Kararları Kim Veriyor: Grup Psikolojisi
Bir grubun üyesi olmak ve grupça hareket etmek, iletişim becerimizi geliştirmenin yanı sıra bize kendimizi güvende de hissettirir. Ne var ki bu ihtiyacımız bazen kendi düşüncelerimizden taviz vermemize sebep olabilir. 111 Hz’in bu bölümünde soluğu, her şeyi yapmakta özgür olduğumuz ıssız bir adada alıyoruz. Fakat bu macerada bizi bilinmez bir tehlike de bekliyor. Karanlık ve aydınlık arasında nerede durduğumuzuysa seçimlerimiz belirliyor.
Pardon, daha bölümün başında böyle tuhaf bir soru soruyorum ama… Aranızda şu anda nereye sürüklendiğimiz hakkında bir fikri olan var mı? Peki ya denizcilikten anlayan? Yani demek istediğim… Şu gemiyi sağ salim limana ulaştırabilecek birisi var mı aranızda?
Hiç mi yok?
Son bölümlerde öyle haritacılıktan, yolculuklardan falan bahsedince ne yalan söyleyeyim beni de bir macera tutkusu sardı. Bugün de sizi bambaşka bir yere götüreyim diye düşünmüştüm aslında ama şu fırtına bütün planı alt üst etti maalesef. Neyse… Artık fırtınanın dinmesini bekleyeceğiz diyeceğim ama hiç de dinecek gibi durmuyor ki... Hem zaten yönümüzü de kaybettik.
Durun bir dakika. Ben mi yanlış görüyorum yoksa şu bize doğru gelen şey dev bir dalga mı? Evet! Herkes kendini korusuun!
Oh… Sonunda fırtına bitmiş arkadaşlar. Bir ara baygınlık geçirmişim galiba neler olup bittiğini pek hatırlamıyorum ama siz iyisinizdir umarım.
Bir dakika ya, burası da neresi? Dalga nasıl çarptıysa ben artık gemide olmadığımızı idrak edememişim bir an…
Zira gemimizden eser de yok…
Evet arkadaşlar… Sanırım kıyıya vurduk.
“Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağınız üç şey ne olurdu?” gibi klişe bir soruyu sormak için uygun bir an olmadığının farkındayım… Zaten yanımıza bir şey alacak zamanımız da olmadı. Mahsur kaldık iyi mi? Neyse durun, hemen enseyi karartmayalım. Artık eskisi gibi ıssız ada mı kaldı canım? Elbette bir geminin, uçağın ya da helikopterin rotası burayı da içine alıyordur. Birilerinin bizi kurtarmaya gelmesi an meselesi…
O sırada biz de burayı keşfe mi çıksak biraz ha, ne dersiniz? Anın tadını çıkarmayı bilmek lazım. Sanki bir macera kitabının tam ortasına düşmüş gibiyiz. Aklıma öyle çok örnek geliyor ki… Mercan Adası, İki Yıl Okul Tatili, Robinson Crusoe, Define Adası… Çok heyecanlı!
Masmavi bir deniz, suyun üstünde altın gibi parıldayan Güneş ışığı, sizi ısıtan yumuşacık bir kum ve gölgesinde serinleyebileceğiniz upuzun ağaçlar… Cennete düşmüş gibiyiz adeta. Durum böyleyken ada hayatı bir çoğumuza oldukça cazip gelebilir. Sabahları şehrin gürültüsü yerine doğa seslerine uyanmak, istediğin zaman denize girip dilediğince yüzmek, oradan oraya koşturmaktansa kendi saatine göre özgürce yaşamak… Özgürlük! Belki de en kilit nokta burası. Modern dünyanın sınırlamaları burada geçerli değil... O yüzden burada olduğumuz sürece eğlenmeye bakalım en iyisi…
Doğrusu ada beklediğimden daha büyükmüş… Kıyı şeridi git git bitmiyor. Burayı tamamen keşfetmek için belki en az bir hafta gerek…
O ses ne? Kim var orada? Yırtıcı bir hayvan falan olmasın?
