
Yapacak Daha Önemli İşleri Olanlara: Kaybolmanın Hikayesi
Şehrin dışında kalan tekinsiz plajda verdiğimiz mola, bizi hiçbir kategoriye uymayan "Kayıp Şey" ile karşılaştırıyor. Rutinin, kuralların ve betonarmenin hüküm sürdüğü gri bir dünyada, tanıştığımız ilginç yaratığı yuvasına götürmek için Shaun Tan'in etkileyici eseri içerisinde bir maceraya çıkıyoruz. 111 Hz'in bu bölümünde; yapacak daha önemli işleri olanların arasında, kayıp şeyin aslında ne olduğunu keşfedeceğiz.
Arkadaşlar hoş geldiniz. Demek buldunuz beni… Fazla uzağa gittiğim söylenemez gerçi ama evet, bugün alıştığınız şekilde bölümü açmak yerine kendimi şehrin biraz dışına, deniz kıyısına attığım doğrudur… Hayır hayır, bir sorun yok; her şey yolunda. Hayat bildiğiniz gibi akıyor. Yani nasıl derler bilirsiniz… Normal. Evet, oldukça normal ve sıradan. Her geçen gün, birbirinin aynısı. Yanlış anlamayın, şikayet etmiyorum. Bu, bir şans ve konfor belki de… Sadece insan bazen günlük rutinden az da olsa sıyrılıp daha farklı bir yola sapmak istiyor. Meraklanmak, biraz olsun şaşırmak… Günden güne daha az şaşırıyoruz galiba… Şaşıracak daha az şey olduğundan mı; yoksa kendi şaşırma yetimizle yavaştan vedalaştığımızdan mı, açıkçası bilmiyorum.
Hava da baya serinlemiş. Hiç denize girilecek gibi değil. Zaten sıcak olsa da şu anda önümde adeta asit mavisi bir renkle fokurdayan bu denize girmek isteyeceğimden pek emin değilim. Suyun rengi gibi sahilde uzanan insanların enerjisi bile soluklaşmış. Her şey yalnızlığa terk edilmiş. Eşyalar, insanlar, hatta kumsalın kendisi...
Neyse… Biraz kasvetli bir açılış oldu sanırım. Hem ben buraya biraz ruhumu dinlendirmeye gelmiştim. Öyleyse biraz gözlerimi kapatsam iyi-
Bu ne ya? Plajın ortasında nereden geldi o ses?
Arkadaşlar, benim duyduğumu siz de duyuyorsunuz değil mi? Halüsinasyon değil yani bu? Bakıyorum da etraftaki kimsenin fark ettiği yok…
Ama artık ben gidip bir bakacağım bu sesin kaynağına... Hayır kimse mi duymuyor ya?
Arkadaşlar… Evet… Evet, orada bir şey var! Ama ne bu, hiç anlamadım. Hiçbir şeye benzetemiyorum. Çaydanlık desen değil… Ahtapot desen değil… Robot desen değil…
Iııı… Sanırım merhaba demek istedi. Şey… Öhöm… Merhaba? Sen de nesin?…
Bu biraz kaba bir soru mu oldu acaba?
Şey demek istedim… Nereden geldin?
Bilmiyorsun… Anlıyorum… Kayboldun.
