24 Şub 2019 ·Uzay ·1.038 kelime

Uzaylılar bizi buldu mu?

Uzaylılar bizi buldu mu?
YouTube'da izle →

Sahilde bir yürüyüş yaptığınızı düşünün. Yerde binlerce küçük taş var. Hepsi birbirinden farklı. Yine de uzaktan baktığınızda bunların hepsinin de taş olduğunu görebiliyorsunuz. Doğal yollarla oluşmuş milyonlarca taş. Sonra bunların arasında uzaklarda bir şey dikkatinizi çekiyor. Diğerlerinden daha farklı görünen bir şey. Hem daha parlak, hem de şekli çok daha farklı. İnce uzun bir şey. Acaba bu da doğal yollarla oluşmuş bir taş mı yoksa yapay olarak üretilmiş bir nesne mi?

İşte bilim insanlarını yaklaşık 1,5 yıldır rahatsız eden böyle bir şey var. Uzay sahilinde karşılaştıkları alışılmadık bir taş ya da nesne. Her şey Hawaii’de başladı. Orada deniz seviyesinden 3000 metre yükselen Haleakala volkanının tepesinde bir gözlemevi var. Gözlemevindeki PAN-STARRS teleskobunun yaptığı işlerden bir tanesi dünyanın yakınından geçen gök cisimlerini tespit etmek. 19 Ekim 2017’de böyle bir gök cismi tespit edildi. Ancak dünyaya en yakın olduğu noktadan günler sonra. Çünkü bu cisim çok hızlı hareket ediyordu. O kadar hızlı hareket ediyordu ki bizim güneş sistemimizden olamazdı. İlk kez yıldızlararası bir gök cismi tespit edilmişti. Nereden geldiği ve nereye gittiği bilinmeyen bu cisme “Oumuamua” adı verildi. Hawaii dilinde bu kelimenin anlamı “Kaşif, elçi ya da öncü birlik” demek.

Başlangıçta bir kuyruklu yıldız olarak kabul edilen bu cisim, bir hafta sonra bir asteroit olarak yeniden sınıflandırıldı. Ancak bugüne kadar hiç gözlemlenmeyen bazı özellikleri nedeniyle onun doğal değil yapay bir nesne olabileceği de söylendi. Üstelik bunu söyleyenler komplo teorisyenleri değil. Harvard Üniversitesi’nde teorik fizik profesörü Avi Loeb bu cisimle ilgili yayımladığı bilimsel makalede Oumuamua’nın “tuhaf ivmelenmesi”nden yola çıkarak şu ifadeye yer verdi: “Bu nesne uzaylı bir uygarlık tarafından kasıtlı olarak Dünya’nın çevresine gönderilen tamamen işlevsel bir uzay gemisi olabilir.”

Bilim Kurgu yazarı Arthur C. Clarke 1973 yılında “Rama’yla buluşma” adında bir roman yazdı. 2131 yılında geçen bu romanda astronomlar gizemli bir gök cismi keşfeder ve onu asteroit olarak sınıflandırır. Ancak Rama adını verdikleri bu nesnenin hareketlerine bakarak alışılmadık bir yörüngeye sahip olduğunu anlarlar. Dolayısıyla güneş sisteminin dışından gelmiştir. Daha yakından incelemek için bir uzay gemisi gönderirler ve geminin gönderdiği fotoğraflardan Rama’nın şeklinin bir silindir gibi olduğu ortaya çıkar. Üstüne inince bunun bir uzay gemisi olduğunu anlarlar.

Bulunan gizemli şekille bu hikaye arasındaki benzerlik nedeniyle bazıları bu gök cismine Rama adını verdiler. Ancak biz inceleme için bir uzay gemisi gönderemediğimiz gibi bu nesnenin fotoğrafını çekmeyi bile başaramadık. Yaklaşık 1,5 ay boyunca dünyanın farklı teleskoplarıyla yapılan gözlemler var sadece elimizde. Bunlara göre kırmızı renkte metale yakın yoğunlukta olduğunu ve 7,5 - 8 saatte bir dönüşünü tamamladığını biliyoruz. Parlaklığındaki değişimden yola çıkarak onun yaklaşık 80 metreye 800 metre boyutlarında bir çubuk gibi olması gerektiği sonucuna varıldı. Yani bir silindir gibi :) Kırmızı renginden ötürü karbon bakımından zengin maddelerle kaplı olabileceği düşünüldü. Bilim insanlarını en çok şaşırtan özelliklerinden birisiyse giderek hızını arttırması oldu. Güneş sistemimizde bu tür bir hareketi kuyruklu yıldızlarda görebiliyoruz. Üzerindeki maddelerin güneş ışığıyla ısınması sonucu bir gaz çıkışı meydana geliyor ve bu da bir roket etkisine yol açıyor. Gördüğümüz kuyruk da bu gaz çıkışı zaten. Ancak Oumuamua’da böyle bir gaz çıkışı hiç olmadı. Kuyruğu olmayan bir kuyruklu yıldız olabilir mi? Olamaz. İşte o yüzden buna asteroid demeye karar verdiler. Fakat asteroidler de hızını değiştiremez. Ayrıca parlaklıkları en fazla 1’e 3 oranında değişir, 1’e 10 oranında değil. Zaten kuyruklu yıldızlar genellikle OORT bulutundan asteroidler de Mars’la Jüpiter arasındaki asteroid kuşağından geliyor ve bu iki kaynak da güneş sistemimizin bir parçası ve o yüzden de hızları birbiriyle uyumlu. Bulunan cisimse hiperbolik bir yörüngede çok hızlı hareket ediyor ve hızını giderek arttırıyor. Bilim insanları bu tuhaf ivmelenmeye yol açabilecek bir şey daha olabilir diyorlar. 0.3 mm inceliğinde 20 metre çapında bir güneş yelkeni.

