111 Hz ·Bölüm 118 ·12 Şubat 2024 ·24 dk ·1.952 kelime

Yalnızlık Bazen İyidir

Yalnızlık genelde çok kötü bir şeymiş gibi anlatılır. Sanki mutsuzluğun ana kaynağı buymuş gibi düşünülür... Bu görüşler kısmen doğru, zira yalnızlık modern zamanların en büyük sorunlarından birisi gerçekten de. Fakat yalnızlığı sadece bu perspektiften değerlendirmemek gerekiyor. Tercih edilen ve kontrollü bir yalnızlık hali de insana iyi gelebiliyor bazen. Bu bölümde sosyal izolasyonun ne gibi faydaları olduğunu, yalnızlığın iyileştirici gücünü inceliyoruz.

0:00

Bizi de alsa bari

Bizi de alsa bari

Ayşe saraya çıkmış

Doğru söylese bari

Doğru söylese bari

Haydi güzelim

Şeker ezelim

Bu sene de bekar gezelim

Bu sene de bekar gezelim

Haydi güzelim

Şeker eze—

Oooo geldiniz demek. E hoş geldiniz. Ben de hazır sevgililer günü yaklaşıyor, biraz bunun üzerine konuşalım diyerek stüdyoyu hazırlıyordum… Eminim ki bazılarınız içinden falan diyordur. Ki haklısınız da, ilk duyuşta biraz tezat geliyor bu. Mesele sevgililer günüyle ilişkili olunca aşktan falan bahsetmemi bekliyor olmanız çok normal. Yalnız onu zaten yapmıştık. Dinlemeyenleriniz ya da Sevgililer Günü’nü bir 111 Hz bölümüyle taçlandırmak isteyenleriniz için, 14 Şubat’ta “Aşkın Kimyası” bölümümüzü yeniden yayınlayacağız. Sizleri o bölüme şimdiden buyur edeyim ben. Kalpleri eriten bir bölümdü o…

Fakat Grup Laçin’in bu şarkısını mırıldanmam hiç de boşuna değil arkadaşlar, onu da söyleyeyim. Başlıktan da anladığınız üzere, biraz aykırı bir bölüm olacak bu.

Hatta bu bölüm, yalnızlar ve yalnızlığı sevenler için… Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar kadar yalnız olanlar için…

Öhm! Neyse neyse şakayı, geyiği bir yana bırakıp kendimizi ciddiyete davet edelim…

Şimdi bu yalnızlık konusu genelde kötü bir şey gibi anlatılıyor. Sanki mutsuzluğun ana kaynağı buymuş gibi düşünülüyor. Son derece sağlıksız, hatta yıpratıcı bir süreç olarak değerlendiriliyor… Ki bunların bir çoğu da doğru saptamalar arkadaşlar. Yalnızlık modern zamanların en büyük sorunlarından birisi gerçekten de. Öyle ki yakın zamanlarda İngiltere ve Japonya’da Yalnızlık Bakanlıkları dahi kuruldu… Tükenmişlik ve depresyon gibi problemlere yol açan, psikolojik olarak insanı yiyip bitirebilecek güçte bir durumdan bahsediyoruz. Ve bu konuda pek de iç açıcı bir tablo çıkmıyor karşımıza. Zira yaşlı insanların %40’tan fazlasının kronik ve derin bir yalnızlık hissettiği sonucuna ulaşan çalışmalar var. İşin daha da endişe veren kısmı, son yıllarda yapılan araştırmalarda genç ve ergenlik çağındaki insanlarda da bu oranın %40’lara yaklaştığı tespit edilmiş.

Diğer yandan yalnızlığın fiziksel olarak da olumsuz etkileri olduğu saptanmış. Kronik ve yoğun bir yalnızlık hissi yaşayan insanların önemli bir kısmında yüksek tansiyon görülüyormuş mesela. Uykusuzluğa doğrudan etkisi olduğu da biliniyor. E haliyle bu da bağışıklık sistemini aşağı çeken bir etki demek. Yaşça büyük insanlarda kendini idare etme güçlüğü ve bazı yeteneklerin kaybedilmesi gibi sorunlara da yol açıyor yalnızlık. Hatta bazı çalışmalar kronik yalnızlık hissinin verdiği zararı, günde bir paket sigara içmekle eş değer bile görüyor.

Dolayısıyla yalnızlık üzerine bir güzelleme yapmadan önce durup bir düşünmek, söylemlerimize dikkat etmek lazım. Benim de size birazdan anlatacağım şeyler, derin ve süreklilik gösteren bir yalnızlıkla ilgili değil zaten. Yani kimseye aşık olmayın, hiç arkadaşınız olmasın, sosyal hayattan kopun falan demiyorum asla. Sürekli bir yalnızlık hissi duyuyorsanız, mutlaka bunun üzerine araştırma yapıp kendinize uygun bir çözüm bulmaya çalışmalısınız kesinlikle.

Fakat yalnızlığı sadece bu perspektiften de değerlendirmemek gerekiyor. Sonuçta bizi biz yapan duygulardan birisi bu. Nasıl yani? Yalnızlık mı bizi biz yapıyor? Evet! Şöyle izah edeyim size…

Biz, yani insanlık sosyal bir türüz değil mi? Bizi sosyal bir varlık haline dönüştüren duygudur aslında yalnızlık. İnsanlığın birbiriyle iletişim kurmaya başladığı o ilk çağlardan bu yana en büyük korkumuz da yalnız kalmak aslında. Elbette tarih öncesi dönemlerde dış tehlikelere karşı, birlikten kuvvet doğar mantığıyla duyuyorduk bu korkuyu. Yani vahşi bir kaplan karşısında yalnız kalmaktan korkmamız son derece normaldi. Ancak zaman ilerledikçe, sosyal beceri ve ilişkileri de gelişti insanlığın. Dolayısıyla DNA’mıza işleyen bu yalnızlık korkusu da şekil değiştirdi. Sosyal olarak da yalnız kalma korkusu duymaya başladık artık. E bu da bireyleri topluma bağlayan bir korkuydu. Yani yalnızlık pozitif bir etki de göstermeye başladı diyebiliriz.

Aslına bakarsanız yalnızlık ne kadar çok arkadaşınız olduğundan ziyade hayatı ve sosyal ilişkileri algılama biçimimizle ilgili bir durum. İnsanlarla çevrili, fakat acı verici düzeyde yalnız hisseden kişiler de vardır etrafınızda. Hani şu gökyüzündeki yıldızlar kadar yalnız olanlar, kalabalığın içinde yalnız hissedenler… İşte onlardan bahsediyorum. Şayet çevrenizde böyle bir arkadaşınız falan varsa da ona destek olun mutlaka.

Dediğim gibi kronikleşen yalnızlığın övülesi bir tarafı yok asla… Fakat daha az sosyal temasla yetinen, dönem dönem yalnız kalmayı tercih eden, böyle daha rahat ve huzurlu hissedenler de var. Yani niteliğin, nicelikten üstün geldiği durumlar da mevcut.

Kısacası yalnızlık öyle başlı başına kötü bir durum da değil. Tamamen algılama biçimlerimizle ilgili bir durum bu. Hatta bilinçli ve tercih edilmiş bir sosyal izolasyonun birçok faydası olduğuna yönelik akademik çalışmalar da mevcut.

Reading Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada buna dair önemli bulgular elde edilmiş örneğin. ABD ve İngiltere’den 35 yaş üzerinde 178 yetişkin seçilmiş bu deneyde. Ardından, 21 gün boyunca bu kişilerin günlük yaşantısı takip edilmiş. Netta Weinstein öncülüğünde araştırmayı yürüten ekip, katılımcıların bir gün içinde kurduğu tüm sosyal etkileşimleri not almış ve her günün sonunda onlarla stres ve yaşam memnuniyeti üzerine kısa anketler yapmış. Elde edilen sonuçlardaysa sosyallik ve yalnızlık hissiyatı üzerinde optimal bir dengenin olmadığı oraya çıkmış. Hatta gün içinde yalnız kalma süresi uzun olan kişilerin yaşadığı stres seviyesinin daha düşük olduğu saptanmış.

Buna benzer bir deney Durham Ünivesitesi’nde de yapılmış bu arada. Doçent Dr. Thug-vy Nguyen, izolasyon üzerine öğrencileriyle bir çalışma gerçekleştirmiş. Bunun için öncelikle öğrencilerini iki farklı gruba ayırmış Nguyen. Bu öğrencilerin hepsini tek tek, on beş dakikalığına bir odada oturtmuş. Buradaki değişkense şu… Nguyen, odaya giren bazı öğrencilerinden kitaplarını ve telefonlarını dışarıda bırakmasını istemiş. Bu da sosyal yaşamdan tamamen izole bir on beş dakika demek tabii ki. Diğer gruptaki öğrencilerininse odaya kitapları ve telefonlarıyla girmesine müsaade etmiş.

Odada geçen on beş dakikanın ardından öğrencileriyle kısa görüşmeler yapmış Nguyen. Bu görüşmelerin sonucunda; duygusal bir uyarılmaya maruz kalmayanların, yani ilk gruptaki öğrencilerin heyecan ve endişe gibi güçlü duygularının azaldığını gözlemlemiş.

Evet, sadece on beş dakikalık bir yalnızlık molası bile stresi, endişeyi ve heyecanı dindirebiliyor. Bu ve bunlara benzer birçok araştırma bize şu sonucu veriyor aslında… Sosyal yaşamla, bilinçli bir yalnızlık arasında denge kurulduğunda, zihinsel dinlenme fırsatı da yakalayabiliyoruz. Etrafınızdaki dikkat dağıtıcı unsurlar olmadığında kendinizi daha iyi dinleyebiliyor, hislerinizi daha iyi anlayabiliyorsunuz. Anılarınızla baş başa kalıyorsunuz, ki bu da hafızanızın güçlenmesi demek. Başkalarının duygularını analiz edip daha iyi empati kurabiliyorsunuz mesela… Daha da önemlisi hayal gücünüzü harekete geçirebilecek bir boşluk yaratmış oluyorsunuz.

Hmm… Hayal gücü… Neyi besliyordu hayal gücü?

Eh sanatı elbette! Burada da çok net bir şekilde yalnızlıktan faydalanıyoruz aslında. Hatta belki de en çok sanatsal üretim süreçlerinde işimize yarıyor sosyal izolasyon. Hadi size bununla da ilgili bir uzman görüşü vereyim hemen.

San Jose Üniversitesi’nde psikoloji profesörlüğü yapan Gregory J. Feist, yalnızlık ve sanat odaklı çalışmalar yürütmüş. Yaratıcılığı, özgünlük ve kullanışlılık olarak tanımlayan profesör Feist, kreatif insanların sosyalleşmeye daha az ilgi duyduklarını, onların en belirgin özelliğinin bu olduğunu ifade ediyor. diyor ve ekliyor Feist:

Feist’in sözlerinde bir şeyi vurgulamak istiyorum… Yalnız kalmayı “tercih etmek”… Bölümün başlarında da dediğim gibi, ancak ve ancak bir tercih olduğunda yalnızlıktan verim alabiliyoruz. Bunun altını bir kere daha çizmemiz lazım.

New York sokakları… Karanlık çökünce sadece gece kuşlarının meskeni haline gelir. Bu puslu ve sakin sokaklar yalnızlar için biçilmiş kaftan. O gece kuşlarından birinin, Edward Hopper’ın hikayesini anlatacağım şimdi size.

Hopper, resim eğitimini aldığı sırada bir reklam ajansında yarı zamanlı çalışıyor ve illüstrasyonlar çiziyordu. Eğitimini tamamladıktan sonra soluğu Paris’te almıştı. Avrupa’da ortaya çıkan yeni sanat akımlarını anlamak ve onlar üzerine çalışmak istiyordu. Fakat kübizm akımından etkilenerek çalışmalar yapan birçok çağdaşının aksine o, idealizmden ve realist ressamların çalışmalarından etkilenmişti.

Avrupa macerasının ardından Manhattan’a geri dönen Hopper, uzun bir süre geçim sıkıntısı yaşadı. Bir türlü resimlerine alıcı bulamıyordu. Geçimini, turistlere sattığı gündelik çalışmalarla sağlamaya çalışıyordu. Diğer taraftan Manhattan’ın gündüzleri onu çok bunaltmıştı, zira bölgenin gecesi ve gündüzü, siyah ve beyaz kadar farklıydı. Gündüzleri yaşadığı bunalımdan sıyrılmak için gece yürüyüşleri yapmaya başladı Hopper. Bu yürüyüşlerinde kendisi gibi gece kuşu olan insanları gözlemliyor, onların surat ifadelerini ve yalnızlıklarını zihnine kazıyordu.

Yine bir gece, tıpkı şu an bizim yaptığımız gibi kendini vurdu sokaklara Hopper. Bir süre yürüdükten sonra gözü caddenin karşısındaki bir restorana takıldı.

Restoranda oturan insanların duruşları, suratlarındaki ifade ve birbirleriyle huzursuz bir şekilde iletişim kurma biçimleri onun zihninde bir pencere açmıştı. Hopper, yalnız kalmak için yaptığı çıktığı gece yürüyüşlerinde ilhamını tanıdık bir duyguda bulmuştu… Yani yalnızlıkta…

Hopper aldığı bu ilhamla birçoğumuzun aklına kazınan o meşhur tablosu Nighthawks’u, yani gece kuşlarını resmetti. Bu resimde çok önemli bir detay var aslında… Hopper, resme baktığımızda restoranı tıpkı onun gördüğü gibi görmemizi istemişti. Phillies isimli restoranda oturanların pozlarından, suratlarındaki ifadeye kadar her şeyde huzursuz bir tavır vardı. Daha da önemlisi bizi de tablo karşısında yalnız bırakmak istemişti Hopper. Bunun için restoranın camını tamamen belli olacak şekilde boyamıştı. Yani restoranın içindeki figürlerle, tabloya bakan kişi arasında bir bariyer vardı…

Modern zamanların yalnızlık halini çok iyi resmetmişti Hopper. Ve az önce de dediğim gibi, ilhamını da kendisine yarattığı yalnızlık anında bulmuştu. Söz konusu bilinçli bir yalnızlığın pozitif etkileriyse, bundan daha iyi bir örnek yok sanırım. Fakat tercih edilmiş bir sosyal izolasyon sadece sanatçıları değil, bilim insanlarını da pozitif yönde etkilemiş. Bakın mesela sevgili Tesla ne diyor:

Elbette sadece Tesla değildi yalnızlığı seven… Newton, Dirac, Heisenberg, Einstein… Birçok bilim insanı, çalışmaları esnasında sosyal anlamda bir izolasyonu tercih ediyordu. Bakın mesela buna dair de bir hikayem var. Bunun için İsviçre’deki CERN’ü ziyaret etmemiz gerekiyor. Gelin benimle!

60’lı yıllarda, kainattaki her parçacığın bir kütleye nasıl sahip olduğunu açıklamak için çalışmalara başlamıştı Peter Higgs ve ekibi. 2012’de, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı deneyinin çalışmaları için CERN’de aldı soluğu. Fakat çalışmalar ilerledikçe onu huzursuz eden bir şey vardı. Çalışmalarını realize etmek için gittiği CERN’deki kalabalık ortamın, ihtiyaç duyduğu sükunet ve huzur ortamından çok uzak olduğunu söylemişti kendisi. Sık sık deney çıktılarını incelemek için ofisine kapanıyormuş Higgs. Hatta bu çalışmasıyla 2013 Nobel Fizik ödülünü kazandıktan sonra telefonunu da kapatıp, gözden uzak bir tatile çıkmış. O dönemde kendisiyle röportaj yapmak için sıraya giren gazetecilerden bu şekilde kaçmış Higgs.

Yakın tarihin belki de en önemli buluşunu yapan bilim insanlarından birisi bile, zaman zaman yalnız kalmaya ihtiyaç duyuyor yani arkadaşlar. Dediğim gibi, bilinçli ve dozunda bir yalnızlığın zarardan çok yararı var. Burada kontrolü elden bırakmadığınız sürece bir problem yok.

Elbette yalnızlık sadece yaratıcılık alanında değil, kişisel iyileşme açısından da önemli bir rol oynuyor bizim için. Eski zamanlardan bu yana insanlık, izolasyon ve zihinsel odaklanma arasındaki bağlantının bilincinde zaten. Birçok meditasyon şekli ya da felsefi düşünce yalnızlığı kullanarak aydınlanmayı temel alıyor. Budist keşişleri düşünün mesela. Uzuuun süren inzivalara gidiyorlar, değil mi? İç aydınlanmalarını yalnızlıkta buluyorlar. Fakat sadece Uzakdoğu felsefesine özgür bir şey de değil bu yalnızlıkla aydınlanma meselesi. Batı felsefesinde de çok sık rastladığımız bir yaklaşım bu. Bakın mesela Fransız düşünür Bless Pascal ne diyor:

Bölüm boyunca size, yalnızlığı efektif olarak kullanabileceğimizi anlatmaya çalıştım aslında. En başta da dediğim gibi, sürekli bir yalnızlık hissiyatının övülecek yanı yok. Bu döngüyü kırabilmekse her geçen gün zorlaşıyor. Düşünsenize…

Dört bir yanımızı saran dijital dünyada durmak bilmeyen bir haber akışına, bildirim bombardımanlarına maruz kalıyoruz. Sürekli birbirimizden haberdarız, fakat yalnızlık hissiyatımız derinleştikçe derinleşiyor. Yapılan araştırmalarda bu hisse düşen insanların oranı arttıkça artıyor. Yalnızlığın bir modern zamanlar hastalığı olduğu dahi dillenmeye başladı artık. Yahu ülkeler bunun için bakanlık bile kuruyor, daha ne olsun. Teknolojinin bu denli hızlı geliştiği, iletişimin çok hızlı aktığı bir dönemde, yalnızlık sorunu nasıl büyüyebilir ki?

Ya da yakın geleceği düşünelim… Geçtiğimiz günlerde piyasaya sürülen Apple Vision Pro’daki Persona moduyla yapabileceklerinizi bir düşünün mesela. Bu özellik sayesinde insanların dijital bir varlığı da olacak. Evimizden hiç çıkmadan ve gerçeğe çok yakın bir şekilde sosyal buluşmalar yapabileceğiz. Bu ürünü milyonlarca insan kullanmaya başlayınca birer meta human’a dönüşebiliriz. Hatta hepimiz bir Sims karakterine haline gelebiliriz… Hatırlayın, birkaç bölüm önce sorduğumuz soruyu… “Bir Simülasyonda Mı Yaşıyoruz?” demiştik. Belki de o bölümde bahsettiğimiz süper zekaya ulaşmak üzereyizdir…

Apple Vision Pro gibi teknolojilerin yaygınlaşmasıyla ilişkilerimizin dönüşebileceği hali bir düşünün… Aşk, “Her” filmindeki ya da Black Mirror bölümlerindeki gibi, sadece dijital dünyada yaşanacak belki de…

Peki bunlar ne kadar gerçek ilişkiler olacak? Giderek yalnızlaşan insanlığın bu sorununa bir çare olacak mı bunlar? O ilk göz göze gelme anının, ilk öpücüğün heyecanını hissettirecek mi bizlere?

Eh orasını da birlikte yaşayıp göreceğiz arkadaşlar.

Fakat biz şimdilik bildiğimiz gibi yapalım. Sevgiyi, dostluğu, aşkı, dayanışmayı yan yana, omuz omuza yaşamaya devam edelim.

Fakat bu kendimizle de baş başa kalamayacağımız anlamına gelmiyor. Ara ara yalnız kalmaktan, fikirlerinizi, duygularınızı, çevrenizle ilişkilerinizi gözden geçirmekten çekinmeyin. Bilinçli bir yalnızlık hali de zihninizin yenilenmesinde son derece faydalı olabilir.

Unutmayın… Yalnızlık bazen iyidir.

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (42)