Güneşin etrafına bu küre inşa edilebilir mi?

Güneşin etrafına bu küre inşa edilebilir mi?

8 Kasım 2023 ·Video·14 dk YouTube'da izle →

Enerjiyi verimli kullanma arzusu bir televizyon kumandasından başlar, Güneş'i çevreleyecek kadar büyük Dyson küresi fikrine kadar gider. Bunun modern pratiğini Samsung için hazırladığımız…

Özet

Enerjiyi verimli kullanma arzusu bir televizyon kumandasından başlar, Güneş'i çevreleyecek kadar büyük Dyson küresi fikrine kadar gider. Bunun modern pratiğini Samsung için hazırladığımız…

Kumandadan Dyson Küresine

Rapor.

Büyük bir çekimsel alana girdik Kaptan.

Bayılıyorum böyle çok uzak geleceklerde geçen hikayelere.

Seyrüsefer haritalarımızda listelenmiş yıldızlar veya yıldız grupları yok. Yine de sensörler bu civarda çok güçlü bir çekimsel kaynak belirliyor.

Çok güçlü bir çekimsel kaynak?

Çekimsel alanın kaynağını tespit edebilir misiniz?

Sensörler? Cismi taramakta zorlanıyorum. 200 milyon km çapında gibi görünüyor.

200 milyon km çapında devasa bir küre buldular! Düşünün, Dünya'nın Güneş'e uzaklığı yaklaşık 150 milyon km. Yani buldukları küre o kadar büyük ki neredeyse Dünya'nın Güneş etrafındaki yörüngesi kadar geniş!

Bay Data. Bu Dyson Küresi olabilir mi?

Objenin parametreleri Dyson Teorisi'ne uyuyor.

Dyson Küresi mi?

Dyson Küresi mi? Uzayın derinliklerinde bir Dyson küresi mi buldular? Bir dakka, Dyson küresini nasıl anlatmak lazım?

20. Yüzyılda Freeman Dyson diye bir fizikçi, devasa bir boş kürenin bir yıldız etrafında inşa edilebileceği teorisini ortaya attı. Bu yıldızın bütün ışıma enerjisinden faydalanılabilirdi. İç yüzeyde yaşayan herhangi bir nüfusun neredeyse tükenmez bir güç kaynakları olacaktı.

Evet kaptanın yaptığı tarif doğru. Peki neden böyle bir şey yapılır? Çünkü evrenin neresinde olursa olsun, bir yerde zeka varsa, o zeka güce ihtiyaç duyar. Ondan maksimum verimi almaya çalışır. Biz de öyle yapmıyor muyuz?

Bakın elimdeki kumandanın üstünde minik bir panel var. Güneşin enerjisini topluyor. Ama güneşin enerjisini toplama ve kullanma güdüsü bundan çok daha eskilere dayanıyor. Şimdi aşama aşama bunu konuşalım.

İlk aşama. İnsanlık tarihine ait bildiğimiz ilk önemli gelişme neydi? Ateş. Güneş'in yeryüzündeki minik temsilcisi. Aklımıza başımıza alır almaz onu kontrol etmeye çalıştık. Ateş yakmayı öğrendik. Onunla yemeklerimizi pişirdik. Ateşin etrafında toplandık. Dyson Küresi konseptinin ilk örneği mağaralarda başladı.

Fakat zekamız geliştikçe ihtiyaçlarımız karmaşıklaştı. İkinci aşamada daha fazla enerji için daha güçlü ateşler aradık. Toprağın altından çıkan kömürü ve fosilleri yakmaya başladık. Onların üzerinde fokur fokur suları kaynattık ve o suların buharıyla makineleri çalıştırdık. Aslında yine güneşin suyunun suyunu kullanmış olduk. Güneş, ateş, su, buhar = Sanayi devrimi!

Üçüncü aşamada Güneş'in suyunun suyuyla uğraşmak yerine onun bizzat kendisiyle ilgilenmeye başladık. Güneş, kendi enerjisini nasıl elde ediyor? İşte atom çağı böyle başladı. Güneş'e yakınlaşmaya çalışarak. Yakından bakınca ondan çok ilginç bir şey öğrendik. Atomun çekirdeği parçalanınca nükleer enerji elde ediyoruz. Atomun çekirdeklerini kaynaştırınca resmen yeryüzünde minik bir güneşimiz oluyor. Soğuk füzyon denilen bu olayla ilgili çalışmalar hala devam ediyor ve ben de önemli gelişmeler oldukça sizlerle bunları paylaşıyorum.

