Arada Hepimiz Böyle Hissederiz: Duygudaşlık
Ara sıra tanımlayamadığımız, hatta sadece bizim hissettiğimizi zannettiğimiz bazı hisler vardır. Ancak farkında olmasak da bu hisleri bizim gibi milyonlarca insan hissediyor... 111 Hz'in yeni bölümünde kendimizi sokağa atıyor ve duygudaşlık üzerine düşünüyoruz. Aslında hepimizin hissettiği, ama adını muhtemelen hiç duymadığımız bazı hisler üzerine konuşuyoruz.
Öfff inanılmaz bunalmış hissediyorum kendimi. Zaman bir türlü geçmek bilmiyor. Bazı günler vardır ya hani, hiçbir iş yapası gelmez insanın. Tam da böyle bir gün cidden. Bununla ilgili bir bölümümüz de vardı hatta: Tembellik Hakkı’ndan bahsetmiştik. Fakat hiçbir şey yapmamanın verdiği o rahatlamadan da eser yok şu an. Ne bir şey yapasım var, ne de yapmayasım. Anlatabildim mi?
Offf hava da ne kadar güzel bugün. Güneş tepede parıl parıl parlıyor.
Yok yok bu böyle olmayacak. Hiçbir şey yapmadan bu hissin geçmesini beklemek çok mantıksız. En iyisi kendimi dışarı atmak. Böyle evde kös kös oturmak belli ki daha da kötü gelecek.
Barış (Sol): Biraz daha yatakta kal. Ne yapacaksın dışarıda?
Barış (Sağ): Zaten yeterince yatakta durdun. Hem uykun da yok ki.
Barış (Sol): Baksana yatak ne kadar rahat gözüküyor. 5 dakika daha uzanıver. Hadi!
Barış (Sağ): Kendine gel Barış, şu havanın güzelliğine baksana.
Barış (Sol): Sıcacık yatağından çıkıp gidecek kadar önemli ne olabilir ki?
Evet cidden. 5 dakika daha uzanıversem ne kaybederim ki?
Barış (Sağ): Dinleme onu Barış!
Barış (Sol): Eveeeet. Sadece 5 dakika.
Sadece 5 dakika. Hem neye acelem var ki sanki? Dışarı çıkasım da pek yok. 5 dakika daha uzansam…
Barış (Sağ): Barış, Barış uyanık kal. Barııış!
Hay Allah! 5 dakika dedik, 3 saat uyuyakalmışım. Günlük hareket aktivitemin de çok gerisinde kaldım, baksana telefon bile kırk kere uyarmış beni… Haydaa saat de neredeyse öğlen…
Yok bu böyle olmayacak. En iyisi kalkıp biraz dolaşmak. Bu hissin başka türlü önüne geçmek mümkün değil.
Barış (Sol): 5 dakika daha uzansaydın.
Yoook bir daha iç sesimin tatlı sözlerine kanmam.
Ohh, şimdi biraz daha iyiyim. Açık hava cidden iyi geldi. Keşke en başında dinlemeseydim içimdeki sesi. Zaten her zaman da dinlememek gerekiyor. Neydi acaba beni bu kadar bunaltan, içimi sıkan şey? Yapmam gereken bir şey vardı da onu mu unuttum?
Yoo, yapmam gerekenleri de tamamen yaptım aslında. Tamam günlük adım hedefimin gerisindeyim, ama onu da halletmem bir yürüyüşe bakar… Allah Allah, hakikaten çok garip.
Hepinizin böyle hissettiği oluyor değil mi? Tüm sorumluluklarınızı yerine getirseniz de o an bir şey yapmak zorunda olma hissi hani… Hepimiz ara ara böyle şeyler hissediyoruzdur… Yani hepimiz hislerimizi sadece bize özgü sanıyoruz, ama başkaları da benzer şeyler hissediyor olabilir. Aslında insanlar arasında bir duygudaşlık durumu da var yani.
