Satranç - OKU
Müzik:
Müzik:
Tam metin Otomatik metin (yapay zekâ, hatalı olabilir)
Bir yolcu gemisi düşünün. Geminin içerisinde bir milyoner ve bir satranç şampiyonu var. Milyoner ücreti karşılığında bu satranç şampiyonuna bir parti oynamayı teklif ediyor. Ve şampiyon da bunu kabul ediyor. Neyse bunlar bir araya geliyorlar ve etrafta diğer yolcu iz leyenlerle beraber maç başlıyor. Fakat o izleyenlerden bir tanesi kendisini tutamayıp sürek li oyuna müdahale etmeye başlıyor. Doktor B adında Avusturyalı bir göçmen bu yolcu ve biraz g izemli bir geçmişe sahip.
Bu gizemli geçmişine tam da bu noktada kitapta geri dönüyor uz ve onun aslında Gestapo tarafından arkadaşlarıyla beraber bir işkenceye tabi tutulduğuna şahit oluyoruz. Fakat bu böyle çok sıradan bir işkence değil. Farklı bir işkence türü. Bunu bir hapishaneye falan kapatmıyorlar. Bir otel odasına kapatıyorlar ama odanın özelliği içinde hiçbir şey olmaması. Hiçbir şey. Ve onu adeta bu yokluğa, hiçliğe mahkum ediyorlar.
Odadan sadece arada bir sorgulamalar için çıkabiliyor. Bunun dışında sürekli olarak o odada kalıyor. Ve kitapta bu hiçlik şu şekilde tanımlanmış. her birimizi tam bir boşluğa, dış dünyaya, sıkı sıkıya kap alı bir odaya hapsetmekle, eninde sonunda dilimizi çözecek olan baskı, dayak ve soğuk yoluyla dışarıdan değil, içer iden yaratılacaktı. Kıskana ayrılmış oda ilk bakışta hiç rahatsız etmedi beni. Bir kapı, bir yatak, bir koltuk, bir leğen, bir parmaklıklı pencere vardı odada.
Ama kapı gece gündüz kilitliydi. Masada hiçbir kitap, gazete, kağıt, kalem durmasına izin yoktu. Pencere bir yangın duvarına bakıyordu. Bütün çevreme ve hatta kendi bedenime bile tümüyle hiçlik e gemendi. Elimden her nesneyi almışlardı. Zamanı bilmeyeyim diye saati, yazı yazamayayım diye kalemi, bileklerimi kesemeyim diye bıçağı, sigara gibi en ufak bir sakinleştirici bile benden esirgendi. Gerçi bu kısmı iyi ki de öyle olmuş.
Tek bir söz söylemesine ve tek bir soruyu yanıtlamasına iz in verilmeyen gardiyandan başka bir insan yüzü görmedim. Bir insan sesi duymadım. Göz, kulak, bütün duyular sabahtan geceye, geceden sabaha kadar en ufak bir besin almıyordu. İnsan kendi kendisiyle, kendi bedeniyle ve masa, yatak, pen cere, leğen gibi dört beş dilsiz nesneyle çaresizlik içinde tek başına kalıyordu. Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan.
Kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayır msayan bir dalgıç gibi hatta. Yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu. Her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan. Boyuttan ve zamandan tümüyle yoksun. Boşlukta. Bir aşağı bir yukarı yürürdü insan. Düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı. Bir aşağı bir yukarı yürüyüp dururdu.
Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar. Yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar. Onlar da hiçliğe katlanamaz. İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler. Bekler. Şakakları zonklayana dek düşünür. Düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır.
Yalnız. İşte bu şekilde hiçliğe mahkum edilmiş bu ilginç karakterin başına günlerden bir gün çok ilginç bir olay geliyor. Zaten Instagram'dan Metin Karakuzu da romanın tam bu noktas ını beğenip fotoğrafını bizimle paylaşmış. Çok çarpıcı bir bölüm bu. Ve şunu aslında bize merak ettiriyor. Böylesine hiçliğe mahkum edilmiş, hayatında tamamen bir boş luk yaratılmış bir insanın başına ne gelirse onu çok heyecanlandırır.
Kitaptan okumaya devam edelim. Bir kitap, bir kitap ve ansızın çılgınca bir düşünceye kap ıldım. Kitabı çal. Belki becerirsin bunu. Onu hücrene gizleyebilir ve sonra okuyabilirsin, okuyabil irsin. En sonunda yeniden bir şey okuyabilirsin. Bu düşünce aklıma gelir gelmez güçlü bir zehir etkisi yaptı . Bir anda kulaklarım uğuldamaya ve kalbim küt küt atmaya baş ladı. Ellerim buz kesti. Titremelerini engelleyemiyordum.
Ama ilk sersemli atlattıktan sonra sessiz ve sinsice gözlerimi gardiyandan ayırmadan daha da yaklaştım paltoya. Arkama gizlediğim ellerimle kitabı ite ite cepten yukarı çıkarmaya başladım. Sonra elimi uzattım. Hafifçe, dikkatle çektim ve küçük, pek de kalın olmayan kitap birden elimdeydi. Ancak o zaman korktum yaptığımdan. Ama artık geri dönemezdim. Peki nereye koyacaktım kitabı? Arkamdan kemerimin altına sokuşturdum.
Oradan da yavaş yavaş kalçamın üzerine ittim. Böylece yürürken elimi asker gibi yanıma yapıştırıp pantolon dikişinin üstünden tutabilecektim onu. İlk deneme başarılı oldu. Giyisi dolabından uzaklaştım. Bir adım, iki adım, üç adım, işe yaradı. Kolumu sıkıca kemerime bastırırsam kitabı yürürken tutabiliyordum. Derken sorgulama başladı. Beni her zamankinden fazla zorladı. Çünkü soruları yanıtlarken söylediklerimi aklımı vermek yerine her şeyden önce kitabı fark ettirmeden tutmaya çalışıyordum bütün gücümle.
Neyse ki sorgulama bu kez kısa sürdü ve kitabı kazasız belasız odama götürdüm. Bütün ayrıntılarla zamanınızı almak istemiyorum. Ama yürürken kitap bir kere tehlikeli bir biçimde pantolond an kaydı ve eğilip onu tekrar kemerin altına itmek için öhö öhö öksürüp tutmuş gibi yapmam gerekti. Ama bu kitapla cehennemime geri dönmek ne olağanüstü bir andı. En sonunda yalnızdım. Ama hiç de yalnız sayılmazdım.
Hemen kitabı kaptığımı, gözden geçirdiğimi okuduğumu san ıyorsunuzdur herhalde. Kesinlikle hayır. Bir kitabım olmasının sevincini doya doya yaşamak istiy ordum önce. Bu çaldığım kitabın ne çeşit bir kitap olduğunu düşlemenin sevinci. Bu ağırdan almama yol açıyor ve beni olağanüstü heyecanland ırıyordu. Her şeyden önce harfler çok küçüktü, çok çok fazlaydı, bir sürü ince yaprak vardı. Böylece uzun uzun okuyabilecektim.
Ve sonra beynimi zorlayacak, düz olmayan, basit olmayan, t ersine insanın öğrenebileceği, ezberleyebileceği bir yapıt olmasını diledim. Örneğin bir şiir kitabı. En iyisi ne cüretkar bir düş. Göte ya da Homeros. Ama en sonunda hırsıma, merakıma daha fazla engel olamadım. Gardiyan kapıyı aniden açacak olursa beni enselemesin diye yatağa uzandım. Titreyerek kemerimin altından kitabı çıkardım. Bakar bakmaz düş kırıklığına uğradım.
Hatta yoğun bir öfkeye kapıldım. Bu kadar büyük bir tehlikeyi göze alarak ele geçirdiğim, bu kadar büyük bir beklentiyle sakladığım kitap bir satranç al bümüydü. 150 ustanın oyunundan oluşan bir toplamaydı. Evet, kitabın tam da bu noktasında duralım. Artık siz noktaları birleştirin. Yapacak hiçbir şey olmayan bir adam, nihayet yapacak çok şeyi olduğunu düşündüğü bir kitabı ele geçiriyor. Fakat o da bir satranç kitabı.
Sonra bu flashback'ten tekrar yolculuğumuza, deniz yolculuğ una geri dönelim. Hani milyonerle satranç şampiyonunun satranç maçına ve işte o maça müdahale eden Doktor B'ye. Ama devamını öğrenmek için yapmanız gereken şey, tabii ki bu küçük boyutlu romanı okumak olacak.