Bakın insanlık tarihindeki bu üç önemli aşamada da hep Güneş'i bize yaklaştırmaya çalıştık. Eğer soğuk füzyonu tam anlamıyla başarabilirsek bu çabanın son aşaması olacak. Dünya'da minik minik Güneş'ler kullanacağız.

Peki neden kendimizi Dünya'yla sınırlandıralım ki? Artık yörüngede bir uzay istasyonumuz var. Bir de enerji istasyonu yapamaz mıyız? Evlerimizin çatılarından bu kumandaya kadar çeşitli büyüklüklerde güneş panelleri kullanıyoruz. Sahra Çölü'nü güneş panelleriyle kaplasak enerji ihtiyacımızın büyük bir kısmını karşılayabiliriz. Fakat tam da bu konuyla ilgili hazırladığım bir videoda detaylarını anlattığım gibi atmosfer bu konuda bir engel. O zaman atmosferi aradan çıkaralım. Güneş panellerini evimizin çatısı yerine gezegenimizin yörüngesine yerleştirelim?

Gökyüzünde böyle tren gibi ışıkları görmüşsünüzdür. Elon Musk'ın Starlink uyduları onlar. İnternet iletişimi için kullanılıyor. Buna benzer bir şekilde Güneş enerjisini toplayacak bir ağ kurulamaz mı? Niye sadece yörüngede kalıyoruz. Ay'da kuralım böyle bir enerji istasyonunu? Hem zaten giderek kalabalıklaşan bizim yörüngede trafiği sıkıştırmaz hem de bomboş Ay topraklarını değerlendirmiş oluruz.

Fark ediyorsunuz değil mi? İnsan zekası ve onun sonucu kurulan medeniyet geliştikçe gördüğümüz en büyük güç kaynağıyla olan ilişkimiz de gelişiyor. Ateşle başladık, kömür ve fosil yakıtlarla devam ettik ve şimdi de nükleer enerjiyle yeryüzünde Güneş'i taklit etmeye çalışıyoruz.

Aslına bakarsanız uygarlıkların teknolojik gelişimlerini onların kullanabilecekleri enerji miktarına göre ölçen bir yöntem var: Kardaşev Ölçeği. Bununla ilgili daha sonra ayrıca bir video yapmayı istiyorum ama kısaca Kardaşev adında biri, güç büyüklüğü sırasına göre üç uygarlık sınıfı tanımlamış. Tip 1, Tip 2 ve Tip 3. Tip I uygarlık, gezegensel uygarlık demek. Komşu yıldızından gezegenine ulaşan enerjiyi kullanma ve depolama yetisine sahip bu tarz bir uygarlık. Biz daha tam olarak Tip 1 bile olamadık. Daha bir 100-200 yılımız filan var. Ama gidişat bu yönde.

Buna göre bir sonraki adım ne olabilir? Güneş'in yaydığı enerji, saniyede bir trilyon nükleer bomba kadar enerji ediyor. Ya Dünya'da Güneş'i kurmaya çalışmak yerine, Güneş'e gitsek? Direkt Güneş'i kullansak? Zaten panellerle bunu yapıyoruz ama uzaya çıkıp, atmosferin sebep olduğu o enerji kaybından da kurtulsak… Dünya'nın yörüngesi, Ay üssü filan da kesmez bizi. Daha da yakınına gidelim, daha da çok enerji toplayalım!

İşte Dyson küresi fikri buradan çıkmış. Enerji hasat etmek için Güneş'in etrafına devasa bir küre inşa etmek… Teorik olarak gideceğimiz bir sonraki aşama bu. Kardaşev bunu Tip 2 uygarlık olarak sınıflandırmış. Zaten o yüzden bilim insanları, yıldızların ışıklarını inceleyerek, evrende bir yerlerde böyle yapıları yıllardır arıyor. Çünkü gelişmiş bir uygarlık varsa, bu yöntemle enerji elde etmeye çalışıyor olabilir.