E hadi öyleyse ismini bilmediğimiz, ama hepimizin aşina olduğu bazı duygular üzerine konuşalım bugün sizinle. Hem yürüyüş de yapmış oluruz fena mı? Konuştukça da açılırım. Yani, umarım. Biliyorsunuz; sizinle konuşmak, dertleşmek bana oldum olası iyi gelmiştir. O zaman konumuz, duygudaşlık.
Eminim sizin de böyle hissettiğiniz zamanlar olmuştur. Hiçbir şey yapmak istemediğiniz, yatağınızdan çıkasınızın gelmediği günler yaşamışsınızdır illa ki.
Az önce beni de içine hapseden ilk hissimizle başlayalım: Dysania’dan bahsedelim biraz. Türkçe’ye “kronik yorgunluk sendromu” olarak geçmiş bu durum çoğumuzun illa ki deneyimlediği bir duygu. İlk olarak 1988 yılında Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi tarafından tanımlanmış ve 1990 yılında Cambridge Üniversitesi’nde düzenlenen Birinci Dünya Sempozyumu’nda literatüre girmiş bir duygu. Dysania; yeterli miktarda dinlenmemize rağmen sürekli olarak yorgun hissetmek, iş verimliliğimizin düşmesi, sosyal hayattan uzaklaşma gibi belirtilerle kendini göstermeye başlıyor. Bu his daha uzun süreçlere yayıldığında depresyon gibi ciddi sonuçlara sebebiyet verebiliyor.
Bazı kişilerde yalnızca hafif yorgunluk ve enerji düşüklüğü şeklinde seyrederken, daha ileri düzeylerde kişinin günlük işlerini yapmasını engelliyor. Az önce benim yataktan bir türlü çıkamayışım gibi güne başlamakta biraz zorlanmamıza bile sebep oluyor. Peki nedir bunun sebebi? Bizi en çok rahatsız eden şeylerden birisi, sebepsizlik. Sebebini bilmediğimiz bazı sıkıntılar bizi inanılmaz rahatsız ediyor. Neden bugün böyle hissediyorum, bir yerde bir yanlış mı yaptım, acaba hasta mı olacağım… Soru soru soru onlarca soru soruyoruz kendimize. Ee haliyle de böyle durumlarda zihnimiz bir yerden bir yere bir yaprak misali savurulup duruyor.
Bu hissin sebebini sorgularken olmayacak şeyler düşünmeye, zorlama bağlantılarla neden sonuç ilişkileri kurmaya başlıyoruz. Kurduğumuz bu bağlantılar o kadar zorlama oluyor ki bir yerden sonra “zamanında şunun yerine şunu deseydim böyle olmazdı” noktasına kadar geliyor. Dolayısıyla kendimize haksızlık da yapıyoruz zaman zaman. Çünkü dysanianın aslında belirlenebilmiş kesin bir nedeni de yok. Her ne kadar kesin olarak nedeni bilinmese de tetikleyici bazı sebepler var elbette. Bir çok nahoş histe olduğu gibi bu sendromda da en büyük tetikleyici unsurlarından birisi stres. Yoğun stres altında çalışan bireylerde daha çok rastlanılıyor dysaniaya.
Bunu önlemek için ne yapabiliriz peki?
Barış: İyi günler, bir su alabilir miyim? Soğuk olmazsa sevinirim.
Büfeci: Buyurun.
Barış: İyi günler.
Aslında çok basit.
Su içmek. Sadece su içmekle kalmıyor tabii ki. Düzenli egzersiz yapmak, tuzu ve şekeri azaltmak gibi aslında bedenimize iyi gelecek alışkanlıklar edinmek, bu sendrom için de bir önleyici işlevi görüyor.
Ya da yürümek, tıpkı benim şu an yaptığım gibi. Düzenli olarak yapılan 30 dakikalık bir yürüyüş sadece dysaniadan değil, daha bir sürü hastalıktan koruyor bizi. Diyabet, kalp rahatsızlıkları hatta kanserden bile. Benim böyle durumlarda izlediğim bir rota var ki bugün de o rotayı takip edeceğiz.
Evimin yakınlarında yürümeyi çok sevdiğim bir sokak var. Bu sokağın ambiyansına bayılıyorum. Zira buradaki binaların çoğu 19. yüzyılda inşa edilmiş.
Bu gruba da bayılıyorum. Her gün bu sokakta müzik yapıyorlar. Sokak müzisyenlerinin olmadığı bir şehir hayatı düşünmek dahi istemiyorum açıkçası. Resmen şehre renk katıyorlar.
Barış: İyi günler.
Her zaman alışveriş yaptığım markete de taze sebzeler gelmiş. Dönüşte unutmayayım bir şeyler alayım eve. Yani nereden getirtiyorlar bilmiyorum ama buradaki tazeliği hakikaten başka yerde bulamıyorum.
Rotamın en keyifli durağına geldim. Bu güzel sokağın sonu, en az sokağın kendisi kadar güzel bir parka çıkıyor. Şehrin içerisinde böyle bir parkın olması cidden büyük şans.
Bu da küçük dostum Bobby. Annesiyle geziye çıkmış yine.
Barış: Gel oğlum. Aferin. Özledin mi sen beni?
Nasıl da tatlı yaaa.
Neyse bak buraya gelip sürekli resim çizen bir amca var, yine gelmiş.
Ressam: Oo Barış, bugün geçmeyeceksin sandım ya.
Barış: İyi günler.
Bir dakika ya… Hmmm… Ya ben her gün mü geçiyorum buradan?
Yok canım, o kadar da rutinim değildir.
Barış: Bakıyorum da, geliştirmişsin üçlükleri.
Furkan: Oo Barış Abi, kaç gündür hiç katılmadan geçip gidiyorsun. Özledik valla seninle oynamayı.
Barış: Yok gençler, bugün pek tadım yok. Size iyi oyunlar.
Ben her gün aynı şeyleri mi yapıyorum? Dün buradaydım, önceki gün de buradan geçtim. Ondan önceki gün de o sokaktan geçtim. Müzisyenlerle karşılaştım, markete uğradım. Sonra parka girdim, Bobby, ressam amca, basketbol oynayan gençler… Ben sürekli aynı günü mü yaşıyorum yani?
Garson: Hoş geldiniz Barış Bey, her zamanki yerinize alabilirim sizi.
Ben bu kafeye ne ara geldim ya? Adımlarım beni otomatik olarak mı buraya getirdi?
Garson: Çok affedersiniz anlayamadım.
Barış: Yok size demedim. Bugün oturmayacağım teşekkürler.
Bugün kafeye oturmayacağım. Zaten kahve içesim de yoktu ki. Başka bir şey yapmam lazım şu an, bu döngüyü kırmam gerekiyor. Olur mu canım hep aynı şeyi yapmak… Bak mesela pırıl pırıl bir gökyüzü! Hah buldum! En iyisi, ilk gördüğüm banka oturup gökyüzünü izlemek. Hem biraz molaya da ihtiyacım var artık, bayadır yürüyorum. Siz de biraz dinlenmiş olursunuz.
Aradayken düşünmek için çok vaktim oldu. Bölümün en başında hissettiğim ve belki de dysaniayı da tetikleyen başka bir hissin varlığını fark ettim.
Altschmerz, bireyin hayatı boyunca sürekli aynı sorunları yaşadığını, rutinin içinden çıkamadığını ve hiçbir şeyi değiştiremediğini hissettiği noktada yaşadığı bezginlik ve tükenmişlik hissi olarak tanımlanıyor.
Almanca kökenli bu kelime “yıllanmış acı” anlamına geliyor. Ne kadar da şairane değil mi? Sürekli aynı şeyleri yapıyor olmak, sürekli aynı şeyleri yaşıyor olmak, aynı sokaklardan geçmek, aynı şeyleri tüketmek ve bunun sürekli bir döngü içinde gerçekleşmesi bende inanılmaz bir monotonluk hissi uyandırdı sanırım. Sizlerin arasında da eminim bu tip bir döngüye sıkışmış bir şekilde hissedenler vardır. Geçmişte yaşanan bazı travmaların günümüze taşınması, hayatınızda kötü giden hiçbir şeyin değiştirilemeyeceğine olan inanç, bu hissin en büyük destekleyicileri. Bazen bu durum nostaljiyle de benzerlik gösterebiliyor. Alışkanlıklar çoğu zaman insanları daha güvende hissettiriyor. Ancak bu duygular nostaljiye kıyasla daha koyu ve melankolik bir hissiyat içeriyor. Başa çıkmak içinse belki de bu durumu kabullenmek ve zihnimizin en derinlerine ne attıysak onları çıkartıp yüzleşmek gerekiyor. Terapi, günlük tutmak gibi yöntemler de etkili olabilir ancak harekete geçmek bazen zor olabiliyor. Fakat böyle durumlarda adaşım Barış Bıçakçı’nın bir sözü aklıma gelir hep: “Hareket etmezsen üzerinde acı birikir.” O zaman harekete geçme zamanı. Hadi bakalım Barış.r
Rutini kırmanın ilk basamaklarından biri gündelik yaptığınız şeyleri daha farklı yapmak. Mesela dişlerinizi hep sağ elinizle fırçalıyorsanız, biraz da sol elinizle fırçalayın. Bu çok basit gibi görünen değişiklik sayesinde aslında beynimiz normalde olduğundan daha farklı çalışıyor. Gün içerisinde sürekli kullanılan el yerine diğer elin kullanılması, hafızayı da beyni de güçlendiriyor. Ya da yatağın hep aynı tarafından kalkmamaya çalışın. Tamam kabul, kültürüm üzde “yatağın ters tarafından kalkmak” gibi bir deyim olsa da bu da faydalı bir pratik olabilir, tabii yatağınızın bir tarafı duvara dayalı değilse. Örneğin ben hep daha sakin sokakları tercih ederdim günlük yürüyüşlerimde. Madem rutini kırıyoruz, o zaman benim de daha kalabalık bir sokakta hatta bir caddede yürümem lazım.
Rutini kırmak için dünyanın en kalabalık caddelerinden birine, İstiklal Caddesi’ne yöneltelim rotamızı.
Buradan her gün ortalama 2 milyon insan geçiyor. İnanabiliyor musunuz? Dünyadaki çoğu ülkenin nüfusundan daha fazla. Burası o kadar kozmopolit bir yer ki, birkaç yüz metre içinde onlarca farklı dilin konuşulduğunu duyabiliyorsunuz. Aslında rutini kırmak için muazzam bir lokasyon, çünkü sürekli farklı simaları görüyorsunuz. Yani bir kere gördüğünüz bir kişiyi bir daha görmenizin belki de mümkünatı yok. Tamam; arkadaşlar, tanıdıklar çok güzel, bizim daha güvende hissetmemizi sağlıyorlar, umarım yokluklarını da görmeyiz, fakat insan bazen hiç tanınmayacağı yerlerde de yürümek istiyor. Hatta bazen bilmediği sokaklarda kaybolmak bile insana çok iyi geliyor. Çünkü küçük çevremizin dışında da bir sürü yaşam hikayesi var. Bazen bu hikayelere de tanıklık etmek isteyebiliyoruz. Ben böyle kalabalık yerlerde bunu düşünmeden edemiyorum mesela. Yanımdan akan binlerce insanın da en az benimki kadar kompleks bir hayatının olduğunu fark etmek bende tuhaf bir his yaratıyor. Aslında zaman zaman çoğumuzun yaşadığı bir hissin bu: Sonder.
Amerikalı yazar John Koenig tarafından türetilen bu kelime, Dictionary of Obscure Sorrows kitabında geçmiş ilk olarak. Türkçe’ye “Belirsiz Hüzünler Sözlüğü” olarak da çevrilebilir. Bu arada bu bölümü hazırlamamda da epey yardımı oldu bu kitabın. Yazar, adını koyamadığımız ama hepimizin aşina olduğu onlarca duyguyu betimleyip bir de isimlendirmiş.
Belki zaman zaman kendinizi başrol, çevrenizdeki insanları da yan rollerdeki oyuncular gibi gördüğünüz olmuştur. Bu çok doğal çünkü her insan kendi hayatının başrolü nihayetinde. Hayatın başrolünde kendinizin olmadığını, diğer insanlarla beraber aslında ortak bir sahneyi paylaştığınızı idrak etmenin verdiği buruk bir farkındalık diye de tanımlayabiliriz bu hissi. Bölüm boyunca bahsettiğimiz diğer iki hissin aksine bu, içinde bulunmaktan imtina edeceğimiz türden bir duygu değil. Aksine çevremizdeki olan bitene daha taze gözlerle bakmamızı sağlıyor. Empati yeteneğini geliştiriyor. Başka insanların da tıpkı bizimkiler gibi şahsına münhasır alışkanlıkları, dertleri, yetenekleri olduğunu anlamamızı sağlıyor.
Mesela sol tarafımızdan geçen yaşlı adam, aslında gençliğinde üst düzey bir sporcuydu.
Yaşlı Adam: Beni karşıdan karşıya geçirir misin evladım?
Barış: Tabii amcacım!
Ya da sağ tarafımdan geçen şu genç delikanlı, sevgilisiyle büyük bir tartışma yaşadı.
Genç: Papatyanın buketi kaç para?
Belki de karşıdan dalgın dalgın gelen şu kadın, işini kaybetti.
Kadın: Alo babacım, sizi çok özledim. Görmeye geleceğim.
Onların da tıpkı bizim gibi acıları, dertleri, sıkıntıları, sevinçleri, mutlulukları kısacası duyguları var. Bakın mesela bugün üç farklı duygu üzerine konuştuk sizinle. Çoğumuzun ismini ilk kez duymasına rağmen yıllardır bir şekilde hissettiği, aşina olduğu duygular...
Hepsine isim bile koymuşlar yahu. Sadece 3 tane de değil, onlarca, yüzlerce duygu var bahsetmediğimiz. Mesela kalabalık görmeye alıştığımız bir yeri bomboş görmenin yarattığı tuhaf bir ürperti vardır ya. Pandemi döneminde İstiklal Caddesi’ni bu şekilde görmüştük hani. Bu caddeye daha önce gelenler de eminim benim gibi hissetmişlerdir. İşte bu buruk hissin ismi Kenopsia.
Ya da bazen kendinizi geçmişte yaptığınız bir tartışmayı tekrar yaparken bulursunuz hani. Seneleeer önceki bir ana gidip “ahh beee keşke onun yerine şunu deseydim” dersiniz. Bu hisse de Jouska (Causka) deniyor. Liste böyle uzayııp gidiyor.
Yaşadığımız dünyada yalnız olmadığımız gibi, hissettiklerimizde de yalnız değiliz. Çevrenize bir bakın, sizin gibi hisseden binlerce insanın yanından geçiyorsunuz her gün. Alışveriş yaptığınız marketten tutun da bazen kuşak çatışmasından dolayı bazen anlaşamadığınız ebeveynlerinize kadar… Herkes farklı farklı olsa da hissettiklerimiz genel manada ortak. O yüzden yalnız hissetme kendini, çevrene bak.
Künye
- YazanKadir Can Değer
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt