13 Ağu 2017 ·Teknoloji ·819 kelime

Teknoloji bizi ölümsüzleştirecek mi?

Teknoloji bizi ölümsüzleştirecek mi?
YouTube'da izle →

Ölümsüzlük! Hayatta en çok istediğimiz şey. Aradaki ilişkiyi ve çelişkiyi fark ettiniz mi? Dinlediğimiz hikayelerden anladığımız kadarıyla insanlık var olduğu müddetçe insan da hep var olmak istemiş. Ab-ı hayat, hayat suyu ya da bengi su kavramını bir düşünün. Hemen her kültürde var bu. Fountain of youth. İçenlere sonsuz bir hayat veriyor. Efsanelerde bu suyun “Zulmet” diye tanımlanan karanlık ve bilinmeyen bir dünyada gizli olduğu söyleniyor.

Acaba insanlık bu karanlık dünyayı yavaş yavaş keşfediyor olabilir mi? Elindeki teknoloji feneriyle? Yani teknoloji sayesinde bu bengi suyunu bulabilir miyiz? Bu hayatta ölümsüz olabilir miyiz?

Bu gördüğünüz Arizona’daki çölün ortasında buz gibi bir tesis var. Aradaki çelişkiyi fark ettiniz mi? Bu buz gibi tesisin içinde de yüzlerce donmuş beden. Cryonics denilen bir işleme tabi tutulmuşlar. Alüminyum kapsüllerde −196°C’lik sıvı nitrojenin içinde baş aşağı duruyorlar. Tesisin yöneticilerine göre bu insanlar şu anda hasta. Yani onlara ölüler demeyin. Onlar teknolojinin gelişmesini bekliyorlar.

Biliyorsunuz teknoloji insan hayatındaki problemleri çözmeye çalışır. Bazılarına göre ölüm de bir problem ve bunun çözümü için pek çok yaklaşım öne sürülüyor. Ve bunlardan iki tanesi son dönemlerde çok ilgi çekmeye başladı: gençleştirme teknolojisi ve akıl yükleme.

Gençleştirme teknolojileri bize yaşlanmanın etkilerinden korunabileceğimizi vaad ediyor. Hemen aklınıza bazı reklam sloganları gelmiştir zaten. Jerontoloji uzmanlarına göre yaşlanmak da bir çeşit hastalık ve hücreleri yenileyerek veya tamir ederek bu hastalığın önüne geçmek mümkün. Mesela gelecekte bir “gençleştirme kliniği”ne gideceksiniz. Vücudunuzdaki sağlıksız hücreler alınacak ve yerine sağlıklıları yerleştirilecek. Aslına bakarsanız teknolojinin gelişmesiyle insanların hayat süreleri gerçekten de uzadı ve uzamaya devam ediyor. Ama bu yeni teknolojilerin vaatleri biraz daha ileri seviyede. Yeni hücrelerin, organların eklenmesiyle yaşlanma sadece geciktirilmekle kalmayacak, vücut saatimiz de adeta tersine işlemeye başlayacak. Yani giderek gençleşme ihtimalimiz var, diyorlar. Bu tam anlamıyla bir ölümsüzlük sayılmaz aslında. Düşünsenize her yıl düzenli olarak kliniğe gidiyorsunuz. Yaşınız 70’den 60’a, 50’ye, 40’a, 30’a geriliyor. Tam hayatınızın baharına geri dönmek üzereyken kliniğin tam önünde belediyenin kazdığı çukuru göremiyorsun. Game Over!

Ama bir ihtimal daha var, demiştik. O da sevmek değil maalesef, teknolojiye göre akıl yüklemek. Nasıl yani? Biz indirmeyi biliyoruz da, download etmeyi, yüklemek nasıl oluyor? Bu metoda göre gelecekte beyniniz taranacak, yani dijital bir kopyası çıkartılacak. Çünkü bu görüşte olanlar, insan beynini organik bir harddisk, organik bir bilgisayar olarak düşünüyorlar. Yani bizi biz yapan her şey onun içinde saklı. Hatta bir zamanlar onun kapasitesini 10 TB olarak hesaplayanlar vardı ama sanırım Western Digital 8 TB’lık hard diskleri piyasaya çıkardıktan sonra bu hesabın yanlış olabileceği ortaya çıktı. Şimdilerde bunun tam olarak hesaplanamayacağı ya da yüzlerce katı olabileceğine dair bazı araştırmalar var.