Star Trek'teki mürettebat işte böyle bir yapıyla karşılaştı.

Peki bir Dyson küresini nasıl inşa edersiniz? Güneş'in etrafını kocaman bir küreyle kaplamak o kadar kolay değil. Bu yıldızımız olsun. Dünya yaklaşık 150 milyon kilometre ötede etrafında dolanıyor. Fakat Güneş'ten ne kadar uzakta olursak, uzaklığın karesi kadar o kadar az ışık, yani enerji alıyoruz. Yani bir birim uzaktayken 360 birim enerji alıyorsak, iki birim uzaktayken 90, üç birim uzaktayken 40… Böyle azalıyor. Haliyle ne kadar yakına bir yerlere inşa edersek, birim yüzeye o kadar çok enerji düşürmüş, o kadar çok enerji hasat etmiş oluruz.

O zaman küreyi, böyle yakın bir yerlere kurmalıyız. Fakat çok da yakın olmamalı, çünkü bu sefer de kullandığımız materyal çok ısınabilir. Uzay boşluğunda soğutma büyük bir problem. Fakat ısınan her materyal, sıcaklığına bağlı olarak belirli bir miktar parlar. Kızılöte kameralarda görünme nedenimiz bu. Çünkü vücut sıcaklığımız, kızılötede ışıma yapmamıza neden olur. Çok sıcak bir demirin sarı sarı parlama, yıldırımların mavi görünme nedeni de bu.

Bu yüzden Dyson küresinin kızılötede ışıma yapmasını beklemek gayet akla yatkın. Hatta Freeman Dyson da ilk defa 1960'da "Infrared Işınım Yapan Yapay Yıldız Kaynaklarına Dair Bir Arayış" başlığıyla makalesini yazmış.

Çünkü topladıkları enerjiden, daha düşük bir bölgede ışık yaymalılar. Girdi-çıktı meselesi. 100 enerji alıp 90'ını hasat ediyorsa, 10'u bir şekilde dışarıya kaçmalı. Enerji verimliliği yani. Konu nasıl da hep aynı yere denk geliyor! Eğer oralarda bir yerlerde bir uygarlık böyle bir yapı kurduysa ve enerji verimliliği çok yüksekse, kızılötede parlamıyor bile olabilir! Belki de onları şu zamana kadar hiç görememiş olma nedenimiz, enerji verimliliği problemini çözmüş olmalarıdır… Belki de bizim gibi önce aç bir şekilde enerjiye odaklanıp, oluşturduğu problemleri sonradan çözmek için kavga etmiyorlardır. Belki de doğrudan, doğabilecek problemleri düşünerek ilerliyorlardır. Akıllı bir yaşamdan da bunu beklemez miyiz zaten?

Bir de kullanılacak kaynakların yeterliliği ve sürdürülebilirliği mevzusu var. Bu kürenin çapı ne kadar büyük olursa, kullanılması gereken madde miktarı da o kadar fazla olur. Hatta bu bazen o kadar fazla ki, bütün yıldız sistemindeki materyalden daha fazlası gerekiyor! İmkansız yani.

Bir kere çok parlak yıldızları da bu yüzden adaylardan elemeliyiz. Çünkü onlar çok sıcaklar ve yapıyı uzağa kurmak gerekiyor, yani daha çok malzeme gerekiyor. O yüzden daha sönük, soğuk, kırmızı yıldızlar daha iyi adaylar olabilir.

Yine de koskoca bir küre için çok fazla materyal gerekiyor. Ayrıca Güneş, her şeyi üzerine çekiyor. Sürekli üzerine kuyruklu yıldızlar, göktaşları düşüyor. Böyle bir küresel yapı, adeta bir dart tahtasına dönerdi. "E çarparsa çarpsın, tamir ederiz" diyebiliriz belki ama sadece Star Trek'te… Çünkü böyle bir yapının stabil olması lazım. En ufak bir denge bozukluğunda yapı kırılarak Güneş'in üzerine komple çökmeye başlayabilir.