Biz en iyisi birbirimizden fazla uzaklaşmayalım. Müthiş bir doğanın içinde olsak da her ıssız adanın kendine göre bir gizemi olduğunu unutmamak lazım. Macera kitaplarında öyle en azından... Biz bu adayı daha yeterince bilmiyoruz. Ormanlık kısımda zehirli böcekler, vahşi hayvanlar ve adını hiç duymadığımız ölümcül bitkiler saklanıyor olabilir. Daha bunun gecesi var, zifiri karanlığı var… Bir gözümüzün hep açık olması lazım.
Anlattıklarım sizi biraz ürkütmüş olabilir ama merak etmeyin arkadaşlar, tüm bunları başımıza gelebilecek her şeye karşı hazırlıklı olalım diye paylaştım sizinle… Bir uyarı gibi yani… Bu yüzden korkuya mahal yok. Bilirsiniz, korkunun fazlası insanı paralize edip savunmasız kılabilir; hatta mantıklı düşünme yetimizi köreltebilir. Frank Herbert “Dune” kitabında çok güzel özetlemiş bu durumu…
“Korkmamalıyım. Korku katilidir aklın.”
Zihnimizi güçlü tutmak ve korkularımızı yenmek için onlarla doğrudan yüzleşmek seçeneklerimiz arasında... Ne var ki bu hiç de kolay bir seçim olmadığından, çoğunlukla duyduğumuz korkuyu hafifletebilmek için başka yollara baş vururuz. Mesela önlem almak, korkuyla baş etme yöntemlerinden birisidir aslında, çünkü bilinmez bir tehdide karşı kontrolün bizde olduğunu düşünmek isteriz. Kapı pencereyi kilitlemek, alarmlar taktırmak, bizi daha güvende ve korunaklı kılacağını düşündüğümüz ürünlere yatırım yapmak gibi davranışların sakıncalı olduğunu söylemiyorum elbette… Sadece aldığımız tüm bu önlemler, bizi yalnızca tehlikenin kendisinden korumanın yanında psikolojik olarak iyi hissettirmek gibi bir fonksiyona da sahip.
Bu korunaklı alanı sadece kilitler ve gizli sığınaklar oluşturmuyor. Bizler, bir gruba ait olduğumuzda da çok daha güvende hissediyoruz. Mesela şu anda bu adaya tek başımıza düşmüş olsaydık ve birbirimizle konuşma şansı bulamasaydık muhtemelen çok daha kötü hisseder, yalnızlık hissini hafifletmek için kendi kendimize konuşur hatta hayali arkadaşlar yaratabilirdik. Öyle ki, korkularımız hakkında birileriyle konuşmak da baş etme stratejileri arasında… Anlatmak, paylaşmak, fikir almak ve anlaşıldığımızı hissetmek bizi sakinleştiriyor. Bir gruba dahil olmak aynı zamanda iletişim becerilerimizi de geliştiriyor. Farklı bakış açılarıyla tanışmamızı, çok daha geniş bir perspektifte düşünmemizi, tek bir sonuca kilitlenmek yerine alternatifleri değerlendirebilmemizi sağlıyor.
Kolektif kararların bireysel kararlara kıyasla gerçeğe daha yakın olmasına verilen bir isim de var ayrıca… Kalabalıkların Bilgeliği.
İngilizce’de “Wisdom of Crowds” olarak bilinen bu durum yıllar içinde yapılan pek çok farklı araştırmayla da kanıtlanmış üstelik. Mesela geçen hafta yayınlanan “Yalnızlık Bazen İyidir” bölümünün tam olarak kaç dakika ve saniye sürdüğünü soracak olursak; her birinizin tahminlerinden alınan bir ortalamanın, bizi doğru cevaba en yakın sonuca ulaştıracağını söyler bu fikir. Yani 22 dakika 39 saniyeye… Illinois Üniversitesi’nden Janet Sniezek, kendi yaptığı araştırmada grubun ortalamasından alınan cevabın, en iyi bireysel tahminden bile %30 oranında daha isabetli olduğunu keşfetmiş. “Kalabalıkların bilgeliği” kavramı, farklı sesler birleştirilince ortaya kişisel yargılardan arınmış tek bir sesin çıktığını ve bu sesin çok büyük oranda nesnel olduğunu öne sürüyor.
Tabii burada dikkat çekmek gereken bir nokta var, o da “bağımsız cevaplar” ifadesi. Yani bu deneylerde cevaplar öncelikle bireysel ve ayrı olarak verilip sonradan birleştiriliyor. Kişiler, karar verme süreçlerinde her ne kadar öznel yargılarını kullansalar da tamamen özgürler. İşte bir gruba ait olmanın karanlık tarafı da zaten burada kendini gösteriyor.
