24 Oca 2021 ·Bilim·Teknoloji ·1.023 kelime

Dünyanın içinden bir tünel kazarak öbür tarafa çıkılabilir mi?

Dünyanın içinden bir tünel kazarak öbür tarafa çıkılabilir mi?
YouTube'da izle →

Geçenlerde yolda yürürken aklıma meşhur bir konu geldi. Bu konu. Yani “Dünyanın içinden bir tünel kazarak öbür tarafa çıkılabilir mi?” sorusu. Bu konuyla ilgili bir video yapıp yapmamaya karar vermek için yazı tura atayım dedim. Cebimden “bitcoin”imi çıkardım, havaya fırlattım, ama tutamadım. O da doğruca yerdeki mazgallardan birinin boşluğundan aşağıya düştü. Derin bir çukura bir şey düşürdüğünüzde ne yaparsınız? Ne zaman yere düşeceğini anlamak için kulak kabartırsınız değil mi? Ne kadar uzun sürede düşerse o kadar derin bir çukurdur... Ben de aynı şeyi yaptım. Çünkü yürüdüğüm yolun altında dünyanın en uzun tüneli vardı. Bugüne kadar insanların kazdığı en uzun yer altı tüneli New York şehrine su taşıyan 4.1 metre çapındaki “Delaware Aqueduct”ı yani su kemeridir. Uzunluğu tam 137 km. Fakat dikey olarak aşağıya inmiyor. Dünyanın en uzun ilk 5 tünelindeki gibi su taşımak amacıyla yapıldığından toprağın altında yatay olarak ilerliyor. Gerçek dikey derinlik olarak baktığımızda dünyanın en derin yapay çukuru Kola derin sondajıdır. Eğer yazı mı tura mı geleceğini anlamak için fırlattığım para o çukura düşseydi dibine ulaştığında çıkacak sesi işte tam şimdi duyardım. Fırlattıktan 50 saniye sonra. 23 cm çapındaki bu delik Ruslar tarafından bilimsel amaçlarla 1970 yılında kazılmaya başlanmış. Tam 29 yıl sonra 12262 metre derinliğe ulaşınca kazma işlemini durdurmak zorunda kalmışlar. Çünkü o derinlikte sıcaklık beklediklerinin neredeyse iki katına 180 °C’ye ulaşmış. 2000’li yıllarda ondan biraz daha uzun petrol kuyuları açılsa da gerçek derinlik olarak insanlık Kola derin sondajından daha aşağıya inemedi. 

Peki ya inebilseydi? Peki ya şöyle olsaydı, böyle olsaydı türündeki soruları en çok kim sorar? Hikaye anlatıcıları. Sinemacılar. “Total Recall - Gerçeğe Çağrı” filminde işte bunu yapabilen insanları izledik. Philip K. Dick tarafından yazılan ve Arnold Schwarzenegger’in oynadığı iyi olan versiyondan bahsetmiyorum. Daha sonra yapılan, Colin Farrell’ın oynadığı kötü Total Recall filmindeki insanlar bunu yapıyordu. Bu filmde olaylar 21. Yüzyılın sonlarında kimyasal bir savaş sonrasında yerle bir olan dünyayı tasvir ediyor. Bu dünyada üzerinde yaşanabilen sadece iki bölge kalmış. Kuzey yarımkürede İngiltere ve güney yarımkürede de koloni adı verilen Avustralya. Kolonide yaşayan fabrika işçileri çalışmak üzere her gün dünyanın diğer ucundaki İngiltere’ye gidip gelmek zorundalar. Bu yolu en hızlı bir şekilde kat edebilmek için dünyanın çevresinden dolaşmak yerine içinden geçen bir tünel kazmışlar. Bu tünelin içinde hareket eden bir asansör yerçekiminin etkisiyle çok büyük bir hızla Avustralya ucunda düşüyor, İngiltere tarafından çıkıyor. Az önce bizim yazı tura parası dünyanın en derin çukuruna 50 saniyede düşmüştü ya. Filme göre bu asansör o kadar hızlanıyor ki tünelin bir ucundan diğerine 17 dakikada ulaşıyor. Dünyanın çapının ortalama 12742 km olduğunu düşünecek olursak gayet hızlı bir ulaşım şekli. Üstelik hiç yakıt kullanmıyorsunuz. 