İşte bu yüzden Dyson swarm, yani Dyson sürüsü fikri ortaya çıkmış. Yani biz bunu bütün bir küre yapmayalım da, bir kuş sürüsü gibi birbirinden bağımsız parçalar halinde yapalım. Tıpkı şu anda Dünya'nın etrafında dolanan artık sayısını bile unuttuğum uydular gibi. Geceleri bir tren gibi dizilen Starlink'ler gibi… Eğer Dyson sürüsünü yapsaydık ve ona Güneş'ten baksaydık herhalde buna benzerdi. Tabi çok çok daha fazla sayıda.

Sürünün bir avantajı daha var. Ne kadar ekmek o kadar köfte. Yani illa koskoca bir yapıyı tamamlamak zorunda değilsiniz. Ne kadar uydu olursa, o kadar çok enerji elde etmeye başlarsınız. Bu elde edilen enerjiyi de daha çok enerji üretmek için daha çok uydular yapmaya kullandıkça, elde ettiğimiz enerji katlanarak büyür. Birken iki, ikiyken dört, dörtken sekiz, sekizken on altı…

Eee sonra? Daha ateşi ilk yaktığımız anlarımızdan beri yüzümüzü hep ateşe, Güneş'e döndük. Hep ona daha çok yakınlaşmak için çabaladık. Hep daha fazlası, hep daha fazlası… Peki ne için? Yıldızlararası ortamlara açılabilmek için. Bunun için gerekli enerjiyi elde edebilmek için. Tıpkı bir kuşun önce yuvasına sıkı sıkı sarılıp, sonradan uçması gibi… Biz da uçabilmek için çabalıyoruz. Ama bunu dikkatli yapmazsak, uçmak yerine… Düşebiliriz…

Bu televizyon kumandasından, bu Dyson küresine kadar nasıl geldik… Daha doğrusu, nasıl gidiyoruz… Aslında her şey şundan ibaret: Enerjiyi verimli kullanma arzusu. Bu videonun sponsoru Samsung'un yaptığı gibi yarını da düşünerek tasarlamak. Hatırlayın. Sanayi devrimini hatırlayın. Dev buharlı makineleri... Daha hızlı ulaşım, buharlı, güçlü trenler… Kömür yakan trenler… Yaktıkça yaktık, daha da çok yaktık. O güç, bize tatlı geldi. Bir fark yarattığımızı sandık. Yarattık da gerçekten. Ama bu pek iyi bir fark olmadı. Çok geçmeden bizi yıldızlara götürecek olanın kömür olmadığını anladık.

Bugün evde kullandığımız her alette, artık enerji verimliliğini konuşuyoruz. Samsung'un, her ev aletinde enerji verimliliğini artırmak için AI teknolojisinden faydalanması, bu vizyonumuzun bir parçası. Teknolojiyi daha iyi bir dünya, daha iyi bir gelecek yaratmak için kullanma vizyonumuz bu. Öyle kömür gibi her bulduğumuza körü körüne atlayarak değil, bilinçle kullanarak. Sadece bu da değil, aynı zamanda geride bıraktığımız izi de düşünmek zorunda olduğumuzu anladık. Bir zamanlar sınırının olmadığını düşündüğümüz devasa okyanuslar, artık bizim için küçücük yerler. Adım atmadığımız köşesi kalmadı. İz bırakmadığımız hiçbir yer yok.

Madem böyle adımlar atıyoruz o halde bir fark yaratalım. Bunu nasıl yapabileceğimizi gösteren bir mini belgesel hazırladık. Karbon emisyonlarını azaltma, geri dönüşüm ve enerji tasarrufu gibi çevreye duyarlı adımların nasıl atılabileceğini anlattık.

Okyanusa atılmış balık ağlarından cebimizde kullandığımız telefonlara giden serüveni… Yapay zeka teknolojisiyle enerji tasarrufunun nasıl sağlanabileceğini… Ambalajların tasarımında bile sürdürülebilirlik kavramının gözetilebileceğini... Gençlerin bu konudaki farkındalığının artırılması için sürdürülebilirlik temalı ne gibi yarışma ve eğitim programları düzenlendiğini… Hep birlikte küçük adımlar atarak dünyayı nasıl daha yaşanılabilir bir yer haline getirebileceğimizi…

Eğer yarın bir gün Dyson küresi gibi devasa, gezegen boyutunda materyal isteyen büyük yapılar inşa edeceksek, her bir kaynağı nasıl verimli kullanacağımızı da iyi anlamalıyız.