Hatta buna dair yapılmış birçok deney de var. Aslında ışınlanma makinemiz yanımızda olsaydı giderdik hemencecik. Ama zihin de bir ışınlanma makinesidir değil mi? Hazır burada bol bol vaktimiz var, gelin birlikte hayal edelim bu deneyi. Merak etmeyin, ben size rehberlik edeceğim.
1951’de Amerika’da bir derslikteyiz şimdi. Odada da sekiz tane üniversite öğrencisi var.
Bu öğrenciler aslında sosyal psikoloji alanının öncülerinden olan Solomon Asch’in yaptığı “Çizgi Deneyi”nin katılımcıları… Ama aralarından yalnızca bir tanesi olan bitenden habersiz; diğer yedisi Asch ile işbirliği içerisinde.
Asch’in öğrenmek istediğiyse şu: içinde bulunduğumuz gruba uyum sağlamak bizim için ne kadar önemli ve bu arzu, kararlarımızı ne şekilde etkileyebilir? Görev oldukça basit. Katılımcıların sadece onlara gösterilen çizgiyle eşit uzunluktaki diğer çizgiyi seçmeleri gerekiyor. Zaten diğer seçenekler gülünç denecek kadar yanlış… Sahte katılımcıların hepsi bilerek yanlış seçeneği söyledikten sonra son cevabı da gerçek katılımcının vermesi isteniyor.
E yani bu kadar kolay bir soruyu da yanlış cevaplama ihtimali yok herhalde değil mi…
Fakat arkadaşlar, işte bu noktada ilginç bir şekilde gerçek katılımcı da soruyu yanlış cevaplıyor. Yani aslında uyum sağlıyor. Bir insan neden doğrusunu bildiği bir şeyi inkar eder diye sorguluyor olabilirsiniz. Sonuçta sözel ya da fiziksel olarak herhangi bir baskı mevcut değil. Yani farklı cevap vermenin görünürde hiçbir yaptırımı yok.
İşte bu deneyin sonucunda Asch, gerçek katılımcıların, diğerleri tarafından “farklı” ya da “garip” algılanmaktan çekindikleri için uyum sağlama yoluna gittiklerini keşfediyor. Doğrudan üyesi olmadığımız bir grubun içindeyken bile insanlar olarak aidiyet arzusu duyuyor ve grup baskısını üzerimizde hissediyoruz. Sonunda dışarıda kalmamak, tuhaf görünmemek, yargılanmamak için kendi mantığımızla vardığımız sonucu reddetme noktasına gelebiliyoruz.
Dışarıda kalmak, az önce bahsettiğimiz tüm o korkuları aktif hale getiriyor… Beynimizde tehlike çanları çalmaya başlıyor. Atasözlerimiz bile uyarıyor bizi… “Sürüden ayrılanı kurt kapar.”
Yalnız kalırsak tehditlere açık ve savunmasız olduğumuzu düşünüyoruz. Oysa bir gruba ait olursak onlar tarafından kabul edilir, dost görülürüz ve farklı olmanın dayanılmaz ağırlığını hissetmemize gerek kalmaz.
Ah! Bu ne ya? Ayağım bir şeye takıldı.
Aaa, arkadaşlar bakın bir sandık bulduk! Baya da eski bir şeye benziyor. Üstündeki kumları temizleyelim önce bir…
Tamam… Buradan mı açılıyor acaba?
Bakalım burada neler var… Şansımıza yemek falan çıksa ne güzel olurdu şimdi. Aaa yok, bir not çıktı. Nedir bu?
“Eğer ki bu sandığı bulduysanız size çağrımızdır, adanın gerçek sahipleri bizleriz ve sizleri burada istemiyoruz. Adada kalmayı seçerseniz başınıza gelecekleri de kabul etmiş sayılırsınız.
Arkadaşlar bu mektup şako mu?
“Mektubumuzu daha önce de ciddiye almayanlar oldu. Onların akıbetini de sandığın içindekilerden öğrenebilirsiniz. Bu size ilk ve son uyarımızdır.”
Herhalde şaka bu gerçekten… Sandığın içindekiler falan derken ne demek istiyorlar?
Arkadaşlar… Sanırım iş ciddiye biniyor… Sandığın dibinde birkaç tane kafatası var.
Issız ada macerası dedik, cennet dedik… Bak hiç olmadı bu! Ağız tadıyla bir ada macerası bile yaşatmıyorlar insana yahu! Ama benim adım da Barış’sa buradan da bir macera çıkarırım arkadaşlar. Hemen bir plan yapmamız lazım. Fakat bunun için de biraz düşünmem gerekiyor. O yüzden şimdi biraz ara verelim, dönünce macera bizi bekler.
Bu arada aman dikkatli olun, fazla uzaklaşmayın.
Tamam sakinledim. Bu ara gerçekten de iyi geldi bana. Her şeye rağmen ada yaşamı çok güzel. Sadece şu anda adada başkalarının da olması ve bize karşı pek de dostane duygular beslememeleri gibi küçük bir problemimiz var. Küçük diyorum çünkü arada iyice düşündüm ve sanırım bir çözüm yolu buldum arkadaşlar… Robbers Cave Deneyi. Evet, çıkış noktamız bu olacak.
1954 yılında, sosyal psikoloji alanının bir başka öncü ismi Muzaffer Sherif tarafından yapılmış bir deney bu… Gruplar arası çatışmanın kaynağını araştırıyor. Sherif, yaz kampı süsü verdiği deneyde tam 22 tane erkek çocuğunu Oklahoma’daki Robbers Cave parkına davet ediyor ve onları iki gruba bölüyor. Çıngıraklılar…
ve Kartallar…
Aileler çocuklarının sosyal becerileri gelişecek sanarken aslında süreç onları birbirlerine düşürmek için özel olarak kurgulanıyor. Sherif, uygun ortam yaratıldığı takdirde iki grubun karşı karşıya gelmesinin oldukça kolay olduğunu düşünüyordu. Ona göre kısıtlı kaynaklar için rekabete girmek insanları rahatlıkla düşmanlığa sevk edebilirdi. Zira Gerçekçi Çatışma Teorisi de tam olarak bunu söyler.
Ama ben bugün size teorileri falan uzun uzun anlatmak yerine detayları doğrudan uygulamaya sokmayı planlıyorum. Belki böylece diğer grupla aramızı düzeltmek mümkün olabilir... Ama daha bizi tanımıyorlar bile… Muhtemelen ön yargıları biraz da bundan kaynaklanıyor. Deneydeki çocuklar da iki gruba ayrıldıklarında birbirlerini hiç tanımadıkları için Muzaffer Sherif’in çeşitli rekabet oyunlarıyla onları çatışmaya sürüklemesi kolay olmuştu. Şu anda biz de diğerleri için adanın güzelliklerine ortak olmaya çalışan yabancılarız. “Kısıtlı kaynaklar” meselesi yani…
Deneyde çocuklar önce kendi grup üyelerini tanıyıp birbirleriyle kaynaşıyorlar. Sıra karşı grup üyelerini tanımaya geldiğinde kendi normları, eğlence anlayışları ve kuralları çoktan oturmuş oluyor. Hatta grubun içerisinde karakter özellikleri sebebiyle doğal liderler öne çıkıyor ve bir hiyerarşi kuruluyor. Muhtemelen bize not bırakan grubun da onlara ne yapmaları gerektiğini söyleyen bir lideri var. Notun fazla ileri gittiğini düşünüyor olabilirsiniz ama deneydeki çocuklar bile, kampın sonlarına doğru aralarındaki çatışma ve rekabet yüzünden birbirlerini neredeyse boğazlayacak hale geliyorlar. Karşı grubun bayrağını yakıyor, odalarını darmaduman ediyor, hatta birbirlerine fiziksel olarak zarar vermeye bile kalkışıyorlar.
O yüzden içinde bulunduğumuz durumun çözümsüz ve umutsuz olduğunu düşünmeyelim. Bizim barış ortamı kurmak için bir “üst hedef”e ihtiyacımız var sadece... Yani tek başımıza veya yalnızca kendi grubumuzla çözemeyeceğimiz kadar büyük ve zorlu bir problem bulmalıyız. Hepimizi ilgilendiren bir problem… Nitekim Sherif de öyle yapmış. Kampın su kaynağını taşlarla kapatmış ve suçu birtakım vandallara atarak çocukların bunu beraberce çözmeleri için onları dağa yollamış. O güne dek düşman olan çocuklar zorlu geçen kırk beş dakikanın ardından su yeniden akmaya başladığında bunu hep beraber kutlamışlar.