İnsan beyni bir bilgisayar ve harddisk gibi midir tartışmaları hala hararetli bir şekilde devam ediyor. Biz bunları bir kenara bırakalım. Diyelim ki bu yapılabildi. Gençleştirme teknolojilerine göre bu çok daha avantajlı olmaz mı? Nasıl fotoğraflarımız kaybolmasın diye onları tarayıp dijital ortamlara aktarabiliyoruz, gelecekte aklımızı tarayıp, anılarımızı Dropbox ya da Google Drive gibi bir yere yükleyebiliriz. Aklımızı bir kere dijitalleştirdikten sonra onun bir sürü yedeğini de alırız. “Aklımı kaybettim” deyimi ortadan kalkmış olur. Hemen yedekten indiriver :) Peki ya aynı anda iki dijital kopyamız birden çalışmaya başlarsa ne olur? Yani içimde bir ben var benden içeri değil de dışımda bir ben var benden dışarı gibi olursa? Artık ben “ben” olur muyum? Yoksa her birisi farklı deneyimler yaşamaya başlayan bu kopyalarım farklı “şey”lere mi dönüşür?

Bu konuyla ilgili de tartışmalar devam ediyor. Özellikle filozoflar bu işin etiğini konuşuyorlar. Ben beynim miyim yoksa bundan bağımsız bir bilinçten söz edebilir miyiz?

Mesela filozof David Chalmers bilimin doğası gereği nesnel olduğunu söylüyor. Oysa sahip olduğumuz bilinç yine doğası gereği özneldir. Bu yüzden asla bir “bilinç bilimi” olamaz. Bugüne kadar psikiyatristler davranışları nesnel yani objektif olarak incedi. Nörobilimciler beyni objektif olarak incedi. Ama kimse “bilinç”ten bahsetmedi. Dolayısıyla bir gün aklımızı kopyaladığımızda, kopyalanan şey bir insandan çok zombi olabilir diyor. Biz biz yapan bilince sahip olamayacağı için.

Buna karşı çıkanlar da var. Başka bir filozof Daniel Dennett beyni her şeyiyle kopyalayınca onun içindeki bütün fonksiyonların da kopyalanmış olacağını söylüyor. Şöyle düşünün. İçinde işletim sistemi de olan bir harddiski klonlarsak, sadece içindeki bilgileri değil, o bilgiler arasındaki ilişkiyi ve onları işleme metodlarını da kopyalamış oluruz. Tabi bu durumda bilinç dediğimiz şey işletim sistemi mi?

Filozoflar arasındaki bu tartışmalar o kadar popüler hale geldi ki bunu filmlerde bile izledik.

Şimdi bu tartışmaları da bir kenara bırakalım. Diyelim ki oldu. Beynimizi taradık ve aklımızı dijital bir ortama yükledik. Her şeyiyle. Ve onu çalıştırdık. Sonra ne olacak? Hiç kimsenin bir fikri yok. Birden uyandınız. Artık vücut diye bir şeyiniz yok. Fiziksel varlığınız sona ermiş. Ama dijital olarak varsınız. Böyle bir durumda aynı şeyleri hisseder misiniz? Ya hissedemezseniz? Ya başkalarıyla iletişim dahi kuramazsanız? Ya yaşarken sahip olduğunuz bir takım şeyler kaybolursa? Mesela vicdan, cesaret, aşk! Artık geri dönüşü yok. Ya kendinizi kapatacak bir iradeniz bile kalmamışsa? Bu şekilde var olmak, sonsuza kadar. Hoşunuza gider mi? Ölümsüzlük, bir çeşit lanete dönüşmez mi? Karanlığa?

Aradaki ilişkiyi ve çelişkiyi fark edebildiniz mi? Ölümsüz olabilmek için bengi suyu, hayat suyunu, ab-ı hayatı aramaya başladık. Nihayet onu bulduğumuzda her yer karanlıktı.