Oldukça garip bir durumla karşıyayız şu an. Tamam şaşıralım dedik de… Böyle bir şeyi daha önce ne gördüm ne de duydum. Ama tamam… Moral bozmak yok. Evet… Madem kayboldun, o zaman gerçekte ait olduğun yeri bulacağız, ve inan bunun neresi olduğuna dair hiçbir fikrim yok…
Arkadaşlar bir süredir şehrin göbeğinde, nereye gideceğimizi bilemez bir halde dolanıyoruz. Uzun zamandır yolumun bu taraflara düşmediğini söylemiştim zaten. Sokaklar, caddeler de bir yabancı… Bırakın peşimdeki bu ilginç, kayıp şeye yol göstermeyi; daha kendim hangi yöne sapacağıma emin olamıyorum. Yani şu an ikimiz de aynı durumdayız denilebilir. Kaybolmak, ya da kaybolmuş hissetmek… Hepimiz, zaman zaman kendimizi bu problemle yüzleşirken buluruz. Bazen bilmediğimiz bir şehirde, veya şehrin bilmediğimiz bir yerinde; bazense hayatın içinde kaybolduğumuzu fark ederiz. Bir hedeften yoksun olmak, ya da hiçbir yere ait olmamak gibi görünebilir bu… Gerçeği de, metaforik hali de çoğunlukla ürkütücü gelir. Peki kaybolmak, her zaman kötü bir şey midir sahiden? Her zaman korkulması mı gerekir? İsterseniz, hazır biz de şehirde kaybolmuşken bunun üzerine konuşalım. Üstelik, elimizde bir harita da var aslında… Tüm bu yaşadıklarımız, Avustralyalı yazar ve illüstratör Shaun Tan tarafından “The Lost Thing” isimli kitapta ele alınmış. Bu bölümde sizleri, hikayenin çizimlerle canlanan büyülü dünyasını incelemeye davet ediyorum.
Shaun Tan’in incelikle resmettiği isimsiz, genç kahramanımız; bir yaz gününü plajda geçirmekte ve gazoz kapağı koleksiyonu için yeni parçalar aramaktadır. Bu gri ve hayli sanayileşmiş şehirdeki tekinsiz plaj, cıvıl cıvıl olmaktan çok uzakta. Etrafı hastalıklı bir yeşile çalan, borularla kaplı duvarlarla çevrili bu deniz ne kadar iç açıcı olabilir siz düşünün. İşte tam o sırada, kahramanımız plajın ortasında kocaman, kırmızı, garip bir şey fark ediyor. Tıpkı bizim fark ettiğimiz gibi…
Şimdi… Kayıp bir eşya bulmak açıklanabilir bir durum. Fakat bu hikayede kahramanımızın bulduğu şey; hiçbir sorgu suale gerek kalmaksızın, doğası gereği ve bütünüyle kayıp. Dolayısıyla ismi de kitabın başlığıyla aynı oluyor: The Lost Thing, yani Kayıp Şey. Ne var ki çocuk, aynı anda hem yengece, hem çaydanlığa, hem de endüstriyel bir fırına benzeyen bu şey için en uygun yeri bulmaya baş koyuyor ve aslında hikaye de böyle başlıyor zaten. Yaşadığı dünyada, hiçbir etikete ya da kategoriye indirgenemeyecek bu şey için bir köşe varmış gibi görünmüyor çünkü… İşte Shaun Tan'in başyapıtının merkezindeki ana mesele de bu. Kitap öyle bir zeka, ve felsefi derinlik barındırıyor ki, sadece çocuklara seslendiğini düşünmek büyük bir hata olur. Nitekim daha çok modern dünyanın ve içindeki modern ruhların bir teşhisi olduğunu söylemek mümkün. Üstelik 2000 yılında yayınlanmış olmasına rağmen… Bu eser, dışarıda kalmış hissetmeyi ve insanı tekdüzeliğe iten bir dünyada büyümeyi; duygusallıktan kaçmayan nüktedan bir dille anlatıyor. Bu hibrit obje yanlış yerde oluşunu konuşmadan, sessizliğiyle aktarıyor. Bu kaybolmuşluk hissini bizzat yaratan, buna sebep olan dünyayı bize göstermekse Shaun Tan’in dehası…
Sayfaların arasında kaybolduğumuzda, bu dünyanın aslında baskıcılık ve gücünü itaatten alan bir uyumluluk manzarası sunduğunu fark ediyoruz. Solmuş renklerin, brütalist mimarinin ve görünmez saatlerin ritmine uygun adım yürüyen birbirinin aynısı insanların dünyası bu. Yapmaları gereken “önemli ve büyük” işlerle o kadar meşguller ki, önlerinde duran hayranlık uyandıracak derecede ilginç yaratığı görmüyorlar bile. Bu duyarsızlık bize bir şeyler söylüyor. Kitap, fantastik bir dünyada geçiyor gibi görünürken oldukça sert bir toplum ve sistem eleştirisinde bulunuyor esasında.