O akşam geri döndüklerinde her iki grup da birbirine karşı çok daha nazik ve arkadaş canlısı davranmaya başlamış. Kampın son gününde aralarında düşmanlık olmadan dostça vedalaşmışlar.
İşte biz de bu tekniği uygulayacağız. Ortaklaşa çözmemiz gereken bir problem yaratacağız yani.
Hmmm ne yapsak ki? Acaba denizden gelen bir canavar olduğunu mu söylesek onlara? Yok yok, biraz fantastik bir durum bu. İkna edemeyebiliriz… Ya da volkan… Hmmm…
Evet, evet volkan! Adada patlamak üzere olan bir volkan olduğunu ve buradan kaçmamız gerektiğini söyleyelim onlara. Ve bu ıssız adadan kaçmak için birlikte bir çözüm bulmayı önerelim. Ama hemen bulmalıyız onları. Hava da gittikçe kararıyor… Nasıl insanlar acaba şu adanın “gerçek” sahipleri? Ya da ne kadar süredir buradalar? Yani ne zamandır kendi kurallarına göre yaşıyorlar?
Şimdi böyle hava yavaştan kararmaya başlayınca aklıma başka bir kitap daha geldi… William Golding tarafından yazılan Sineklerin Tanrısı romanı…
Aranızda eminim ki okuyanlarınız vardır. Tıpkı İki Yıl Okul Tatili’nde olduğu gibi, başlarında hiçbir yetişkin olmadan ıssız bir adaya düşen çocukları konu alıyor. Olayların vardığı son nokta ise saydığım diğer kitaplardan taban tabana zıt… Golding, kendinden önceki yazarlar gibi, kitabında çocukların doğuştan gelen iyiliğini ya da batı medeniyetinin her koşulda varlığını devam ettirdiğini vurgulamıyor. Aksine, çocuklar medeniyetin kendilerine biçtiği öğretilerden sıyrıldıkları anda gittikçe daha da vahşileşiyorlar. Golding, adadaki esas tehdidin dışsal tehlikeler değil, bilhassa içlerindeki kötülük potansiyeli olduğunun altını çiziyor her fırsatta.
Hepimiz toplumsal kalıplar ve bir ödül-ceza mekanizmasıyla büyütülüyoruz aslında. Neyin yanlış neyin doğru olduğu biz daha çok küçükken öğretiliyor. Kurallara uyduğumuzda “Aferin” duyuyor hatta ödüller alıyoruz; uymadığımızdaysa yaptırımlar görüyoruz. Kurallar bizi yetişkin dünyasında da kötülüğe bulaşmaktan alıkoyuyor. Yani aslında soru şu olmalı belki de… Sakıncalı bir eylemi gerçekleştirmeme sebebimiz cezalardan kaçınmak mı yoksa gerçekten de doğru olana yönelme gayretimiz mi? Kaçımız kuralların olmadığı bir dünyada, sadece içsel değerlerinin ışığında, erdemli ve medeni şekilde davranmaya gayret gösterir? Bizler özünde iyilik olan canlılar mıyız, yoksa kötülüğe mi yatkınız?
Şimdi bir koltuğa bağlandığınızı ve gözlerinizi zorla açık tutacak aparatlar takıldığını düşünün…
Ve normalde size zevk veren, sevdiğiniz her şeyi içeren görüntülerin ~~bu ilacın etkisi altında~~ defalarca izlettirildiğini… Otomatik Portakal’da Alex’e uygulanan meşhur Ludovico Yöntemi gibi yani... Sevdiğiniz şeyler artık midenizi bulandırmaya başlardı değil mi?
Alex de üzerinde uygulanan bu deneyden sonra normalde zevk aldığı şiddetten keyif alamaz hatta buna teşebbüs bile edemez hale geliyor. Ne var ki bu kendi seçimi değil, işkencenin sebep olduğu bir koşullanma. Hapisten çıktıktan sonra suç işleyemeyen Alex’in, sırf bu sebeple iyi bir insan olduğunu söyleyebilir miyiz peki?
Özgür iradenin sonucu olmayan bir iyilik, daha doğrusu etkisizlik hali doğal olarak erdem olmaktan çıkıyor. Eylemlerimizin ardındaki anlamı ve değeri belirleyen şey seçimlerimiz. Gerçekte olduğumuz kişiyi gösteren de bu.
Ama tehlikeye karşı yalnız kalma korkumuz, bizi biz yapan bağımsız tercihlerimizi manipülasyona açık hale getirebiliyor. Sineklerin Tanrısı’nda çocukların kendi hayal ettikleri bir canavardan korkmaları ve bu korkunun onları Jack’in acımasız liderliği etrafında toplaması buna çok iyi bir örnek…
Bu arada fark ettiniz mi bilmiyorum ama şu anda takip ediliyoruz… Sesleri duydunuz mu? Sanırım biz onları bulmadan önce onlar bizi buldu. Acaba durup onlarla konuşmayı mı denesek? Ha, ne dersiniz? Sadece kendimizi tanıtalım ve buraya nasıl düştüğümüzü anlatalım. Sonuçta düşmanca bir niyetimiz yok.
Evet, bu oktan anlayabileceğimiz üzere bahsettiğim yöntemin işe yaraması pek de mümkün görünmüyor. Adada yaşayan diğer kişiler her kimse tamamen çıldırmış haldeler belli ki. İyisi mi başımıza bir şey gelmeden tüyelim hemen.
Burada bildiğimiz anlamda bir medeniyet ve kuralların olmamasını geçtim, bir grup halinde davrandıkları için eylemlerinin vicdani sorumluluğunu da taşımıyorlar muhtemelen. Grup psikolojisinin bir diğer karanlık yanı, bireysel seçimlerimiz ve ahlaki değerlerimizi içinde rahatça eritme potansiyeline sahip olması… Bireyin benlik algısı ve sınırları sağlam olmadığı takdirde, grubun sağladığı anonimlik içinde yitip gidebiliyor. Nitekim bunu Sineklerin Tanrısı’nda, çocukların bir arada oynadıkları oyunlarda şuursuzca vahşileşebilmelerinden anlıyoruz.
Bilinmezlikten duyulan korku ve uzun süreli stres, çocukları kitlesel bir histeriye sürüklüyor. Tek başlarınayken yapamayacakları bir eylemi, toplu halde olmanın motivasyonu ve gruba bir anda yayılan paranoyanın etkisiyle gerçekleştirebiliyorlar. Sonraki gün olanların sorumluluğunuysa hiç kimse almıyor. Çünkü kafalarında bu vahşete sebep olan onlar değil; adeta ayrı bir yaşam formuna dönüşmüş grubun ta kendisi.
Simon ise aralarında bunu fark edebilen tek karakter. Yani gerçek olanın canavar değil, kendi içlerindeki karanlık olduğunu... Bunu anlamasına rağmen adada hiçbir şekilde kötü ve vahşi bir eylemde bulunmamış tek çocuk da o üstelik… Jung bu durumu çok güzel betimlemiş.
“Kendi karanlığını bilmek, diğer insanların karanlıklarıyla başa çıkmanın en iyi yoludur.”
Dışarıda kalmanın, farklı ve garip görülmenin insanlar için oldukça büyük bir korku olduğundan bahsetmiştim. Simon karakteriyse bundan hiç mi hiç korkmuyor. Kendi düşünceleriyle baş başa kalmaktan, sorgulamalar yapmaktan çekinmiyor. Bu sayede kimsenin körü körüne takipçisi olmuyor, aksine içsel bir pusulayla hareket ediyor. Düşünen ve kendi kararlarını verebilen kişiler, gruptan farklı istikamette hareket ettikleri için “tuhaf” ya da “aykırı” etiketine maruz kalabilirler. Fakat bu, kendi yolunu çizebilme cesaretini gösteren bir zihin için hiçbir şey ifade etmez; hatta iltifat bile sayılabilir.