O zamana kadar biz Star Trek izlemeye devam…

—REELS—

Bu kumandadan bu Dyson küresine nasıl geldik? Güneş ile başladı her şey. Sular buharlaştı, fırtınalar koptuuu, yıldırımlar düştüüü! Ateş ortaya çıktı… Ateş yakmayı öğrendik. Artık yiyecekleri pişirebiliyorduk, kendimizi koruyabiliyorduk. Büyülüydü! Ateş bir fark yaratmıştı hayatımızda. Sonra kömürü yakmaya başladık. Buharlı makineler! Sanayi devrimi! Enerjide çağ atladık. Yine ateşle… Şimdilerde yine kaynağına, Güneş'e yöneliyoruz. Panellerimizi ona çeviriyoruz. Yetmiyor uzaya çıkarıyoruz, Ay'a Güneş paneli tarlaları kurmayı planlıyoruz. Dahası, Güneş'in etrafını bunlarla kaplamayı hayal ediyoruz. Hepsi, bunun iç

Tam metin Otomatik metin (yapay zekâ, hatalı olabilir)

İzlediğiniz için teşekkür ederim. O zeka güce ihtiyaç duyar. Ondan maksimum verimi almaya çalışır. Biz de öyle yapmıyor muyuz? Bakın elimdeki kumandanın üstünde minik bir panel var. Bu panel güneşin enerjisini topluyor. Ama güneşin enerjisini toplanma ve kullanma güdüsü bundan çok daha eskilere dayanıyor. Şimdi aşama aşama bunu konuşalım.

İlk aşama. İnsanlık tarihine ait bildiğimiz ilk önemli gelişme neydi? Ateş. Güneşin yeryüzündeki minik temsilcisi. Aklımızı başımıza alır almaz onu kontrol etmeye çalıştık. Ateş yakmayı öğrendik. Onunla yemeklerimizi pişirdik. Ateşin etrafında toplandık. Dyson küresi konseptinin ilk örneği mağaralarda başladı. Fakat zekamız geliştikçe ihtiyaçlarımız da karmaşıklaştı. İkinci aşamada daha fazla enerji için daha güçlü ateşler ar adık.

Toprağın altından çıkan kömürü ve fosilleri yakmaya başlad ık. Onların üzerinde fokur fokur suları kaynattık ve o suların buharıyla makineleri çalıştırdık. Aslına bakarsanız biz yine güneşin suyunun suyunu kullanmış olduk. Güneş, ateş, su, buhar. Eşittir sanayi devrimi. Üçüncü aşamada güneşin suyunun suyuyla uğraşmak yerine onun bizzat kendisiyle ilgilenmeye başladık. Güneş kendi enerjisini nasıl elde ediyor?

İşte atom çağı böyle başladı. Güneşe yakınlaşmaya çalışarak. Yakından bakınca birçok şey öğrendik ondan. Atomun çekirdeği parçalanınca nükleer enerji elde ediyoruz. Atomun çekirdeklerini kaynaştırınca resmen yeryüzünde minik bir güneşimiz oluyor. Soğuk füzyon denilen bu olayla ilgili çalışmalar hala devam ediyor ve ben de önemli gelişmeler oldukça sizlerle bunları bu kanaldan paylaşıyorum. Bakın insanlık tarihindeki bu üç önemli aşamada da hep güne şi bize yakınlaştırmaya çalıştık.

Eğer soğuk füzyonu tam anlamıyla başarabilirsek bu çabanın son aşaması olacak. Dünyada minik minik güneşler kullanacağız. Peki neden kendimizi dünyayla sınırlandıralım ki? E artık yörüngede bir uzay istasyonumuz bile var. Bir de enerji istasyonu yapamaz mıyız? Evlerimizin çatılarından şu kumandaya kadar çeşitli büyükl üklerde güneş panelleri kullanıyoruz. Sahra çölünü güneş panelleriyle kaplasak belki de enerji ihtiyacımızın çok büyük bir kısmını karşılayabiliriz.

Fakat tam da bu konuyla ilgili hazırladığım bir videoda det aylarını aktardığım gibi atmosfer bu konuda önemli bir engel . E o zaman atmosferi aradan çıkaralım. Güneş panellerini evimizin çatısı yerine gezegenimizin çat ısı olan yörüngesine yerleştirelim. Gökyüzünde böyle tren gibi süzülen ışıkları eminim görmüşs ünüzdür. Elon Musk'ın Starlink uyduları onlar. İnternet iletişimi için kullanılıyor. Buna benzer bir şekilde güneş enerjisini toplayacak bir ağ kurulamaz mı?

Niye sadece yörüngede kalıyoruz? Ayda kuralım böyle bir enerji istasyonunu. Hem zaten giderek kalabalıklaşan bizim yörüngede trafiği sıkıştırmaz hem de bomboş ay topraklarını değerlendirmiş oluruz. Fark ediyorsunuz değil mi? İnsan zekası ve onun sonucu kurulan medeniyet geliştikçe gördüğümüz en büyük güç kaynağı ile olan ilişkimiz de geliş iyor. Ateşle başladık, kömür ve fosil yakıtlarla devam ettik ve şimdi de nükleer enerjiyle yeryüzünde güneşi taklit etmeye çalışıyoruz.

Aslına bakarsanız uygarlıkların teknolojik gelişimlerini on ların kullanabilecekleri enerji miktarına göre ölçen bir yö ntem var. Kardeş ev ölçeği. Bununla ilgili ben daha sonra da ayrıca bir video yapmayı istiyorum ama kısaca kardeş ev adında biri güç büyüklüğü sırasına göre 3 uygarlık sınıfı tanımlamış. Tip 1, tip 2 ve tip 3. Tip 1 uygarlık gezegensel uygarlık demek. Kendisine komşu yıldızından gezegenine ulaşan enerjiyi kullanma ve depolama yetisine sahip bu tarz bir uygarlık.

Biz daha tam olarak tip 1 bile olamadık. Daha bir 150-200 yılımız filan var. Ama gidişatımız bu yönde. Peki buna göre bir sonraki adım ne olabilir? Güneşin yaydığı enerji saniyede 1 trilyon nükleer bomba kadar enerji ediyor. Ya dünyada güneşi kurmaya çalışmak yerine güneşe gitsek, direkt güneşi kullansak? E zaten panellerle bunu yapıyoruz ama uzaya çıkıp atmosfer in sebep olduğu o enerji kaybından da kurtulsak?

Hadi bırakın dünyanın yörüngesini, ayda kuracağımız üssü filan onlar da kesmez bizi. Daha da yakınına gidelim. Daha da çok enerji toplayalım. İşte Dyson küresi fikri buradan çıkmış. Enerji hasat etmek için güneşin etrafına devasa bir küre in şa etmek. Teorik olarak gideceğimiz bir sonraki aşama bu. Kardeşe bunu tip 2 uygarlık olarak sınıflandırmış. Zaten o yüzden bilim insanları yıldızların ışıklarını ince leyerek evrende bir yerlerde bu tür yapıları yıllardır ar ıyorlar.

Çünkü gelişmiş bir uygarlık varsa bu yöntemle enerji elde etmeye çalışıyor olabilir. Yani aklın yolu bir. Star Trek'teki mürettebat işte böyle bir yapıyla karşılaştı . Peki bir Dyson küresini nasıl inşa edersiniz? Güneşin etrafını kocaman bir küreyle kaplamak o kadar da kolay değil. Bu yıldızımız olsun. Dünya yaklaşık 150 milyon kilometre ötede onun etrafında do lanıyor. Fakat güneşten ne kadar uzakta olursak uzaklığın karesi kadar o kadar az ışık.

Yani o kadar az enerji alıyoruz. Yani bir birim uzaktayken 360 birim enerji alıyorsak, iki birim uzaktayken 90, üç birim uzaktayken 40 işte böyle böyle azalıyor. Haliyle ne kadar yakına bir yerlere inşa edersek birim yüze ye o kadar çok enerji düşürmüş, o kadar çok enerji hasat et miş oluruz. O zaman küreyi böyle yakın bir yerlere kurmalıyız. Fakat çok da yakın olmamalı çünkü bu sefer de kullandığımız materyal çok fazla ısınabilir.

