111 Hz ·Bölüm 167 ·20 Ocak 2025 ·25 dk ·2.046 kelime

Bir Beden, İki Yaşam: Severance

Bilincimizi ve hafızamızı ikiye ayırmak... Unutmak istediğimiz her şeyi kolaylıkla geride bırakabilmek... Son yılların en ses getiren dizilerinden biri Severance'ın hikayesi, işte bu konuların üzerine inşa ediliyor. Fakat bu dizi bir bilim kurgu anlatısından daha fazlasını sunuyor bize, bazı derin sorgulamalar yapmamıza olanak tanıyor. Yönelttiği en önemli soruysa "Sen kimsin?" 111 Hz'in bu bölümünde Severance'ın felsefi altyapısını analiz ediyoruz. Kendimize "Ben kimim?" sorusunu yöneltiyor, bilinç ve kimlik meselesini anlamaya çalışıyoruz.

0:00

Sen kimsin?

Imhhhh… M-merhaba?

Offf başım…

Üzgünüm, biraz acele ettim. Merhaba masanın üzerindeki. Acaba bir ankete katılmak ister misin?

S-s-sen de kimsin?

Sadece beş soru. Evet, uykulu olduğunu biliyorum. Fakat eminim bu sorular kendine gelmen için sana yardımcı olacaktır.

Ne oluyor ya!

Burasıı… Neredeyim ben?

Açar mısınız kapıyı?!

Anketi bitirdiğinde memnuniyetle sohbet edebiliriz. İlk soruyla başlayalım mı?

Anketinize falan katılmak istemiyorum! Hemen çıkarın beni buradan!

Heeeey! Açın kapıyı! HEEEY! ÇIKARIN BENİ BURADAN! ÇIKARIN!

Sadece beş soru mu?

Sadece beş soru…

Sonunda ne alacağım?

Cevaplarına bağlı…

Pekala…

Harika! Hadi başlayalım öyleyse. İlk olarak… Sen kimsin?

Ne yani, ilk sorun bu mu?

Adını söylemen yeterli.

Ben… Eeee, şey…

Sorun değil. Cevabı bilmiyorsan, “Bilmiyorum” diyebilirsin.

Ne oluyor ya burada?

Telaşlanmana hiç gerek yok. Cevap: Bilmiyor. İkinci soru… Hangi şehirde doğdun?

Bir dakika bir dakika… Bi-bilmiyorum…

Cevap: Bilmiyor. Üçüncü soru… Herhangi bir ülke ya da şehir ismi söyler misin? Aklına ilk geleni söyleyebilirsin.

Ne?! Ne bileyim ben ya, Grönland!

Cevap: Grönland. Dördüncü soru… Bay Eagan’ın favori kahvaltısı nedir?

Bilmi— Ne saçma saçma sorular bunlar ya!

Değil mi? Cevap: Bilmiyor. Beşinci soru… Hatırlatmak isterim ki bu son sorun… Hatırladığın kadarıyla annenin gözleri ne renk?

Tamam ama artık, burada ne olduğunu bana açıklayın lütfen.

Cevap: ”Bilmiyor.” Öyleyse… “Bilmiyor, bilmiyor, bilmiyor, Grönland ve bilmiyor” oldu.

Bana ne yaptınız?

Seni tebrik ederim. Bu mükemmel bir skordu.

Neden bahsediyorsun?! Hem sen de kimsin?!

Sorman gereken sorunun bu olduğuna emin misin?

Nasıl yani? Anlamadım…

Sana sorduğum ilk soru bir ipucu olabilir.

B-ben kimim?

Merhaba arkadaşlar. Farkındayım, biraz tuhaf ve gizemli bir giriş oldu. Ama izlemiş olanlar daha ilk sorudan ne olduğunu anlamıştır. Son dönemin en enteresan dizilerinden Severance’ın giriş sahnesinin bir yorumuydu az önce dinlediğiniz. Diziyi izlemeyenler de hiç telaşa kapılmasın, ne olduğunu anlatacağım birazdan.

Severance temelde insan bilincini ve anılarını ikiye bölmeyi konu alan bir hikayeye sahip. Yüz yıldan fazla bir süre önce, Kier Eagan adındaki bir filozof tarafından kurulan ve onun varisleri tarafından yönetilen Lumon Industries şirketinde yaşananları izliyoruz bu dizide. Bir teknoloji firması olan Lumon’un geliştirdiği ve beyne yerleştirilen bir çip sayesinde, karakterlerin iş ve özel yaşamı birbirinden ayrılabiliyor. Yani işten çıktıklarında, mesai saatlerinde olup bitenleri hiç hatırlamıyorlar. İşte başka, özel hayatlarında başka bir kimliğe sahipler. Bir bedende iki farklı yaşam da diyebiliriz onlarınkisine.

Lumon da çalışan bu karakterler her gün 9-5 mesailerini yapmak için bir asansör aracılığıyla şirket binasının bodrum katındaki ofislerine iniyorlar.

İşte bu sırada beyinlerine yerleştirilen çip de devreye giriyor ve ikinci kimliklerine geçiş yapıyorlar.

İş yaşamında sürdürdükleri bu benliklerine, “inni”, yani “içsel” deniyor. Her biri Makro Veri Departmanı’nda çalışan bu içseller, günün sekiz saati boyunca öz benliklerinden habersiz bir şekilde hayatlarına devam ediyor. Açıkçası yaptıkları işin ne olduğunu da tam olarak bilemiyoruz. Retro fütüristik bir estetiğe sahip bilgisayarların ekranlarındaki anlamsız sayıları analiz edip dosyalandırıyorlar. Ve tırnak içinde bazı “hataları” yakalamaya ya da düzeltmeye çalışıyorlar.

Bir insanın öz benliğini bile isteye unutmasını istemesi… Bu kulağa çok tuhaf, hatta biraz da çılgınca bir fikir gibi gelebilir. Ancak dizideki karakterlerin -en azından ilk sezon itibarıyla- birçoğunun yaşadığı bazı acılar var. Mesela baş karakter Mark Scott’ın “outie”si yani dışsalı, eşini kaybetmiş ve bunun acısıyla başa etmekte güçlük çeken birisi. Gerçek yaşamdaki acısını daha az yaşayabilmek için Lumon’da işe girmiş ve zihnini ikiye ayırmayı kabul etmiş. Bir nevi acısını, günün sekiz saati yok sayarak dindirmeyi tercih etmiş Mark. İçseli başarılı ve pozitif bir kişiliğe sahipken, dışsalı tam tersine içine kapanık ve depresif bir karakter.

Şimdi Mark’ın verdiği bu kararın üzerine biraz düşünelim dilerseniz. Gerçek yaşamdaki acılarınızı dindirebilmek için hafızanızı ve bilincinizi ikiye bölmek, kağıt üstünde çok mantıklı bir şey gibi duyuluyor, değil mi? Yaaani… Hem acılarınızı hafifletiyorsunuz hem de mesai bittiği an son sekiz saat hiç yaşanmamış gibi hayatınıza devam ediyorsunuz. Bir nevi hiç çalışmamışsınız gibi bir his bekliyor sizi. Kimileri buna “keşke gerçekte de olsa, hemen kabul ederdim” diyebilir belki.

Aslına bakarsanız bu yavaş yavaş ihtimali üzerine konuştuğumuz da bir gelişme. Son yıllarda beyne çip takma ve bazı nörolojik problemleri aşma konusunda epey mesafe kat etmiş durumda bilim insanları malum. Hepinizin adını duyduğu Neuralink mesela… Beyin ve bilgisayarlar arasında iletişimi sağlayan bu ara yüz, geçtiğimiz günlerde üçüncü kez bir insanın beynine yerleştirildi. Felç hastası kişilerin beynine entegre edilen bu çip sayesinde hastalar, bilgisayar oyunu oynayabiliyor ve üç boyutlu nesneler tasarlayabilecekleri bilgisayar programlarını kullanmayı öğrenebiliyorlar. Hatta yakın zamanda Neuralink ile görme engelli maymunların, görebilmesi için deneyler yapılacağı dahi söyleniyor.

Fakat dizide olduğu gibi bilinci ya da hafızayı ikiye ayırabilmek için daha çok zamanımız var ki bilinç dediğimiz şeyi de fiziksel olarak açıklayabilmiş değiliz henüz. Severance’ın danışman ekibinde yer alan beyin cerrahı Dr. Vijay Agarwal da henüz dizide tasvir edilen şeyleri gerçekleştirecek bir aşamada olmadığımızı söylüyor. Şu anda nörolojik amaçla kullanılan mikroçiplerin, beynin düzgün çalışmayan bölgelerine elektrik sinyali göndererek, fiziksel hareket gibi işlevleri sağlayabildiğimizi ifade ediyor Agarwal. Ki bunu biyonik uzuv teknolojilerinde de görebiliyoruz artık. Fakat nörobilim dünyasının şu an beynin farklı bölgelerini yönetebilecek gelişmeler üzerine yoğun bir şekilde çalıştığını da söylüyor bu nörolog. Severance’taki gibi hafızayı kontrol edebilecek teknolojilerin gerçekleşmesi ihtimalinin çok da uzak olmadığını ifade ediyor kendisi.

Hafızanın bir kısmını kapatmak, acılarını ya da unutmak istediğin anıları silebilmek… Her ne kadar bunlar çok pozitif şeyler gibi duyulsa da önemli bir felsefi tartışmayı da beraberinde getiriyor. Yaşadığımız olumsuzluklar, gündelik yaşamda başımıza gelen olaylar, bunlar üstüne geliştirdiğimiz fikirler ve şekillenen duygularımız… Hepsi aslında bizi biz yapan şeyler. Benliğimizin bir parçası. Yani bunlar olmadan “Ben kimim?” sorusuna vereceğimiz cevaba pek de güvenemeyiz. İşte Severance’ın da en çok yoğunlaştığı konulardan birisi bu. Bilinç nedir ve o olmadan hayatımızın bir anlamı var mı?

Bu noktada Aydınlanma Çağı düşünürlerinden John Locke’un görüşlerinden faydalanabiliriz aslında.

Locke, kimliğimizin, bilinç ve hafıza sürekliliğinden doğduğunu savunan bir filozoftu. Ona göre bizi biz yapan şey, geçmişte yaşadığımız iyi veya kötü deneyimlere karşı geliştirdiğimiz farkındalık. Yani bir kişi geçmişte yaşadığı şeylerin farkında değilse, artık geçmiştekiyle aynı kişi de olamaz, yeni bir kimliğe sahiptir. Severance’ta da buna benzer bir durum söz konusu. İçseller ve dışsalların birbirlerinden haberinin olmaması, tek bedende iki farklı kimliği barındırmaları anlamına geliyor. Bu karakterlerin hafızaları ikiye bölündüğü, yani hafıza süreklilikleri kesildiği için de aynı bedende farklı deneyimler yaşıyorlar. Ancak burada özgür iradeye dair ince bir çizgi de yer alıyor. Zira içseller, iş yerinde bir birey olarak kendi deneyimlerini yaşarken, özünde dışsalların verdiği bir kararın sonuçlarına da katlanmak zorunda kalıyorlar. Şöyle örneklendirebilirim bunu. Bir dışsal o gün işe gitmek istemezse, içselin varlığından dahi söz edemiyoruz. Descartes’ın o meşhur var ya hani… İşte düşünüp düşünemeyeceğiniz bile başka bir bilinç tarafından belirleniyorken, varlıktan ya da bir kimlikten ne kadar bahsedebiliriz ki?

Severance’ın bizi sorgulamaya yönelttiği bu şeyleri bir bilim kurgu fantezisi gibi değerlendirmek mümkün elbette. Fakat alt metninde gündelik yaşantımıza dair ciddi çıkarımlar yapabileceğimiz birçok alan barındırıyor bu dizi. Hafıza ve kimlik kadar, kararlarımızı kim veriyor, bilinç dediğimiz şey nedir gibi meseleleri de deşeliyor. Dizinin üzerinde durduğu ikilik, yani dualizm meselesi de modern çağa önemli eleştiriler getiriyor aslında. Bunları da konuşacağız elbette. Ancak öncesinde kısa bir ara verelim bence. Epey derin meselelere daldık, yüzeye çıkıp bir nefes alsak iyi olacak.

Nasılsınız? Ara iyi gelmiştir diye umuyorum. Severance’ın üzerinde durduğu ikilik meselesi üzerine konuşacaktık biraz, değil mi? Birçok felsefi alegoriden de ilham alan bir dizi bu. Mesela “Bir Simülasyonda mı Yaşıyoruz?” isimli bölümümüzde de bahsettiğimiz Platon’un “Mağara Alegorisi”… Lumon da çalışanları için bir mağara ya da bir simülasyon en temelde. İşte buna benzer bir ilhamı, bilinç ayrışmasını tartışmaya açtığı sahnelerde de almış dizinin yaratıcı ekibi. Platon’un, At Arabası alegorisini kendilerine pusula olarak belirlemişler.

“Phaedrus” isimli eserinde aklın ve ruhun insanı nasıl düzenlediğini bu alegoriyle anlatmış Platon. Bu alegoride insanı bir at arabasına benzetmiş kadim düşünürümüz. At arabasının kontrolünde

Logos, yani akıl yer alırmış. Hakikati arayan, felsefi bir ideale ulaşmaya çalışan ve insana yön veren şeyi temsil ediyormuş Logos. Dizginlerin ucundaysa ruhu temsil eden iki at yer alıyormuş.

Dizginlerin sağ tarafında Thymos, yani iradeyi simgeleyen beyaz ve son derece uysal bir at bulunuyormuş. Bu at, iyi niyet, erdem ve düzen gibi kavramların bir tasviri Platon için. Ruhun kolayca yönetilebilen ve doğru yolda ilerlemeye çalışan bir yönü.

Dizginlerin solundaysa Epithymia, yani arzunun bir sembolü olan siyah bir at yer alıyormuş. Bu at da hırs ve kaos gibi kavramların bir tasviri aslında. Ruhun kontrolü zor ve başına buyruk yanını temsil ediyor bu taraf da.

İnsanın bilincindeki iç çatışmaları düşünelim şimdi. Hepimizin bazı arzuları ve hırsları var değil mi? Her ne olursa olsun, ne yaparsak yapalım bunları gerçekleştirmek için çabalıyoruz. Yani siyah atın gitmek istediği yöne doğru meylediyoruz. Ancak kendi çıkarlarımız ya da ideallerimize ulaşmak için bağlı kalmamız gereken bazı erdemler, bazı etik kavramlar da yer alıyor. İşte akıl ya da bilinç bu yüzden “Ben kimim?” sorgulamasında önemli bir rol oynuyor. Gerçekte olduğumuz kişi, bizim arabamızın da gideceği yönü tayin ediyor bu alegoride.

Yine Severance’taki örnek üzerinden gidelim şimdi. Lumon’daki çalışanların bilinçleri ve hafızaları ikiye ayrılmıştı değil mi? İki farklı kimlikten söz ediyorduk burada. Evet, nihai kararı dışsallar veriyor gibi gözüküyor. Fakat bir içselin bu akışı bozmaya karar verdiğini, at arabasının dizginlerini ele aldığını bir düşünün… Böyle bir durumda iki kimliğin arasında bir çatışma meydana geliyor. Bir nevi bireyin kendine yabancılaşmasına şahit oluyoruz aslında. Dizide Mark Scott’ın yaşadığı da tam olarak bu. İçselinin, Lumon’da yaşanan tuhaflıklara karşı bir reaksiyon göstermesiyle kırılma hikayedeki kırılma da başlıyor. Kendi içinde bir aydınlanma yaşayan ikinci benliği, kontrol mekanizmasını da yer yer ele geçiriyor.

Aradan hemen önce size Severance’ın alt metninde gündelik yaşantımıza ve modern dünyaya dair ciddi çıkarımlar barındırdığını söylemiştim hatırlarsanız. İçsel ve dışsal kimlikleri arasında yaşanan bu ikilik, Severance’ın yaratıcı ekibi için de bir araç aslında. Bu çatışma üzerinden modern çağın en çok tartışılan konularını masaya yatırıyorlar. Bunlardan biri de kendine yabancılaşma konusunu ve geç kapitalizm eleştirisi. Bunu da şöyle izah etmek istiyorum size.

Sanayi Devrimi’nden sonra global çapta bir sosyal hiyerarşi değişikliği yaşanmıştı. O dönemin geleneksel yapısı kırılmış, insanlarda bir sınıf bilinci yerleşmeye başlamıştı. Bunu doğuran en büyük etkilerden birisi de emeğin ücretlendirilmesiydi elbette. Sanayi Devrimi’yle birlikte insanlığın %99’u emeğini satarak yaşamını sürdürüyordu. Fakat bu insanın kendisine yabancılaşmasına dair bir durumu da beraberinde getiriyordu.

Kapitalizm eleştirisinin felsefi temelini oluşturan Karl Marx’ın da altını çizdiği bir konuydu bu. O da emeği, işçinin dışında olarak değerlendiriyordu. Yani bir insan çalışırken kendini olumlamıyor, aksine inkar ediyordu. Bu yüzden de insanın sadece iş dışında kendisi gibi hissettiğini düşünüyordu Marx. Severance da bu görüşü destekler bir eleştiri yapıyor özünde. Lumon çalışanları da benzer bir şekilde kendine yabancılaşıyor, deyim yerindeyse iş yerindeki benliklerini inkar ediyorlar. Dışsalların iş hayatlarında yaşadığı hiçbir şeyi bilmiyor ve bunu da umursamıyor olması, bunun bir tasviri aslında.

Fakat Severance’ın geç kapitalizm eleştirisi sadece bununla da sınırlı değil elbette. Aslında başkarakterinin ismi bile bu amaçla seçilmiş. Şöyle ki, Lumon’da çalışan içseller, isimleri ve soy isimlerinin ilk harfiyle anılıyor. Yani baş karakter Mark Scott’a, iş yerinde Mark S. diyorlar. Hızlı okuduğunuzda kimi ima ettiklerini anlamışsınızdır eminim. Bunun yanında çağın büyük şirketlerinin odağı korumak ve verimliliği arttırmak için yaptığı düzenlemelere yönelik de eleştirileri var Severance’ın. Bunu mekan tasarımlarından, karakterin temsil ettiği arketiplere kadar görebiliyoruz. Mesela Lumon’un insan kaynakları sorumlusu Milchik… Koşullar ne olursa olsun gülümseyen bu karakter, içsellerin düşüncelerini ve hislerini ofis etkinlikleriyle ve küçük kutlamalarla yönlendirmeye çalışıyor. Şirketin kimliğini, içsellerin de benimsemesi için çabalıyor. Böylece içseller Lumon’un ilkelerini kimliklerinin, yani benliklerinin bir parçası olarak görüyor.

Tam da bu noktada Severance’ın kendine yabancılaşma meselesindeki eleştirisini net bir şekilde görebiliyoruz. Mark’ın gerçek hayatta hiç sevmediği eniştesinin yazdığı bir kişisel gelişim kitabı, içselinin eline geçiyor bir şekilde. Özünde bu kitapta yazanları bir safsata olarak değerlendirse de, içseli için aydınlanmanın ilk adımı oluyor bu kitapta okudukları. Kısacası aynı bedende, birbirine yabancı iki benliğin mücadelesini izliyoruz ilk sezon boyunca.

Tıpkı The Matrix ya da Westworld’de olduğu gibi katmanlı ve derin bir anlatıya sahip Severance da. Yarattığı gizemi ve görsel dünyayı takip etmek bile tek başına keyifli olsa da, zihni zorlayan soruları bu diziyi son yılların en özel yapımlarından biri kılıyor.

Evet, dizinin sorgulamamızı en çok istediği soru bu: “Ben kimim?..” Fakat bunu çok boyutlu bir şekilde yapmamızı da talep ediyor Sverence. Bizi mutlu eden başarılarımızı, tatmin eden duygularımızı bırakmadan; acılarımızla, hayal kırıklıklarımızla ya da bizi zorlayan duygularla da barışabilmek… Bunu ne kadar iyi yapabildiğimizi de düşündürüyor bize.

“Ben kimim?” sorusu kadar, “Ben ne zaman ben oluyorum?” sorusunu da düşündürüyor bize Severance.

O asansörün kapısı her kapandığında, yeni bir “ben” uyanıyor. Ve belki de hepimiz, her sabah o ofis binalarının asansörlerine bindiğimizde, farkında olmadan kendi “Severance” prosedürümüzü yaşıyoruz. İçimizdeki irade ve arzu atları, logos'un dizginlerini çekiştirirken, biz de Mark S. gibi parçalanmış kimliklerimizi bir araya getirmeye çalışıyoruz.

Ama belki de asıl soru şu…

O asansörün kapısı açıldığında, gerçekten kim olduğumuzu hatırlayabiliyor muyuz?

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (23)