50 Yıldır Bitmeyen Takıntı: JAWS’ın Sakladığı Karanlık Sır
50 yıldır peşimizde dolaşan bu köpekbalığı takıntısının ardında neler var? Spielberg’in 27 yaşındaki cesareti, bozuk bir robot, John Williams’ın iki notası, Quint’in içimizi titreten monoloğu ve…
50 yıldır peşimizde dolaşan bu köpekbalığı takıntısının ardında neler var? Spielberg’in 27 yaşındaki cesareti, bozuk bir robot, John Williams’ın iki notası, Quint’in içimizi titreten monoloğu ve…
50 Yıldır Peşimizi Bırakmayan Takıntı: Jaws'ın Sırları
Hikayecilik konusunda kendimi geliştirmek için bazı yönetmenleri yakından takip ediyorum. Bunlardan biri de Steven... Soderbergh ðSpielberg diyeceğimi zannettiniz ama ona gelmeden önce Soderbergh'ten bahsetmem lazım çünkü bu videoyu yapmama asıl ilham veren kişi o. Kendisinin bir blogu var internette, Extension765.com adresinde her yıl okuduğu kitapları, izlediği filmleri filan paylaşıyor. O sayede ben de epeyce ilginç şeyler keşfediyorum. Ve tabi çok verimli bir yönetmenin zihin dünyasını dikizlemenin verdiği keyif de apayrı oluyor. İşte geçen yıl izlediklerine bakarken ilginç bir şey fark ettim.
Jaws filmine takmış. Defalarca kez izlemiş, kitabını okumuş, hakkındaki belgesellere bakmış, kamera arkasını araştırmış. Sadece 2024'te değil ondan önceki yıllarda da böyle bir takıntısı var. Biraz daha araştırınca bakın ne buldum.
- Jaws filmini sinemada 31 kez izledim.
12 yaşında başlamış ve yönetmen olmaya bu filmle karar vermiş. Jaws takıntısı ona has bir şey de değil.
- Bu ilk izleyişiniz mi? - Dokuzuncu izleyişim.
Bazı insanlar için bu film tüm zamanların en iyi filmi.
- En çok izlediğim film ve hala her an izleyebilirim. (Emily Blunt)
Bu film gerçekten de zamansız. Bir de mevsimsel, "yaz filmi" kavramını icat etmiş bir yapım. Her yıl 4 Temmuz'da izleyen editörler var mesela. Her izleyişte yeni bir şeyler keşfettiklerini söylüyorlar. O zaman bu film devasa bir balığı avlamaya çalışan üç adamın macerasından biraz daha fazlası olmalı. Acaba öyle mi? Yoksa Tarantino biraz abartıyor mu?
- Çok az mükemmel film var dediniz. - Sanırım Jaws böyle bir film.
Bundan tam 50 yaz önce gösterime girdi Jaws filmi. O zamana kadar iddialı filmler kışın gösterilirdi. Çünkü yaz ölü mevsimdi. İnsanlar yazın tatile gider, serinlemek için sahillere akardı. Kim sinemaya gidecek ki?
Jaws filmi böyle bir ortamda vizyona girdi ve sinemaların önünde uzun kuyruklar oluşturdu. O güne kadar yapılmış en çok kazandıran film oldu. Oldukça entelektüel bir canavar filmiydi bu. Aynı zamanda biraz kehanet gibi de bir filmdir bana göre. Diğer dünyalara aitmiş gibi bir havası vardır. Birçok şeyin kesişiminde oturur: geçmişin, geleceğin, yüksek sanatın, popüler eğlencenin, mitolojinin ve tarihin.
Bence bir de takıntının. Evet, bu filmi bir takıntı haline getirenlerden yola çıktık madem, yine bu kelime üzerinden bir okuma yapalım, çünkü 50 yıldır pek çok analizi yapılan bu filmin hiç bu yönden değerlendirildiğini görmedim ben.
Normalde insanlara özgü bir şey olarak biliriz takıntıyı. Zihnimizin belli bir şeye tekrar tekrar dönmesi ve onu bırakmakta zorlanması anlamına gelir. Psikolojide bu spektrumun en uç noktasını obsesif kompulsif bozukluk (OKB) oluşturur ama bu kelimeyi daha yumuşak, hatta yaratıcı anlamda da kullanırız. Her zaman kötü değildir yani. Mesela Soderbergh'in bu filmi bir takıntı haline getirmesi böyle bir şey. Çünkü en nihayetinde film hakkında bir kitap yazmaya başlamış.
Takıntı sadece insanlara özgü bir şey de değil üstelik. Hayvanlarda da tekrar eden davranışlar var. Kafesteki kaplanın aynı rotayı yürümesi, evcil köpeğin kuyruğunu kovalaması gibi örnekler "takıntıya" benzer döngüsel davranışlardır. İşte Jaws filmindeki köpekbalığı biyolojik olmasa da dramatik anlamda takıntılı bir karakter gibi resmedilir. Yönetmen Spielberg onu bilinçli ve ısrarlı bir "antagonist"e dönüştürür.
Başlangıçta köpekbalığını bize göstermez. Onu hissettirir. Sadece iki notayla. Fa–fa diyez, fa–fa diyez. Dım, dım; dım, dım. Filmin müziklerini yapan John Williams da takıntılı biri. Okyanusun derinliklerinde yaşayan bir canlıyı en alt oktavdan iki notayla konuşturuyor. Bu iki nota yavaşça yaklaşan bir şeyin ritmine dönüşüyor. O ritm bizim kalbimizi hızlandırıyor. Bilinçaltımız alarm veriyor: "Tehlike yaklaşıyor, kaç kaç kaç!" İşte böylesine ilkel, böylesine vazgeçemediğimiz dürtülere dokunuyor.
Bir de bizi şartlandırıyor. Bu iki notayı duyduğumuz her yerde biliyoruz ki etrafta o köpek balığı var. Filmi bu gözle izlerseniz fark edeceksiniz. Bazı kandırmacalı sahnelerde o iki nota çalmaz. Ne zaman o iki nota varsa o zaman o köpek balığı da vardır. Bunun bir istisnası var ve zaten o istisna sahne bu filmi unutulmaz bir klasiğe dönüştürdü. "Daha büyük bir tekne lazım" sahnesi. Ona geleceğiz.
Bugün filmin 50. Yıldönümünden bakınca böyle bir değerlendirme yapıp başarısını çeşitli kriterlerle tescilleyebiliyoruz. Ama "tersine mühendislik" yapıp da filmin yapım sürecini incelediğimizde çok ilginç şeyler karşımıza çıkıyor. İlham verici şeyler. Çünkü hiç de kolay olmamış ve kimse böyle bir sonucu beklememiş.
En başta yönetmeni Steven Spielberg. 20'li yaşlarında olanlar özellikle dikkat kesilsin, çünkü 27 yaşında girişmiş bu filmi çekmeye. Jaws romanını ilk kez gördüğünde ne anlama geldiğini bile bilmiyormuş. Yani "çene" demek normalde ama genellikle dişçilerin kullandığı bir tabir. Köpekbalığı deyince akla ilk gelen şey değil. Zaten öyle olduğu için galiba bu film Türkiye'de gösterildiğinde "Denizin Dişleri" gibi bir isim kullanmışlardı.
Bu isim meselesini özellikle gündeme getiriyorum, çünkü romanın yazım hikayesi de ilginç. Yazarı yayıneviyle anlaşıyor, hatta bir miktar avans da alıyor ve yazmaya başlıyor. Ama sürekli erteleyip duruyor. Yani hepimizin yakınıp durduğu o erteleme hastalığı sadece bize has bir şey değil. Hatta Jaws'ın yazarı bu işi o kadar erteliyor ki yayınevi verdiği avansı geri isteme noktasına geliyor. O da parayı harcadığı için mecburen oturup romanı bitiriyor ama bu sefer de bir isim bulamıyor. Aylarca isim düşünüyor, sayfalarca taslak dolduruyor ve bu işi de erteliyor. En sonunda romanın basımına 20 dakika kala yüzlerce alternatif içinden bu ismi seçiyor: JAWS. Neden? Çünkü en kısa isim bu!
Spielberg'in bunu çekmek istemesinin sebebiyse onu yaptığı ilk filme benzetmesi. Duel filmine. Benim en az Jaws kadar sevdiğim bir film bu. Düello anlamına geliyor. Neredeyse tümüyle yolda geçiyor ve sürücüsünü göremediğimiz bir kamyonun hikayesini anlatıyor. Ama öyle bir anlatıyor ki kamyonun kendisi bir canavar gibi. Adeta karayolunda yaşayan bir köpekbalığı gibi. Tanıdık geldi mi?
Hikaye anlatma sanatında kullanılan bazı teknikler vardır. Mitolojik hikayelerden bu yana bu teknikler kullanılmıştır. Dramatik çatışmalar. İnsan insana karşı. İnsan doğaya karşı. İnsan makineye karşı. İşte Spielberg ilk filmi Duel'da bu sonuncusunu kullanmıştı. Şimdiyse "İnsan doğaya karşı" tekniğini kullanabilmek için karşısına bu JAWS fırsatı çıkmıştı.
O da hemen bu fırsata balıklama atladı. Fakat kameranın arkasında bizzat kendisi "insan makineye karşı" çatışmasını yaşamaya başladı. Filmde gerçek köpekbalığını oynatamayacakları için bir robot yaptırmaya karar vermişler. Ancak yapımcıların baskısıyla filmi 1 yıl önce gösterime sokmak durumunda kalınca robot aceleye gelmiş ve büyük teknik sorunlar yaratmış. Çekimler aksamaya başlamış. Oyuncuların vaktinin %80'i teknede robot köpek balığının tamir edilmesini beklemekle geçiyormuş. Hatta bu bekleme durumunu, bekleyen oyunculardan birinin oğlu bir durum komedisine çevirip tiyatro oyunu haline bile getirmiş.
Teknik aksaklıklar nedeniyle filmin çekimleri 100 gün uzamış. Yönetmen işten kovulma noktasına gelmiş. Ama takıntılı olduğu için çalışmayan o mekanik köpekbalığına rağmen "gerçek denizde çekim" inadını bırakmamış. Ve yaşadığı bu zorluklar onun daha yaratıcı çözümler bulmasını sağlamış. Köpekbalığını gösteremediği yerlerde farklı açılar deneyip çözüm üretmeye çalışmış. Takıntının sağlıklı hali bu olsa gerek. Kamera arkasında her şey mükemmel gitseydi muhtemelen film bu kadar iyi olmazdı.
Gelelim o klasik sahneye. Filmin üç temel karakteri küçük bir teknede köpek balığı avına çıkıyor. Biri polis şefi, biri okyanus bilimci ve diğeri de avcı. Bu sonuncusu yani Quint karakteri çok kilit bir karakter. Moby-Dick romanında bacağını koparan balinayı avlamaya çalışan Kaptan Ahab gibi biri. İnsanlığın doğa karşısındaki önemsizliğini ve çaresizliğini en iyi kavrayan kişi o.
Bu üçlü arasındaki ilişkiyi şöyle tanımlayabiliriz. Hooper zengin bir bilim insanıdır, teknolojiye güvenir; Quint deneyimli bir denizcidir, Hooper'dan hoşlanmaz; Brody ise şehirli bir polistir ve kendisini deniz tutar. Ancak bir gece o tekende otururken, birbirlerine vücutlarındaki yara izlerini göstermeye başlarlar.
Bu sohbet komik başlar, yaralarını yarıştırırlar. Quint'in izleri, bir ömür süren kavgaların ve savaşların izidir. Hooper'ın izleri deniz kaynaklıdır. Brody ise sessizdir, ta ki Quint'in kolundaki bir iz hakkında soru sorana kadar. O iz, sildirdiği bir dövmeden kalmıştır. Quint'in II. Dünya Savaşı sırasında görev yaptığı USS Indianapolis gemisinin arması. Quint, bu geminin Japonlar tarafından torpidolandıktan sonra 1100 askerle birlikte Pasifik Okyanusu'na battığını, ilk köpek balığını yarım saat sonra gördüklerini anlatır. Hayatta kalan sadece 316 kişidir. *"Hayatım boyunca bir daha can yeleği giymedim,"* der Quint.
Film tarihinin en önemli monologlarından birine dönüşen bu konuşma, filme derin bir trajedi kazandırır ve ona ruhani bir boyut ekler. Köpek balığı, o adaya geldiğinde, Quint'in kurtulduğu olayın üzerinden neredeyse tam otuz yıl geçmiştir. Moby-Dick'teki Ahab gibi, Quint de aslında hayatta kalmaması gereken bir olaydan kurtulmuş ama bu fırsatı bir intikam arzusuyla heba etmiştir.
Yani filmin kamera arkasındakiler gibi hikayenin içindeki karakterler de takıntılı. Üstelik bu filmdeki her şey uydurma olsa da bu karakterin anlattığı hikaye tümüyle gerçek. 2. Dünya Savaşı sırasında gerçekten de böyle bir gemi batıyor ve içindeki askerlerin çoğunun ölüm sebebi olarak köpek balıkları gösteriliyor. Yani onların bir antagonist olarak korku filmlerinde kötü karaktere dönüşmesi için elimizde pek çok sebep var. Suçlu onlar, biz değiliz.
Oysa şunu pek düşünemiyoruz. O gemi neden batırıldı? Çünkü içinde uranyum taşıyordu. O uranyumu ne yapacaklardı? "Little Boy" adında bir nükleer bomba. Japonlar buna engel olmak için atom bombasının malzemelerini taşıyan bu gemiyi batırdılar. Yani köpek balıkları değil insanlar o insanların ölümüne sebep oldu. Üstelik o bombanın yapımına yine de engel olamadılar. Bu kez diğerleri intikamını iki şehir dolusu masum insanla aldı. Yani o takıntı büyüdü, zincirleme bir felakete dönüştü. Atom bombasını yapanlar da, ona karşı bomba yapılmasın diye gemi batıranlar da aynı girdabın içindeydi: kontrol takıntısı.
Bir şeyleri sona erdirmek için hep "daha büyük bir tekne lazım." Tekneyle teknoloji arasında kavramsal bir bağlantı olduğunu hatırlarsak eğer bize hep daha büyük bir araç lazım nedense.
İşte JAWS deyince benim aklıma tüm bunlar geliyor, köpek balığı değil. O sadece içgüdüyle hareket eden bir yırtıcı.
Ne kahraman ne de suçlu.
Antagonist ya da protagonist gibi rolleri biz insanlar icat edip aramızda dağıtıyoruz.
Çünkü hikâyemizin merkezinde daima kendimizi görmek istiyoruz.
Denizin karanlığını anlamlandıramayınca korkumuzu bir canavara dönüştürüyoruz, onu takıntımızla etiketliyoruz. Yok edemediğimiz korkularımıza sayfalarca isim arayıp, en kısasını bulduktan sonra onları "öteki" ilan edip rahatlamaya çalışıyoruz.
Canavarı avlamaya gidenler, aslında kendi içlerindeki takıntının peşine düşüyor. Sonuçta anlıyorum ki "daha büyük bir tekne lazım" sözü sadece dev bir balık için söylenmiyor. Bizim kendi içimizde büyüttüğümüz korkular, takıntılar ve hatalar için de geçerli. Karanlık sulara açılmak cesaret ister; ama asıl mesele, yanımızda ne taşıdığımız.
Eğer tekneyi bakış açımızla, merhametimizle, sorumluluğumuzla büyütmezsek, o canavar sandığımız şey her seferinde bizi yakalamak için suyun altından geri döner.
Kim bilir belki de gerçekten ihtiyacımız olan şey, daha büyük tekneler değil, daha derin bir anlayışt
Tam metin Otomatik metin (yapay zekâ, hatalı olabilir)
Hikayecilik konusunda kendimi geliştirmek için bazı yönet menleri yakından takip ediyorum. Bunlardan biri de Steven Soderbergh. Spielberg diyeceğimi zannettiğiniz ama ona gelmeden önce S oderbergh'ten biraz bahsetmem lazım. Çünkü bu videoyu yapmama asıl ilham veren kişi o. Kendisinin bir bloğu var internette. Extension765.com adresinden her yıl okuduğu kitapları, iz lediği filmleri filan paylaşıyor.
Ve o sayede ben de epeyce ilginç şeyler keşfediyorum. Ve tabi çok verimli bir yönetmenin zihin dünyasını dikizle menin verdiği keyif de apayrı oluyor doğrusu. İşte geçen yıl izlediklerine bakarken ilginç bir şey fark ettim. Jaws filmine kafayı fena halde takmış. Defalarca kez izlemiş, kitabını okumuş, hakkındaki belges ellere bakmış, kamera arkasını araştırmış. Sadece 2024'te değil, ondan önceki yıllarda da böyle bir takıntısı var.
Biraz daha araştırınca bakın ne buldu. 12 yaşında başlamış ve yönetmen olmaya bu filmle karar ver miş. Üstelik bu Jaws takıntısı ona has bir şey de değil. -İstediğin ilk kez? -Kanlı kez. -Bazı insanlar için bu film tüm zamanların en iyi filmi. -İstediğin ilk kez izledim. Yani gerçekten de zamansız bir film diyebiliriz. Bir de mevsimsel, yaz filmi kavramını icat etmiş bir yapım.
Onu her yıl 4 Temmuz'da izleyen editörler var mesela. -August? -Kanlı kez izledim. -Mari 4. Julya. -Her izleyişte yeni bir şeyler keşfettiklerini söylüyorlar. O zaman bu film devasa bir balığı avlamaya çalışan üç adam ın bir teknedeki macerasından biraz daha fazlası olmalı. Acaba öyle mi? Yoksa Quentin Tarantino biraz abartıyor mu? -Bundan tam 50 yaz önce gösterime girdi Jaws filmi. O zamana kadar iddialı filmler kışın gösterilirdi.
Çünkü yaz ölü mevsimdi. İnsanlar yazın tatile gider serinlemek için sahillere ak ardı. Kim sinemaya gidecek ki? Jaws film işte böyle bir ortamda vizyona girdi ve sinemalar ın önünde uzun kuyruklar oluşturdu. O güne kadar yapılmış en çok kazandıran film oldu. Ve aslına bakarsanız oldukça entelektüel bir canavar filmiy di bu. Aynı zamanda biraz kehanet gibi de bir filmdir bana göre. Diğer dünyalara aitmiş gibi bir havası vardır.
Birçok şeyin kesişiminde oturur. Geçmişin, geleceğin, yüksek sanatın, popüler eğlencenin, mitolojinin ve tarihin. Bir de takıntının. Evet bu filmi bir takıntı haline getirenlerden yola çıktık madem. Yine bu kelime üzerinden bir okuma yapalım. Çünkü 50 yıldır pek çok analizi yapılan bu filmin hiç bu yö nden değerlendirildiğini görmedim ben. Normalde insanlara özgü bir şey olarak biliriz takıntıyı. Zihnimizin belli bir şeye tekrar tekrar dönmesi, onu bırak makta zorlanması gibi bir anlama gelir.
Psikolojide bu spektrumun en uç noktasında obsesif, kompuls if, bozukluk gibi bir takım şeyler olduğunu da görüyoruz ama ... Bu kelimeyi gündelik hayatta biraz daha yumuşak hatta biraz yaratıcı anlamda da kullanırız değil mi? Her zaman kötü değildir yani. Mesela Soderbergh'in bu filmi bir takıntı haline getirmesi böyle bir şey. Çünkü en nihayetinde film hakkında bir kitap yazmaya başlam ış. Takıntı sadece insanlara özgü bir şey de değil üstelik.
Hayvanlarda da tekrar eden davranışlar var. Kafesteki bir kaplanın hep aynı rotayı yürümesi ya da evcil bir köpeğin kuyruğunu kovalaması gibi örnekler takıntıya benzer döngüsel davranışlar. İşte Jaws filmindeki o köpek balığı biyolojik olmasa da dramatik anlamda takıntılı bir karakter gibi resmedilir. Yönetmen Spielberg onu bilinçli ve ısrarlı bir antagoniste dönüştürür. Başlangıçta köpek balığının kendisini bize hiç göstermez.
Onu hissettirir. Sadece iki notayla. Dım dım dım dım dım dım dım dım dım dım dım dım dım dım dım dım dım dım dım dım. Müzik Filmin müziklerini yapan John Williams da takıntılı biri. Okyanusun derinliklerinde yaşayan bir canlıyı en alt oktav dan iki notayla konuşturuyor. Bu iki nota yavaşça yaklaşan bir şeyin ritmine dönüşüyor. O ritim bizim kalbimizi hızlandırıyor. Bilinçaltımız alarm veriyor. Tehlike yaklaşıyor.
Kaç kaç kaç kaç kaç kaç. Müzik İşte böylesine ilkel, böylesine vazgeçemediğimiz dürtülere dokunuyor. Bir de bizi şartlandırıyor. Bu iki notayı duyduğumuz her yerde biliyoruz ki etrafta o köpek balığı var. Filmi bu gözle izlerseniz fark edeceksiniz. Bazı kandırmacalı sahnelerde o iki nota asla çalmaz. Ne zaman o iki notayı duyarsak işte o zaman orada o köpek balığı da vardır. Sadece iki notayla beynimizi şartlandırır.
Bunun bir istisnası var ve zaten o istisna sahne bu filmi unutulmaz bir klasiğe dönüştürdü. Daha büyük bir tekne lazım sahnesi. Ona geleceğiz. Bugün filmin 50. yıl dönümünden bakınca böyle bir değerlend irme yapıp başarısını çeşitli kriterlerle tescilleyebiliyor uz. Ama tersine mühendislik yapıp da filmin yapım sürecini inc elediğimizde çok ilginç şeyler karşımıza çıkıyor. İlham verici şeyler. Çünkü hiç de kolay olmamış ve kimse böyle bir başarılı son ucu beklememiş bu filmden.
En başta da yönetmen Steven Spielberg. 20'li yaşlarında olanlar özellikle dikkat kesilsin çünkü 27 yaşında girişmiş bu filmi çekmeye. Cahaz romanını ilk kez gördüğünde ne anlama geldiğini bile bilmiyormuş. Yani sözlüğe bakınca çene anlamına geldiğini biz okuyab iliyoruz ama genelde bu dişçilerin kullandığı teknik bir tab ir. Köpek balığı deyince akla ilk gelen şey değil. Zaten öyle olduğu için galiba bu film Türkiye'de gösterild iğinde denizin dişleri filan gibi daha artistik, daha çekici bir ismi kullanmışlardı.
Clickbait. Bu isim meselesini özellikle gündeme getiriyorum çünkü romanın yazım hikayesi de çok ilginç. Yazarı yayın eviyle anlaşıyor, hatta bir miktar avans da al ıyor ve yazmaya başlıyor ama sürekli erteleyip duruyor. Yani hepimizin yakınıp durduğu o erteleme hastalığı sadece bize has bir şey değil. Hatta Cahaz romanının yazarı bu işi o kadar erteliyor ki yayın evi verdiği avansı geri isteme noktasına geliyor.
Ama o parayı çoktan harcadığı için mecburen oturup romanı bitirmek durumunda kalıyor. Fakat bu sefer de bir isim bulamıyor. Aylarca isim düşünüyor, sayfalarca taslak dolduruyor ve bu işi de erteliyor. En sonunda romanın basımına 20 dakika kala yüzlerce altern atif içinden işte bu ismi seçiyor. Jaws. Neden? Çünkü kısa bir isim bu. Yönetmen Spielberg'ün bunu çekmek istemesinin sebebi ise onu yaptığı ilk filme benzetmesi.
Duel filmine. Benim en az Cahaz kadar sevdiğim bir film bu. Duello anlamına geliyor. Neredeyse tümüyle yolda geçiyor ve sürücüsünü göremediğimiz bir kamyonun hikayesini anlatıyor. Ama öyle bir anlatıyor ki kamyonun kendisi bir canavar gibi . Ya da karayolunda yaşayan bir köpek balığı gibi. Hikâye anlatma sanatında kullanılan bazı teknikler vardır. Mitolojik hikayelerden bu yana hep bu teknikler kullanıla gelmiştir.
Dramatik çatışmalar. İşte ne gibi? İnsan insana karşı. İnsan makineye karşı. İnsan... İnsan doğaya karşı. İşte Spielberg ilk filmi Duello da insan makineye karşı tek niğini kullanmıştı. Şimdi ise insan doğaya karşı tekniğini kullanabilmek için karşısına bu Jaws fırsatı çıkmıştı. O da hemen bu fırsata balıklama atladı. Fakat kameranın arkasında bizzat kendisi insan makineye karşı çatışmasını yaşamaya başladı.
Filmde gerçek köpek balığını oynatamayacakları için bir robot yaptırmaya karar vermişler. Ancak yapımcıların baskısıyla filmi bir yıl önce gösterime sokmak durumunda kalınca ee robot da aceleye gelmiş ve büyük teknik sorunlar yarat mış. Çekimler aksamaya başlamış. Oyuncuların vaktinin yüzde sekseni teknede robot köpek bal ığının tamir edilmesini beklemekle geçiyormuş. Hatta bu bekleme durumunu bekleyen oyunculardan birinin o ğlu bir durum komedisine çevirip tiyatro oyunu haline bile getirmiş.
Teknik aksaklıklar nedeniyle filmin çekimleri yüz gün uzam ış. Yönetmen artık işten kovulma noktasına gelmiş. Ama ne demiştik? Takıntı. Kendisi takıntılı biri olduğu için çalışmayan o mekanik kö pek balığına rağmen gerçek denizde çekim inadını bir türlü bırakmamış. Ve yaşadığı bu zorluklar onun daha yaratıcı çözümler bulmas ını sağlamış. Köpek balığını gösteremediği yerlerde farklı açılar deneyip çözüm üretmeye çalışmış.
Takıntının sağlıklı hali bu olsa gerek. Bizi sıkıştıran, kısıtlayan ortamlarda bize yaratıcı çözüm ler bulmamızı sağlıyor. Yani kamera arkasında her şey mükemmel gitseydi muhtemelen film bu kadar iyi olmazdı. Şimdi gelelim o klasik sahneye. Filmin üç temel karakteri küçük bir teknede köpek balığı av ına çıkıyorlar. Biri polis şefi, biri okyanus bilimci ve diğeri de avcı. Bu sonuncusu yani Quint karakteri çok kilit bir karakter.
Moby Dick romanında bacağını koparan balinayı avlamaya çalışan kaptan vardı ya, kaptan Ahab onun gibi biri. İnsanlığın doğa karşısındaki önemsizliğini, çaresizliğini en iyi kavrayan kişi o. Bu üçlü arasındaki ilişkiyi şöyle tanımlayabiliriz. Hooper zengin bir bilim insanı, teknolojiye güveniyor. Quint deneyimli bir denizci. Hooper'dan pek hoşlanmıyor. Brody ise şehirli bir polis. Ve kendisini deniz tuttuğu için o da denizi sevmiyor.
Ancak bir gece o teknede otururken birbirlerine vücutlar ındaki yara izlerini göstermeye başlıyorlar. Bu sohbet çok komik başlıyor bu arada. Adeta yara yarıştırmaca gibi. Quint'in izleri bir ömür süren kavgaların, savaşların izi. Hooper'ın izleri kendisi bir okyanus bilimci olduğu için daha çok deniz kaynaklı. Onları dinleyen Brody ise sessiz. Aslında bir anlamda biz izleyiciyi temsil ediyor. O yüzden sessiz.
O yüzden önce anlamaya çalışıyor. Ta ki Quint'in kolundaki bir iz hakkında soru sorana kadar. O iz sildirdiği bir dövmeden kalmış. O zaman bu tatoo var. İki o tatoo var. Quint'in 2. Dünya Savaşı sırasında görev yaptığı USS Indian apolis gemisinin arması. Ta huper, bu USS Indianapolis. Quint bu geminin Japonlar tarafından torpidolandıktan sonra 1100 askerle birlikte Pasifik okyanusuna battığını, ilk köpek balığını yarım saat kadar sonra gördüklerini anlatıyor.