İçinde bulunduğumuz topluluklar ve gruplar tabii ki bize çok şey katar. En başta da dediğim gibi, başkalarıyla öğrenir; onlardan güç alırız. Bazen en iyi sonuçlara ortak akılla ulaşırız. Aidiyet duygusu en temel ve en doğal ihtiyaçlarımız arasında… Ama bu ihtiyaç, kendi orijinal fikirlerimizi, değerlerimizi yitirmemize yol açmamalı… Bu sınırı her zaman çekebilmeliyiz.
Bu arada kaçmaya çalışırken adanın öbür ucuna geldik sanırım.. Diğer grubun sınırını geçtik mi acaba? E burada da kimse yok… Etraf sessiz.
Tüh, ayağım takıldı. Bu ne bela adaymış kardeşim yaa! Sandıktan çıkan kafa tasları, hiçlikten gelen oklar, ayağa takılan taşlar! Bir bitmiyor çilemiz be! Eeee bu taş değilmiş ki… Panikten gördüğümü de algılayamaz oldum bak. Ne ki bu ya…
Haydaaaa! Bir sandık daha. Bak bir aksiliği daha kaldıramayacağım gerçekten. Cidden soruyorum bu sefer.
Bu ada şako mu?! Dürüst olmak gerekirse açmaya da çekiniyorum artık. Neyse, merakım baskın gelecek sanırım.
Eee bir not daha var burada…
“Eğer ki bu sandığı bulduysanız size mesajımızdır, adaya önceden ayak basmış kişiler olarak sizleri selamlıyoruz ve hoş geldiniz diyoruz. Adada kalmayı seçerseniz yararlanabileceğiniz bilgileri içeren bir rehber bıraktık.”
“Not: Diğer sandığı bulduysanız biraz şaka yapmak istemiştik. Hatta attığımız ok da bu şakanın bir parçasıydı. Hedefi özellikle ıskaladık diyelim… Umarız fazla korkutucu olmamıştır. Adayı terk edip normal yaşantınıza dönmek de sizin elinizde... Ne de olsa hayat, seçimlerimizden ibarettir :))”
Neymiş efendim özellikle ıskalamış-mışlar… Bak ya bir de gülücük koymuşlar notun sonuna. Çok sinir oldum.
Yani cidden şakaymış bu ada ya… Ama neyse güvendeyiz, biraz olsun içim rahatladı.
Evet, sürprizlerle dolu bir gün geçirdiğimiz kesin. Eh, o zaman bu noktada sizi özgür bırakıyorum, çünkü her iki sandık da doğru söylüyor olabilir. Bu nota da pek güvenemedim ben şimdi. Kimin yazdığını bulmaya çalışalım derdim ama ne demiştik bölümün en başında? Korkularla doğrudan yüzleşmek kolay değildir… Her ne kadar korku, ardında bir merak barındırsa da…
İyilik ve kötülük, vahşet ve medeniyet birbirleriyle var olan kavramlar. Bir ada hem bir cenneti andırıp hem de içinde yüzlerce tehlike barındırabilir. Bir insan, karanlık veya aydınlığa sadece bir tercih kadar yakın olabilir. Fakat tercihlerimizi bir grubun içinde yapıyor olsak dahi eylemlerimizin sorumluğu bize ait. Dolayısıyla bu gizemli adada daha ne vakit geçireceğiniz size kalmış. Kendi hislerinize ve fikirlerinize güvenmekten hiç vazgeçmeyin. En önemlisi de kendinizi, tüm yönleriniz ve derinliğinizle keşfetmekten korkmayın. Böylelikle sizin keşfetmediğiniz karanlıklar, başkaları tarafından sizi kontrol etmek üzere kullanılamaz. Bunu yaparsanız, içinde kendinizi dürüstçe ifade edebildiğiniz gruplarda özgür bir aidiyet hissi duyarsınız. Günün sonunda, birliktelik ve sıcak bir ekibin parçası olmak deneyimleyebileceğimiz en güzel duygulardan biri… Mesela bakın, tüm zorluklarına rağmen bugün bu macerayı beraber yaşamış olmak çok daha anlamlı olmadı mı? Hislerimizi paylaştık, çözüm üretmeye çalıştık, planlar yaptık… Eh biraz korktuk ama sonunda bu maceraya değ—
Aman! O ne ya?! Heh martıymış… Aklım çıktı bir anda. Neyse bana bugünlük bu kadar adrenalin yetti. Başka bir macerada yeniden buluşmak üzere…
Künye
- YazanGülşah Dim
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt