, ağız dolusu gülen çırakları olsaydı, bütün kasabaların çarşıları, alanları, sokakları böyle sıykal, yunmuş arınmış, nakışlı, mavi, kırmızı, yosun yeşili taşlarla donanırdı. Basmaya kıyamadığımız... Usta ne yapar yapar, bu maymun, bu insanlıktan çıkmış, yeryüzünü, gökyüzünü pis, sümük gibi, katı çimentoya boğan, renksiz, kişiliksiz kasabalar yaratan, kanlı, donuk, ölü kasabalar doğuran, öykünücü, hiç bir insanca yönü kalmamış, duymayan, düşünmeyen, ağlamasını gülmesini unutmuş, coşmayan, türkü söylemeyen, okumayan yazmayan, türkü dinlemeyen, ıslık bile çalmayan sünepe, sadece kendi olmaktan başka, kökü olmaktan başka bir şey olmaya çalışan, kendinden, çocuklarından, başka olmayan her şeyden iğrenen kasaba ileri gelenlerinin, yeni yetme, görgüsüz, kasaba Belediye Başkanlarının elinden ne yapar yapar, ağızlarından girer burunlarından çıkar, kalıbımı basarım ki, hiç olmazsa bir sokağı masrafını cebinden yaparak, iri çakıltaşlarıyla sütbeyaz, benekli nakışlamayı becerirdi. Ne çırakları kalmış bu güzelim elli ustanın, ne kendisi... işte bu kasabalar şimdi bu sebepten ölü. Kokuyor. Sürüngen, çimento, katı. Maymun.
Hünersiz. Ve ölünceye kadar birbirleriyle cebelleşen paragöz, ne güzel, ne umutluysa üstünden bir kırgın gibi geçen, biribirlerinin gözlerini oyan, rüşvet veren, insan öldüren, yalan söyleyen, durmadan Öğünen, pis lokantalarda sabahlara kadar içen, bar kapatan, zavallı, perişan, hüzünlü, bıkmış bar kızlarına kabadayılık taslayan, kurşun sıkan, öldüren, karılarını, sevgililerini aldatan; karı, çoluk çocuk, hep birden kumar oynayan, hor gören, delirmiş bu kasaba zenginlerinden de, kopmuş, ustayı unutmamayı, çıraklarını el üstünde tutmayı, güzel kişilikli, hünerli bir tadı saklamayı, korumayı, öldürmemeyi bekleyemeyiz. O usta var ya, o anısı bile kalmamış, toptan silinmiş, imi timi iyice bellisiz olmuş ustayı, bu görgüsüz, bu kişiliksiz maymunlar, güzellikte, incelikte direniyor diye, soyadını Soyaslantürk değil de, alçak gönüllü, bana soyadı ne gerek dediği için, kanundur, mecburi soyadı alacaksın, dediklerinde de, boyun kırıp, benim soyadım Taşçıoğlu olsun, tâ ezelden beri bize Taşçıoğlu derler, dediği için öldürür öldürürlerdi. Belki de salt bunun için öldürmüşlerdir. Ne ki insan, ne ki güzel, bu yaratıklar, bağnazlar, deliler, vıcık vıcık olmuşlar, bu eli kanlı, gözleri dönmüş kasaba ağaları hepsini yıkacaklar, öldürecek, silip süpürüp bir yana atacaklar. Halkın direnmesi para etmeyecek. Kilimi, türküyü, düşünceyi, yüreği, ağlamayı, gülmeyi, sevinmeyi, sevgiyi öldürecekler. Paraları, kasabanın, küçücük, güzelim akarsuyun yanına tek başına diktikleri, çirkin, sipsivri on katlı kendileri gibi ucube apartmanları yaşayacak. Tümden insanlığı öldürecekler. Unutulmuş ustanın elinin hüneri, güzel nakışı bir köşede küskün, yenilmiş öyle kalacak. Bu çarşının çakıltaşlarını sökecekler...”
Tam metin Otomatik metin (yapay zekâ, hatalı olabilir)
Kasabanın çarşısı irice bir insan başı büyüklüğünde, yüzy ıllarca akar suyun dibinde, sürüklene sürüklene sıykallaşıp cilalanmış çakıl taşlarından örülmüştü. Çarşının caddesini, kaldırımlarını erişilmez bir incelik, bir sevgiyle ören, çakıl taşlarını akıl eden usta, Onun hünerli elleri belki uzun boylu güleçti, belki uzun parmaklı, belki azıcık kamburdu ama muhakkak hiç şaşmaz göz leri kara, hüzünlü, hep türküler mırıldanan biriydi.
Ak çakıl taşlarını yan yana dizerken, aralarına kırmızı, ma vi, donuk mor, yeşile çalan benekler atarken, Uzunca durup bakarsan, bu beneklerden çiçekler örerken, güzel gülen, gülerken inci gibi süt beyaz dişleri gözüken, İşi bozulunca da delicesine öfkelenen birisiydi. Burası muhakkak, onu kimse anımsamıyor bu kasabada. Bu çarşının, bu kaldırımların yapıldığını, bu uzun caddeye sıram sıram çakıl taşlarının dizildiğini de anımsayan yok.
Bu usta uzun yaşasaydı, çırakları olsaydı, onun gibi yumuş ak, onun gibi devce öfkelenen, öfkeden deliren, Ağız dolusu gülen çırakları olsaydı, bütün kasabaların çarş ıları, alanları, sokakları böyle sıykal, Yunmuş, arınmış, nakışlı, mavi, kırmızı, yosun yeşili taş larla donanırdı basmaya kıyamadığımız. Usta ne yapar yapar, bu maymun, bu insanlıktan çıkmış, bu y eryüzünü gökyüzünü pis, pis, sümük gibi, katı çimentoya boyan, renksiz, kişiliksiz kasabalar yaratan, kanlı, donuk, ölü kasabalar doğuran, öykünücü, hiçbir insanca yönü kalmamış, duymayan, düşünme yen, ağlamasını, gülmesini unutmuş, coşmayan, türkü söylemeyen, okumayan, yazmayan, türkü din lemeyen, ıslık bile çalmayan, sünepe, sadece kendi olmaktan başka, kökü olmaktan başka bir şey olmaya çalışan, kendisinin, çocuklarının olmayan, her şeyden iğrenen, kas aba ileri gelenlerinin, yeni yetme, görgüsüz, kasaba belediye başkanlarının elinden, ne yapar yapar, ağız larından girer, burunlarından çıkar, kalıbımı basarım ki, hiç olmazsa bir sokağa masrafını ceb inden yaparak, iri çakıl taşlarıyla, süt beyaz, benekli nakışlamayı becerirdi.
Ne çırakları kalmış bu güzelim elli ustanın, ne kendisi. İşte bu kasabalar, şimdi bu sebepten ölü, kokuyor, sürüngen, çimento, katı, maymun, hünersiz ve ölünceye kadar birbirleriyle cebelleşen, paragöz, ne güzel, ne umutluysa üstünden bir kırgın gibi geçen, birbirlerinin gözlerini oyan, rüşvet veren, insan öldüren, yalan söyleyen, durmadan övünen, pis lokantalarda sabahlara kadar içen, bar kapatan, zavallı, perişan, hüzünlü, bıkmış bar kızlarına kabadayılık taslayan, kurşun sıkan, öldüren, karılarını sevgililerine aldatan, karı, çoluk, çocuk hep birden kumar oynayan, hor gören, delirmiş bu kasaba zenginlerinden de kopmuş, ustayı unutmamayı, kararlarını el üstünde tutmayı, güzel kişilikli, hünerli bir tadı saklamayı, korumayı, öldürmemeyi bekleyemeyiz.
O usta var ya, o anısı bile kalmamış, toptan silinmiş, iyice bellisiz olmuş ustayı, bu görgüsüz, bu kişiliksiz maymunlar, güzellikte, incelikte direniyor diye, soyadını soyaslan Türk değil de, alçak gönüllü, bana soyadı ne gerek dediği için, kanundur, mecburi soyadı alacaksın dediklerinde de, bu oyun kırıp, benim soyadım Taşçıoğlu olsun, ta ezelden beri de bize Taşçıoğlu derler, dediği için öldürür, öldürürlerdi.
Belki de Salt bunun için öldürmüşlerdir. Ne ki insan, ne ki güzel, bu yaratıklar, neyler, vıcık vıcık olmuşlar, bu eli kanlı gözleri dönmüş kasaba ağaları, hepsini yıkacaklar, öldürecek, silip süpürüp bir yana atacaklar. Halkın direnmesi para etmeyecek. Kilimi, türküyü, düşünceyi, yüreği, ağlamayı, gülmeyi, sevinmeyi, sevgiyi öldürecekler. Paraları, kısımının küçücük, güzeli makarsuyunun yanına, tek başına diktikleri, çirkin, sipsivri, on katlı, kendileri gibi, ucube apartmanları yaşayacak.
Tümden insanlığı öldürecekler. Unutulmuş ustanın elinin hüneri, güzel nakışı, bir köşede, küskün, yenilmiş, öyle kalacak. Bu çarşının, çakıl taşlarını sökecekler. İzlediğiniz için teşekkürler.