Bu teorik kavrama yerçekimi treni adı veriliyor. Gezegen gibi büyük bir cisimde, böyle bir tren ya da asansör sadece yerçekimi kuvvetini kullanılarak hızlanmaya bırakılabilir, çünkü yolculuğun ilk yarısında (hareketin başlangıç noktasından ortaya kadar) aşağı doğru çekilir. Yolculuğun ikinci yarısında, ivme yörüngeye göre ters yönde olur, ancak sürtünmenin etkilerini göz ardı ederek, daha önce elde edilen hız bu yavaşlamanın üstesinden gelmek için tam olarak yeterli olur ve sonuç olarak trenin hızı tam da varış noktasına ulaştığı anda sıfıra ulaşır, yani tren ya da asansör durur. Bu teorinin kaynağı 17. Yüzyıla dayanıyor. İngiliz bilim insanı Robert Hooke, Isaac Newton'a bir mektup yazdı. Gezegenin içinde yerçekimiyle hızlanan bir nesne fikrini yazdı. 19. yüzyılda Paris Bilimler Akademisi'ne bir yerçekimi treni projesi ciddi ciddi sunuldu. 1960'larda fizikçi Paul Cooper'ın American Journal of Physics'te yerçekimi trenlerinin gelecekteki bir ulaşım projesi olarak düşünülmesini öneren bir makale yayınlamasıyla yeniden keşfedildi. Matematikçi Cooper’ın hesaplarına göre dünyanın hangi noktasından delik açarsanız açın, bu delik havasız, sürtünmesiz ve dümdüz olmak kaydıyla, dünyanın diğer noktasına ulaştığında mesafenin bir önemi kalmıyor. Bu iki nokta arasında yerçekimi gücüyle hareket eden bir nesne diğer noktaya hep aynı sürede ulaşıyor: 2530 saniyede. Yani yaklaşık 42 dakikada. Evet bu sayı yine karşımıza çıktı :) Bu süreye evrensel ulaşım sabiti adını vermiş. Çünkü hesaplarına göre İngiltere’den kazdığınız bir tünelden hareket eden bir nesne yerin merkezinden geçerek 12742 km uzaktaki Avustralya’dan çıkması için 42 dakika gerekiyor. Filmdeki 17 dakikadan farklı olarak. Fakat aynı hesaplara göre  Washington’dan Moskova’ya dünyanın merkezinden geçmeyen, ama dümdüz ilerlediği için en fazla 1152 km derinliğe ulaşan bir tünelde sadece yerçekimi gücüyle hareket eden başka bir nesne de bir kentten diğerine 42 dakikada ulaşıyor. Ben yazdığı makaleleri arşivlerden bulup çıkardım, PDF linkini açıklamalarda bulabilirsiniz. Ancak şunu da eklememiz lazım, daha sonra dünyanın yoğunluğunun sabit olmadığı gerçeği göz önünde bulundurularak yapılan yeni hesaplamalarda bu süre 38 dakikaya kadar düşürüldü. Böyle bir tünel kazılabilseydi eğer her şeyden önce içindeki havayı tümüyle boşaltmak ve 6000 derece sıcaklığa dayanıklı bir araç yapmak gerekirdi. Çünkü dünyanın çekirdeği, güneşin yüzeyinden daha sıcak. Bu araç dünyanın çekirdeğine yaklaştığında dünyanın yörüngesinde dönen uzay araçlarının hızına yani saatte 28440 km’ye ulaşırdı. Bir de basınç meselesi var. Böyle bir delikten araçsız geçmeye kalkarsanız çekirdek civarında başınızda 50000 filin tepindiğini hissederdiniz. 

Hadi filmdeki gibi bu problemlerin hepsinin çözüldüğünü varsayalım. Filmde değinmedikleri en önemli problem şu. Londra’dan açtığınız ve dünyanın merkezinden geçerek dümdüz diğer tarafına geçen bir tünel okyanusa çıkardı. Bu hesaplamaya coğrafyada antipod adı veriliyor. Dünyada karaların büyük çoğunluğunun kuzey yarımkürede ve okyanusların da güney yarımkürede olduğunu düşünecek olursak bu taraftan deldiğimiz bir delik çoğunlukla okyanustan çıkar. Kendi yaşadığı yerin antipodunu bulmak isteyenler için güzel bir websitesi adresi de vereyim. https://www.antipodesmap.com/ Burada kafanızı Türkiye’nin neresinden sokarsanız sokun okyanusa çıktığını göreceksiniz. Eğer tam noktayı değil de en yakınındaki yerleşim merkezini öğrenmek isterseniz o zaman da geodatos sitesine bakabilirsiniz. İstanbul için antipod noktasına en yakın yerleşim yeri Fransız Polinezyası’ndaki Mataura kenti. Dünyanın yüzeyinde 18000 km uzaklıktaki bu iki kent arasında doğrudan bir uçuş olmadığı için eğer özel bir uçağınız varsa en hızlı 20 saatte gidebiliyorsunuz. 

Birbirinin tam antipodunda yer alan istisnai bazı kentler de var. Bunlardan en enteresanı Arjantin’deki Formosa kenti. Bu kentin adı İspanyolca “güzel” anlamına gelen fermosa kelimesinden türetilmiş. İşte bu güzel şehirden bir tünel açarsanız dünyanın diğer tarafında Tayvan’dan çıkarsınız. Ya da 1895’teki eski adıyla Formosa Cumhuriyeti’nden. Evet buranın adı da orayı 1542’de gören Portekizli denizciler tarafından verilmiş ve bu dilde de yine güzel anlamına geliyor. Yani dünyanın tam olarak iki ucunda, birbirlerinin tam olarak antipodunda yer alan iki Formosa var. İki güzel yer. Eğer bir gün bunların arasında açılacak bir tünelde seyahat etme imkanı bulursanız size şimdiden güzel yolculuklar.