Uzay boşluğunda böyle materyalleri soğutma büyük bir problem. Fakat ısınan her materyal sıcaklığına bağlı olarak belirli bir miktarda parlar. E kızılöte kameralarda görünme nedenimiz bu. Çünkü vücut sıcaklığımız kızılöte de ışıma yapmamıza neden oluyor. Çok sıcak bir demirin sarı sarı parlama ya da yıldırımların mavi mavi görünme nedeni de aynen bu. Tam da bu sebeple Dyson küresinin kızılöte de ışıma yapmas ını beklemek gayet akla yatkın.

Hatta Freeman Dyson da ilk defa 1960'da "Infrared ışınım y apan yapay yıldız kaynaklarına dair bir arayış" adında bir makale yazmıştı. Çünkü topladıkları enerjiden daha düşük bir bölgede ışık yaymalılar. Yani girdi çıktı meselesi. 100 enerji alıp 90'ını hasat ediyorsa onu bir şekilde dış arıya kaçmalı. Enerji verimliliği yani. Konu nasıl da hep aynı yere geliyor değil mi? Eğer oralarda bir yerlerde bir uygarlık böyle bir yapı kur duysa ve enerji verimliliği de çok yüksekse kızılöte de par lamıyor bile olabilir.

Belki de onları şu zamana kadar hiç görememiş olma neden imiz enerji verimliliği problemini onların çoktan çözmüş ol maları olabilir kim bilir. Belki de bizim gibi önce aç bir şekilde öyle enerjiye odak lanıp onun oluşturduğu problemleri sonradan çözmek için kav ga etmiyorlardır. Hı? Belki de doğrudan doğabilecek problemleri düşünerek iler liyorlardır. E akıllı bir yaşamdan da bunu beklemek gerekmez mi zaten?

Bir de kullanılacak kaynakların yeterliliği ve sürdürülebil irliği mevzusu var. Bu kürenin çapı ne kadar büyük olursa kullanılması gereken madde miktarı da o kadar fazla olur. Hatta bu o kadar fazla olabilir ki bütün o yıldız sistemind eki materyalden bile fazlası gerekebilir. Yani imkansız bir şey. Bir kere çok parlak yıldızları da bu yüzden adaylardan ele memiz gerekiyor. Çünkü onlar çok sıcaklar ve yapıyı uzağa kurmak gerekiyor.

E bu durumda da çok daha fazla malzeme gerekiyor. O yüzden böyle daha sönük, daha soğuk, kırmızı yıldızlar bizim için daha iyi adaylar olabilir. Yani bizim için derken bizim aradığımız o Dyson küresini yapmış medeniyetleri, uygarlıkları keşfetmek için. Yani gördüğünüz gibi koskoca bir küre için çok fazla mater yal gerekiyor. Ayrıca Güneş her şeyi üzerine çekiyor. Sürekli üzerine kuyruklu yıldızlar, göktaşları filan düş üyor.

Böyle bir küresel yapı adeta bir dart tahtasına dönerdi. E çarparsa çarpsın ne olacak canım tamir edebiliriz biz onu ya filan diyebilirsiniz. Ama bunu sadece Star Trek'te diyebilirsiniz. E çünkü ne de olsa böyle bir yapının stabil olmasını beklem ek gerek değil mi? En ufak bir denge bozukluğunda o yapı kırılarak Güneş'in üzerine komple çökmeye başlayabilir. İşte bu yüzden Dyson küresi değil de Dyson Swarm yani Dyson sürüsü fikri ortaya çıkmış.

Yani biz bunu bütün bir küre yapmayalım da böyle bir kuş sürüsü gibi birbirinden bağımsız parçalar şeklinde inşa ed elim. Tıpkı şu anda dünyanın etrafında dolanan artık sayısını bile unuttuğum uydular gibi. Geceleri bitiren gibi dizilen o Starlinkler gibi. Eğer Dyson sürüsünü yapsaydık ve ona Güneş'ten baksaydık herhalde biraz ona benzerdi. Böyle bir sürünün bir avantajı daha var. Ne kadar ekmek o kadar köfte.

Yani illa koskoca bir yapıyı tamamlamak zorunda değilsiniz. Ne kadar uydu yapabiliyorsanız, ne kadarını yerleştiriyorsanız o kadar çok enerji elde et meye başlarsınız. Sonra bu elde edilen enerjiyi de daha çok enerji üretmek için daha çok uydular yapmak üzere kullanırsınız. Bu durumda elde ettiğiniz enerji de giderek ve katlanarak büyür. 1'ken 2, 2'yken 4, 4'ken 8, 8'ken 16. Eee sonra? Yahu daha ateşi ilk yaktığımız andan beri yüzümüzü hep ateş e, Güneş'e döndük.

Hep ona daha çok yakınlaşmak için çabaladık. Hep daha fazlası, hep daha fazlası. Peki ne için? Hızlar arası ortamlara açılabilmek için. Bunun için gerekli olan enerjiyi elde edebilmek için. Tıpkı bir kuşun önce yuvasına sıkı sıkı sarılıp sonradan uç ması gibi. Biz biraz da uçabilmek için çabalıyoruz. Ama bunu dikkatli bir şekilde yapmazsak uçmak yerine düşe biliriz. Bu televizyon kumandasından bu Dyson küresine kadar nasıl geldik?

Daha doğrusu nasıl gidiyoruz? Aslında her şey şundan ibaret. Enerjiyi verimli kullanma arzusu. Bu kumanda Samsung'un, bu videonun da sponsoru olan Samsung 'un yaptığı gibi yarını da düşünerek tasarlamak. Hatırlayın, sanayi devrimini hatırlayın. Dev buharlı makineleri, daha hızlı ulaşım, buharlı güçlü trenler, kömür yakan trenler. Yaktıkça yaktık, daha da çok yaktık. O güç bize tatlı geldi. Bir fark yarattığımızı sandık.

E yarattık da gerçekten. Ama bu pek de iyi bir fark olmadı. Çok geçmeden bizi yıldızlara götürecek olanın kömür olamay acağını anladık. Bugün evde kullandığımız her alette artık enerji verimlili ğini konuşuyoruz. Samsung'un enerji verimliliğini artırmak için AI teknolojisinden faydalanması bu vizyonumuzun bir parçası . Teknolojiyi daha iyi bir dünya, daha iyi bir gelecek yarat mak için kullanma vizyonumuz bu.

Öyle kömür gibi her bulduğumuza körü körüne atlayarak değil , bilinçle kullanarak. Sadece bu da değil, aynı zamanda geride bıraktığımız izi de düşünmek zorunda olduğumuzu anladık. Bir zamanlar sınırının olmadığını düşündüğümüz devasa okyan uslar artık bizim için küçücük yerler. Adım atmadığımız köşesi kalmadı. İz bırakmadığımız hiçbir yer yok. E madem böyle adımlar atıyoruz, o halde bir fark yaratalım.

Bunu nasıl yapabileceğimizi gösteren bir mini belgesel hazırladık. Karbon emisyonlarını azaltma, geri dönüşüm ve enerji tasar rufu gibi çevreye duyarlı adımların nasıl atılabileceğini an lattık. Okyanusa atılmış balık ağlarından cebimizde kullandığımız telefonlara giden serüveni. Yapay zeka teknolojisiyle enerji tasarrufunun nasıl sağlan abileceğini. Ambalajların tasarımında bile sürdürülebilirlik kavramının gözetilebileceğini.

Gençlerin bu konudaki farkındalığının arttırılması için s ürdürülebilirlik temalı ne gibi yarışma ve eğitim program ları düzenlendiğini. Hep birlikte küçük adımlar atarak dünyayı nasıl daha yaşan abilir bir yer haline getirebileceğimizi. Eğer yarın bir gün Dyson küresi gibi devasa gezegen boyut larında materyaller isteyen çok büyük yapılar inşa edeceksek eğer, her bir kaynağı nasıl verimli kullanacağımızı da çok iyi anlamalıyız.

O zamana kadar biz Star Trek izlemeye devam.