Hayatta kalan sadece 316 kişiymiş bu gemiden. Hayatım boyunca bir daha can yeleği giymedim diyor Quint. "Size hayatı bir daha önüne koyacağım." İşte film tarihinin en önemli monologlarından birine dönüş en bu konuşma, filme çok derin bir trajedi kazandırıyor. Yani komik başlayan o sohbet trajediye dönüşüyor. Trajikomik bir hal alıyor. Aynı zamanda ona bu mekanik dünya görüşünün ötesinde ruhani bir boyut, bir altyapı ekliyor.
Köpek balığı o adaya geldiğinde Quint'in kurtulduğu olayın üzerinden neredeyse tam 30 yıl geçmiştir. Moby Dick'teki Ahab gibi Quint de aslında hayatta kalmaması gereken bir olaydan kurtulmuştur ama bu fırsatı bir intikam arzusuyla heba etmiştir. Yani filmin kamera arkasındakiler gibi, yazar, yönetmen gibi hikayenin içindeki karakterler de takıntılı. Üstelik bu filmdeki her şey uydurma olsa da bu karakterin anlattığı hikaye tümüyle gerçek.
İkinci Dünya Savaşı sırasında gerçekten de böyle bir gemi batıyor ve içindeki askerlerin çoğunun ölüm sebebi olarak köpek bal ıkları gösteriliyor. Yani onların bir antagonist olarak korku filmlerinde böyle kötü karakterlere dönüşmesi için elimizde pek çok sebep var. Suçlu onlar biz değiliz. Oysa şunu pek düşünemiyoruz. O gemi neden batırıldı? Çünkü içinde uranyum taşıyordu. O uranyumu ne yapacaklardı?
Little Boy adında bir nükleer bomba. Japonlar buna engel olabilmek için atom bombasının malzem elerini taşıyan o gemiyi batırmışlardı. Yani köpek balıkları değil, insanlar o insanların ölümüne sebep olmuştu. Üstelik o bombanın yapımına yine de engel olamadılar. Bu kez diğerleri intikamını iki şehir dolusu masum insanla aldı. Yani sahip oldukları o takıntı büyüdü, büyüdü, zincirleme bir felakete dönüştü.
Atom bombasını yapanlar da ona karşı bomba yapılmasın diye gemi batıranlar da aynı girdabın içindeydi. Kontrol takıntısı. Evet. Bu kez daha büyük bir şey var. Nedense bir şeyleri sona erdirmek için hep daha büyük bir tekne lazım. Tekne ile teknoloji arasındaki kavramsal bağlantıyı da hatırlarsak eğer, bize hep daha büyük bir şeyler lazım ned ense. İşte Jaws deyince benim aklıma tüm bunlar geliyor. Köpek balığı değil.
O sadece iç güdüleriyle hareket eden bir yırtıcı. Tek başına ne kahraman ne de bir suçlu. Antagonist ya da protagonist gibi rolleri biz insanlar icat ediyoruz. Sonra da aramızda dağıtıyoruz bu rolleri. Çünkü hikayemizin merkezinde daima kendimizi görmek ist iyoruz. Denizin karanlığını anlamlandıramayınca korkumuzu bir canav ara dönüştürüyoruz. Onu takıntımızla etiketliyoruz. Yok edemediğimiz korkularımıza sayfalarca isimler arayıp en kısasını bulduktan sonra öteki ilan edip rahatlamaya çalış ıyoruz.
Canavarı avlamaya gidenler aslında kendi takıntılarının peş ine düşüyorlar. Daha büyük bir tekne lazım sözü sadece dev bir balık için söylenmiyor. Bizim kendi içimizde büyüttüğümüz korkular, takıntılar, hat alar için de geçerli bu. Karanlık sulara açılmak tabi ki cesaret ister ama asıl mese le yanımızda ne taşıdığımız. Üzerinde gittiğimiz şey, o araç, o tekne, eğer o tekneyi yani teknolojiyi bakış açımızla, merhametimizle, sorumluluğ umuzla büyütmezsek, o canavar sandığımız şey her seferinde bizi yakalamak için yine suyun altından çıkıp geri döner.
O yüzden belki de gerçekten ihtiyacımız olan şey daha büyük tekneler değil daha derin bir anlayıştır. Altyazı M.K.