Kahramanımız plajdaki bu beklenmedik karşılaşmanın ardından Kayıp Şey’le bir süre oynuyor. Birkaç saat böyle geçip de nihayetinde onu kimsenin almaya gelmeyeceğini anlayınca sorumluluğu üstlenip bir arkadaşının kapısını çalıyor. Dediğine göre arkadaşı Pete, her şeyle ilgili fikri olan biri… Burada Pete’in bu yaratıkla ilgili enteresan çıkarımıyla karşılaşıyoruz. Son derece umursamaz ve cool bir tavırla şunu söylüyor kendisi:
Bilmiyorum dostum. Bu çok tuhaf. Belki bu şey kimseye ait değildir. Belki hiçbir yerden gelmiyordur. Bazı şeyler böyledirler… Dümdüz kayıptırlar işte…
İşte Pete, böylece kestirip atarken biz de hiç kimseye veya hiçbir yere ait olmamanın gerçekten de mümkün olup olmadığı üzerine düşünüyoruz. Bir aileye doğuyoruz; bir topluluğa ve coğrafyaya… Çoğu zaman da kendimizi bunlarla özdeşleştiriyoruz. Geldiğimiz yerle yani… Fakat işte, bazen bu o kadar da kolay olmuyor. Doğduğumuz yere aykırı hissedebiliyoruz, veya kabul edilen kalıpların dışına taştığımızı… O anda, biz de Pete’in dediği gibi “dümdüz kayıp” mı oluyoruz?
Neyse, hikayemize geri dönelim.
Pete’in bu boşvermiş yaklaşımına rağmen kahramanımız vazgeçmiyor. Onu sokaklarda başı boş bırakmaya gönlü razı olmuyor da diyebiliriz. Ne yapsın, alıp onu eve getiriyor. Fakat burada, anne ve babası da plajdaki insanlarla aynı tutumu sergiliyorlar: Kayıtsızlık. Kayıp Şey’i görmüyorlar. Evet, salonun ortasında kıpkırmızı rengi ve tüm heybetiyle duran bu yaratığı, gündelik olaylardan bahsederken fark etmiyorlar. Kahramanımızın anne babasını usulca dürtmesi gerekiyor. Annesi bu şeyin oldukça kirli oluşuna takılırken babası, üzerinde her türlü hastalığı taşıyabileceği konusunda uyarıyor ve ikisi de bir ağızdan şu emri veriyorlar:
Kahramanımızın “ama o kayıp” falan demesine kalmadan da yarım kalan sohbetlerine geri dönüyorlar. Öylece… Varlığı önemsizmişçesine… Dolayısıyla Kayıp Şey’i evin arkasındaki kulübeye saklamak dışında bir seçenek kalmıyor. En azından ona kalacak bir yer buluncaya kadar.
İşte bu amaçla, kahramanımız gazete sayfalarını karıştırmaya başlıyor. Beyaz eşyalar için indirim duyuruları arasında Tam Pete’e hak verip vazgeçmek üzereyken son sayfada küçücük bir ilana takılıyor gözü:
Günlük hayatınızın düzeni beklenmedik şekilde bozuldu mu?
Sahibi olmayan şeylerden mi muzdaripsiniz?
İsmi olmayan nesneler…
Kökeni belli olmayan, sorun yaratan nesneler?
Bir kalıba sokamadığınız nesneler?
Paniğe kapılmayın!
Onları koyacak bir yerimiz var!
FEDERAL IVIR ZIVIRLAR DEPARTMANI.
Hmmm… Aslına bakarsanız bu ilan bizim de işimize yarayabilir arkadaşlar, ne dersiniz? Belki de kahramanımız ertesi sabah Kayıp Şey’i şehir merkezine götürürken ona eşlik etmeliyiz. Biraz ara verdikten sonra sizinle hazır ve nazır bir şekilde burada buluşalım.
Sakın geç kalmayın, biliyorsunuz bu şehirde düzen tıkır tıkır işliyor. Her şey ve herkes çok dakik, en ufak bir aksamaya tolerans gösterileceğini sanmıyorum.
Hah, sizi kutluyorum arkadaşlar, tam zamanında geldiniz! Kahramanımız tam da Kayıp Şey’i bu gördüğü ilanda bahsedilen yere götürmek için yola çıkmak üzereydi. Tabii biz de onun peşindeyiz. Belki bize de bir yardımı dokunur.
İnsanların sıkış-tıkış, adeta birbirine yapışık halde gittiği bir tramvayın içindeyiz şimdi. Hareket edecek yer yok resmen! Shaun Tan’in sayfalarda yarattığı dünya, bilinçli olarak rahatsız edici. Diğer çocuk kitaplarından alışık olduğumuz parlak renkler, mavi gökyüzü ve mutlu ferah ortamlar yok burada. Şehir merkezi uzun beton yapıların, toksin sızdıran duvarların ve paslı boruların ele geçirdiği bir açık hava hapishanesi gibi… Etrafta bir tane bile ağaç, çiçek ya da yeşillik kırıntısı olmaması tesadüf değil. Sakinlerinin içinde bulunduğu ruhsuz, soğuk ve mekanik yaşamın ana kaynağı burası çünkü... Tan, illüstrasyonlarında 20. yüzyılın pek çok usta sanatçısından da ilham almış. Hatta kitabın son sayfasında esprili bir dille onlardan özür diliyor kendisi: Jeffrey Smart, Edward Hopper ve John Brack. Hopper’ın “Early Sunday Morning”, Brack’in “Collins St. 5pm” ve Smart’ın “Cahill Expressway” tablolarını incelediğimizde Shaun Tan’in çizimleriyle olan paralellikleri görmemek mümkün değil. Yabancılaşma ve tecriti; kuralların kentsel tasarıma bürünerek insanı yutmasını, modern toplumun uyum dayatması altındaki yalnızlığı gözlemleyebiliyoruz bu eserlerde…
Nitekim şu anda önünde durduğumuz bina da tam olarak bu resimlerden fırlamış gibi…
Oldukça karanlık ve dezenfektan kokan bir yer burası. Hiç pencere olmadığı için içeri ışık da girmiyor. Kahramanımızdan birkaç form doldurması isteniyor, acaba ne soruyorlar? Herhalde ismi, kimlik numarası, adresi, posta kodu gibi şeylerdir.
Onu gruplandırmaya yarayan şeyler yani…
Sorumlu: Hey, baksana!
Ama gitti bile arkadaşlar… Bir kart bıraktı ve gitti. Bu gizemli ve tedirgin hali içimi bir şüpheyle kapladı doğrusu. Federal Ivır Zıvırlar Departmanı… Ambleme daha yakından baktığımızda göze bir slogan çarpıyor: Sweepus Underum Carpetae.
Shaun Tan, esprili ve eleştirel dilini burada da muhafaza ediyor. Latince bir motto gibi görünen bu cümle, aslında İngilizce “Sweep under the carpet” deyiminin zekice süslenmiş hali. “Halının altına süpür”. Diğer bir deyişle “Örtbas et.”
Az önce beliren görevli buranın unutmak için olduğunu söylerken haklıymış demek ki… Uyumsuz görünen, düzene bir tehdit kabul edilen her şeyin kapatıldığı bir delik burası belli ki… Özgün ve anlaşılması zor olanı tamamen yok sayan bir dünyada olduğumuzu unutmamam gerekiyor sanırım.
Tan’in kelime oyunu burayla da sınırlı kalmıyor. Kendisi bu mekanik ve bürokratik dünyanın tüm detaylarını ince ince arka plana işlemiş. Farklı departmanların da kendine has mottoları var. Federal Ekonomi Departmanı’nın sloganı, bölümün en keskin eleştirisini yapıyor olabilir: Consumere ergo sum.
Cümle tanıdık geldi mi? “Cogito ergo sum”; yani “Düşünüyorum öyleyse varım”. Ünlü filozof Descartes’a ait olan bu cümle, kitapta ironik bir şekilde çarpıtılarak “Tüketiyorum, öyleyse varım”a dönüştürülmüş. Onları, iradesi olmayan kuklalar misali oradan oraya taşıyan mekanik bir dünyada; tüketmekle var olduğunu sanan modern insanı hicvediyor Shaun Tan. Bu insanların hepsi, uyum sağlıyor fakat düşünmüyorlar.
Burada ait olmanın iki yüzünü görüyoruz aslında… Uyum mu sağlıyoruz yoksa gerçekten, olduğumuz halimizle kabul mu ediliyoruz?
Uyum sağlamanın içinde, çoğunlukla kendinden ödün vererek sisteme girmenin geçici rahatlığı yatar. Fakat gerçek aidiyet; kategorize edilemeyen, etiketlenemeyen hatta “tuhaf” addedilen taraflarınla da kabul edilmek demektir. İnsanın büyük ikilemi burada yatıyor zira… Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nde de gösterildiği gibi hem aidiyete ihtiyaç duyuyor; hem de bunun kendimize dürüst kalarak, otantik halimizle gerçekleşmesini diliyoruz.
Fakat aidiyet hissi, subjektif bir psikolojik durum. Kişinin başkalarıyla kurduğu ilişkinin ne kadar kaliteli ve sahici olduğunu düşündüyle yakından ilgili. Bu ayrım şu yüzden önemli. Bir insan, oldukça büyük bir sosyal ağın ortasında konumlanabilir. Pek çok organizasyona üye, ve pek çok arkadaş grubunun içinde olabilir; fakat buna rağmen, aidiyet duygusunun eksikliğinden kaçamaz bazen. Yani burada önemli olan nicelik değil, nitelik. Kişi derinlikli ilişkiler kurduğunu ve başkalarının onun iyi oluşunu önemsediğini düşünüyorsa bu hem fiziksel hem de ruhsal sağlığa iyi geliyor. Dışarıda bırakılma korkusuyla bireysel ifade arzusu arasındaki gerilim, sürekli bir içsel pazarlığa itiyor bizleri: Gruptan kabul görmeye devam etmek koşuluyla, gerçek benliğimin ne kadarını açığa çıkarabilirim? Bu çatışma her iki uca da kaydığında - yani toplumdan izole edilmemizle veya kendimizi inkar etmemizle sonuçlandığında -aynı duygu baş gösteriyor: kaybolmuşluk.
Psikolog Erik Erikson, insanın sosyal dünyada kişiliğini var etme çabasını gelişim sürecinin kritik görevlerinden biri olarak görür ve psikosyal bir evre olarak konumlandırır. Ona göre gelişimin sekiz ayrı evresi vardır ve her biri insana farklı yaş aralığında farklı krizler sunar. Bu krizleri çözümlemediğimiz takdirde sağlıklı bir şekilde bir sonraki evreye geçemeyiz. Bu basamakların beşinci ve belki de en önemlisi ergenlik döneminde, yani 12-18 yaşlar arasında gerçekleşir: Kimlik Kazanımına Karşı Rol Karmaşası.
Nitekim Erikson, kimlik krizini bir patoloji ya da problem olarak görmemiş, aksine bunu keşfin doğal ve sağlıklı bir parçası olarak adlandırmış. Ona göre farklı rolleri, aktiviteleri, davranışları denemek için bundan daha iyi bir zaman yok. Erikson’a göre eğer bu süreç keşif, merak ve yeni deneyimlerden uzak geçerse birey bir kimlik bunalımının içine girer; dünyadaki yerinden, ne yapması ve nereye gitmesi gerektiğinden emin olamaz. Kim olduğuna dair hiçbir fikri yoktur. Üstelik bazen, bununla baş etmek için zararlı yöntemler de geliştirilebilir. Gelişim psikoloğu James Marcia, kimlik statüleri teorisinde bunu “ipotekli kimlik” olarak tanımlamış. Yani ergen birey, mesleki ve ideolojik kararlarını vermiş; kendisine bir davranış biçmi oluşturmuştur. Ancak bunu herhangi bir krizden geçmeden yapmış; ailenin, toplumun, kısacası başkalarının onun için belirlediği seçimleri doğrudan kabullenmiştir. Bu, oldukça üzücü bir durum.
Erikson, kimlik krizini normatif bir içsel süreç olarak sunuyor ama, güncel araştırmalar dış etkenlerin de bu deneyimi kökten şekillendirdiğini belirtiyor arkadaşlar. California State University Psikoloji Profesörü Dr. Jean Phinney; makalelerinde marjinalize edilmiş, azınlıkta kalmış ya da farklı kültürlerden gelen bireyler için sosyal dışlanmanın, maalesef kimlik gelişiminde acı verici ve güçlü bir rol oynadığını önemle belirtmiş. Bu bağlamda kriz, artık sadece içsel bir gelişim evresi olmaktan çıkıp dışarıdan dayatılan bir gerçekliğe dönüşebiliyor. Avustralyalı bir anneye ve Çinli bir babaya sahip olan Shaun Tan, içinde büyüdüğü topluluktan farklı, melez bir kimliğe sahip olduğu için bu duruma hiç uzak değil elbette… Kitap, bu yönüyle onun bireysel yolculuğuna da ışık tutuyor. Tam da Erikson’un 5. evre yaş aralığında olan karakterimizin bir isminin olmaması tesadüf değil belki de…
Bu bana bir başka kayboluş ve farklı olma hikayesini hatırlatıyor şimdi. Steven Spielberg’ün 1982 yapımı E.T. filmi… Orada da Elliott karakteri, Spielberg’ün kişisel tarihinden fazlaca ilham alınarak yazılmıştı. Ebeveynlerinin ayrılığından sonra kendini yalnız hisseden Elliott Taylor, boşanmış bir anne babanın çocuğu olan Spielberg’ün yansıması gibidir. E.T. ve Elliott’ın arasında da benzer bir bağ var filmde; zira E.T. de bir bakıma “Kayıp Şey”. O zaman Shaun Tan’in kitabı için şu soruyu sormak kaçınılmaz: “Kayıp Şey” aslında kim? Kahramanımızın ona bu kadar çekilmesi, aralarındaki sessiz anlayıştan olabilir mi?
Biz konuşmaya dalmışken kendisi kartın üzerindeki o gizemli simgenin götürdüğü adresi bulmuş bu arada… Burası kenarda kalmış, dar ve karanlık sokaklardan birinin içinde bulunuyor. Spesifik olarak aramadığınız sürece varlığından haberdar olamayacağınız bir yer yani… Kapıdaki zile basıyoruz.
Arkadaşlar… Burası… Burasının neresi olduğunu hiç anlamadım doğrusu… Tarihi parçalar, eski enstrümanlar, oyuncaklar, ne olduğu anlaşılmayan nesneler… Az önce kaçtığımız büronun sınıflandıramayacağı, muhtemelen “ıvır zıvır” olarak adlandıracağı şeyler yani…
Ama Kayıp Şey, burada olmaktan mutlu görünüyor; hatta ilk defa o kadar da kayıp değil gibi… Burada saklanmasına gerek yok. Uyumsuz değil çünkü uyumlu olması beklenmiyor. İşlevi sisteme ne derece entegre olduğuyla ölçülmüyor. Buradaki hiçbir şey ait değil, ve bununla barışıklar.
Evet, sanırım artık ona veda etme zamanı…
O zaman, hoşça kal… Belki ileride tekrar karşılaşırız.
Burası aslında her birimizin içinde sakladığı ve kimi zaman toplumun ve sistemin gözünde uyumsuz, gereksiz, işlevsiz ve kayıp addedilen ama bize özgünlüğümüzü kazandıran fikirleri ve hayalleri temsil ediyor. Kitaptaki her detay, ustaca yerleştirilen bir metafor. Kahramanımızın Kayıp Şey’i başta evin arka bahçesindeki kulübede saklaması da bir tesadüf değil. O da kendi ilgi alanlarını, onu farklı kılan ama ailesinin kayıtsız kaldığı tüm özelliklerini gözden uzakta tutuyor çünkü…
Kaybolmakla ilgili en acı gerçek belki de bu: dünyanın bizi bu şekilde tutmak için adeta komplo kurması… Tan’in resmettiği dünyadaki yetişkinlerin hepsi kolektif bir anlam kaybı ve yabancılaşmadan muzdarip. Kendi içlerindeki amaç ve farklılıktan o kadar uzaktalar ki bunu başkalarında fark etmekte de güçlük çekiyorlar. Bu kocaman, kırmızı, hibrit bir yaratık olarak karşılarına çıksa bile…
Ama burası, Tan’in hikayesindeki ince melankolinin derinliğe ve umut ışığına döndüğü yer aynı zamanda. Dışarıda kalmak, ya da görünene bakılırsa “kayıp” olmak size bir süpergüç de verir: başkalarının aksine, görebilirsiniz. Arketipsel olarak dışarıdaki kişi çoğunlukla bir kahin, sanatçı ya da eleştirmen olarak konumlanır. Sisteme kendilerini kaptırmadıkları için ondaki çatlakları fark edebilirler. Normalmiş gibi dayatılan absürd durumları sorgulayabilirler. Kahramanımızın Kayıp Şey’e yardım etme yolculuğu, bu yüzden kendi içinde bir başkaldırı. Bu macera, onu da monoton rotadan çıkarıp gizemli sokaklara, aksi halde belki de hiç göremeyeceği bir dünyaya götürüyor. Shaun Tan, gerçekte kimin kayıp olduğunu bize düşündürüyor. Bir süreliğine yolunu kaybedenler mi, yoksa gri bir dünyaya boyun eğip kendi benliklerini ve hatta iradelerini kaybedenler mi?
Kitabın sonunda toplum hiçbir değişim yaşamıyor. Dünya olanca renksizliği ve betonarmeliğiyle var olmaya devam ediyor. Kahramanımız, bu hikayenin önceden yaşandığını ve artık büyüdüğünü ima ediyor bize… Hafif bir yetişkin hüznüyle, gün geçtikçe daha az “Kayıp Şey” gördüğünü de ekliyor:
“Belki artık o kadar çok kayıp şey yok…
Ya da belki de ben fark etmiyorum.
Başka işlerle fazla meşgulüm sanırım”…
Shaun Tan yine, alışık olduğumuz çocuk kitaplarının aksine, bize kolay hazmedilen ve tamamen mutlu bir son sunmamış. Çocuk, büyüyünce dışarıdan bakabilme yetisi ve duyarlılığı geride mi kaldı? O da doğaya ve kendisine yabancı, anlam arayışını çook gerilerde bırakmış bir yetişkine mi dönüştü? Bu soruların cevabı tam olarak yok. Belki de özellikle açık uçlu kalmış. Okuyucu, kendi hayatının aktığı yöne göre şekillendirecek hikayeyi… “Kayıp Şey”, günün sonunda nazik bir uyarı olabilir. Nitekim yazar, kariyerinin başlangıcında kendi eserlerinin herhangi bir amacı olup olmadığından emin değilmiş. 20’li yaşların ortasında, yaratıcı olmak istediğini bilmesine rağmen bu yaratıcılığı tam olarak nereye kanalize edeceğini, nereye ait olduğunu ve anlamını bulamıyormuş. Sonunda her şeyin daha en başında bir anlamı, bir görevi ve ait olduğu kesin bir yer olması gerekmediğini keşfetmiş. Böyle ortaya çıkan kitap, 2010 yılında animasyon filmine uyarlanıp Oscar kazanıyor arkadaşlar… Anlatılmaya değer, orijinal hikayelerin doğması için öncelikle sıradandan sapıp kaybolmak gerekiyordur belki de, ne dersiniz?
Künye
- YazanGülşah Dim
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (10)
- 'The Lost Thing' by Shaun Tan
- Shaun Tan review. A detailed summary and review of Shaun Tan picture books.
- Five Days with Shaun Tan – Day One: The Lost Thing
- A Discussion of Shaun Tan—Review by Colleen Mondor—Eclectica Magazine v9n1
- Shaun Tan's curious creatures are just looking for companionship
- *Creature: Paintings, Drawings, and Reflections*
- “The Lost Thing” by Shaun Tan: on belonging through connection
- Blog | Wonder, Distraction, and Lost Things
- The Lost Thing, by Shaun Tan
- The Lost Thing, by Shaun Tan and Andrew Ruhemann - Katherine Cowley