Kasım 2018’de yayımlanan yeni bir makaleye göre hızlanmanın sebebi “güneş radyasyon basıncı” olabilir. Eğer bu gök cismi doğal değil yapaysa, bu basıncı kullanarak hızlanmayı sağlayacak bir çeşit yelken kullanıyor olabilir. Bizim medeniyetimiz IKAROS ve Starshot gibi projelerde görebileceğimiz gibi bu tür yelkenleri tasarlamayı başardı. Çünkü gezegenlerarası ya da yıldızlararası taşımacılıkta kullanılabilecek en uygun teknolojilerden biri bu.

Yani güneş sistemimizin dışından gelen kalem benzeri bir cisim var ve zaten çok hızlı olan bu cisim hızını giderek arttırıyor. Bu makaleye göre bunun sebebi onun önünde kağıt benzeri bir yelkenin olması olabilir. Önünde kağıdın çektiği bir kalem!

Bu makaleyi kaleme alan bilim insanları iki sebepten ötürü yazdıklarını spekülatif bulmuyor. Birincisi eğer biz varsak ve bu tür teknolojileri hayal edebiliyorsak başkaları neden olmasın? İkincisi Samanyolu Galaksisindeki yıldız sistemlerinin en az çeyreğinde Dünya benzeri bir gezegen olduğunu tahmin ediyoruz. Yani milyarlarca gezegende hayat olasılığı var. Bu gezegenlerden biri şu anda içindeki canlıları tamamen kaybetmiş olsa da zamanında bu tür uzay araçlarını galaksinin dört bir tarafına göndermiş olabilir. Bizim Voyager 1 ve Voyager 2 araçlarını gönderdiğimiz gibi.

Bizim gönderdiğimiz araçların en büyük özelliği buldukları verileri radyo sinyalleriyle bize geri göndermesi. Eğer Oumuamua böyle bir keşif aracıysa onun da eviyle bir şekilde haberleşiyor olması gerekir. Nitekim dünya dışı akıllı yaşam formlarını araştıran “Breakthrough Listen” projesi de hemen bu cismi dinlemeye başladı. Ama hiçbir şey duyamadı. Bu garip cisim tamamen sessizliğe bürünmüştü. Ya bizim henüz tam bilmediğimiz kuantum dünyasına ait bir yöntemle haberleşiyor ya da zorlamaya gerek yok, bu bir uzay aracı değil.

Bugün bu cismin izini tamamen kaybetmiş durumdayız. Bilim insanlarının çoğu onun çok istisnai bir cisim olmakla birlikte doğal olduğuna inanıyor. Yine de yapay olmadığı bilimsel olarak kanıtlanamadı.

“Ne olursa olsun, biz onun doğal bir cisim olduğuna inanıyoruz. Ama yapay olmadığını da kanıtlayamıyoruz.”

Herkesin üzerinde hem fikir olduğu şey onun güneş sistemimiz dışından gelen ilk ve şimdilik tek gözlemleyebildiğimiz cisim olduğu. Bu anlamda gerçekten de adı gibi bir öncü. Sahilde dolaşırken gördüğümüz taşlardan oldukça farklı bir taş. Eğer sahilde dolaşan kişi biz değil de binlerce yıl önce yaşamış bir mağara insanı olsaydı ve böyle farklı bir taş görseydi ne yapardı? Mesela pili bitmiş bir cep telefonu bulsaydı. Onu diğer taşlardan farklı bir taş ama yine de taş olarak mı sınıflandırırdı? Yoksa kendi teknolojisine göre düşünüp hiç tanımadığı bir kabilenin taştan yapılmış bir aleti olarak mı hayal ederdi. Ne yaparsa yapsın o adama cep telefonunun gerçekte nasıl bir teknolojik ürün olduğunu anlatmanın bir yolu yok herhalde. İşte biz de günün birinde bizden daha gelişmiş bir medeniyetle karşılaşırsak ya onu hiç fark etmeyeceğiz ya da kendi teknolojilerimize göre tarif etmeye çalışacağız. Büyük bir ihtimalle onun gerçekte ne olduğunu hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağız. Yine de bir gün sahilde dolaşırken içinde mesaj olan bir şişe bulmak fikri bile insanı heyecanlandırmaya yetiyor.