
Gelen Gideni Aratır: Nostalji ve Çöküşçülük
Dünya gerçekten hep daha mı kötüye gidiyor, yoksa gelişim yüzünden ilk defa mı kirlilik ve adaletsizlikle bu kadar yüzleşiyoruz? Bu bölümde, tarih boyunca nostaljinin yarattığı o garip ve çelişkili ruh hallerini, gençliğe burun kıvırmaları ve geçmişin hiç bitmeyen sonunu birlikte inceliyoruz.
Yüzlerce yıl boyunca zifiri karanlık bir odada yaşadığınızı düşünün. Bir gün biri gelip aniden ışığı açıyor. Ve ilk kez o odanın ne kadar kirli, ne kadar pasaklı olduğunu bütün çıplaklığıyla görüyorsunuz. Lekeler, tozlar, çatlaklar, ayağınıza yıllardır takıldığını fark etmediğiniz eşyalarla doluymuş meğer.
Şimdi soru şu: Bu odayı kim kirletti?
Bence biz günümüzde biraz böyle bir durumdayız. O ışığın yeni yandığı odada gibi hissediyoruz kendimizi etramıza, içinde yaşadığımız dünyaya bakınca. Bakıyoruz bakıyoruz ve "her şey bozuluyor" demekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Metroya biniyoruz, gençlere bakıp "cık cık cık. kafalarını telefondan kaldırmıyorlar hiç" diyoruz. Haberleri izliyoruz "dünya batıyor" diyoruz. Çocuklara bakıyoruz, "bunlar eskisi gibi yetişmiyor" diyoruz.
Ama bir durup düşünelim bakalım. Bu söylediğimiz şeyler acaba ne kadar yeni?
1941'den bir makale aldım elime, Amerikan Pediatri Dergisi'nden. Konu ne? "Gençlerin hepsi radyo bağımlısı. Sosyalleşmek ve ödev yapmak yerine radyo bağımlılığından muzdaripler" bunu resmî bir teşhis olarak koymuşlar.
Demek sorun teknolojide. O zaman radyoyu bir kenara bırakalım, kitap okuyalım. Gençler hiç kitap okumuyor zaten değil mi? Biraz daha geri saralım.
1802'den bir yazı buldum bu sefer, New England Quarterly Magazine'den.
"Roman okumayı genç kızların zihinlerini şekillendirmede vazgeçilmez yapanların, hesap vermesi gereken çok şey var. Adeta kanlarına aşılanan bu zehir olmasaydı, sıradan hayattaki kadınlar asla bu kadar kötülüğün kölesi olmayacaklardı."
Daha da kötü. Roman okuyan gençler kötülüğün kölesi oluyormuş demek. Herhalde bir bildikleri vardır, biz medya tüketimini bir kenara bırakalım isterseniz. Bir adım daha öteye, daha doğrusu geriye gidelim.
1624'te ne demişler? Thomas Barnes adlı bir İngiliz rahibin sözlerine bakar mısınız?
"Gençlik hiç bu kadar saygısız, bu kadar vahşice saygısız, ve insanlar bu kadar kanunsuz olmamıştı. Eskilere burun kıvırılıyor, namuslular kınanıyor, yargıçtan korkulmuyor."
A aa. Şu işe bakın. Madem öyle geriye gidebiliyoruz o zaman gidebildiğim kadar gideyim, belki Romalılarda bir medet bulurum. Romalı şair Horatius ne diyor? "Atalarımızdan daha kötü olan ebeveynlerimiz bizi doğurdu, biz de daha da kötülerini dünyaya getireceğiz."
Zannederim bu iş böyle olmayacak arkadaşlar. Biz geri gittikçe karşılaştığımız bu tür sözler daha da bir ağırlaşıyor.
En azından şunu söyleyebiliriz: Her şeyin kötüye gittiğini düşünüyorsanız yalnız değilsiniz. Konfüçyüs gibi, Aristo gibi saygın üyeleri bulunan çok eski ve kalabalık bir kulübe üyesiniz. Ama dikkat ederseniz burada yakındıkları şey gençliğin veya araçların kendisi değil de, sanki arkasında yatan başka bir şey var.
Sanki ilk insanlardan itibaren her geçen nesil bir öncekinden daha kötüymüş. Tabii tamamen haksız diyemeyiz bu insanlara bence. Tarihte gerçekten kötüye giden dönemler var, hayat değiştikçe kaybolan eski ve güzel şeyler de var. Ama bana Ortaçağ'da mı yoksa bugünde mi yaşamak istediğimi sorsalar, pek fazla düşünmezdim yani. Kesinlikle bugünü seçerdim.
Eğer tarihin başından bu yana her nesil bir öncekinden daha kötüyse, saygısızsa ve dünya her an batmak üzereyse; "bak bak bu da olur mu, başımıza taş yağacak şimdi" diye söylenip duruyorsak, bizim şu an taş devrinde yaşıyor olmamız gerekmez miydi?
Ama bakın işte taş devrinde filan değiliz. Bugün binlerce yıl öncesine göre elbette çok çok çok daha iyi yaşıyoruz, daha çok bilgiye erişiyoruz, daha az çalışmak zorundayız. Hatta o "daha kötü" gençlerin torunları matbaayı buldu, antibiyotiği keşfetti, Ay'a gitti.
O zaman neden binlerce yıldır hep aynı şeyleri söylüyoruz? Neden "eskiden her şey daha güzeldi" demek bize bu kadar tatlı geliyor? Belki de bu huyumuz, gerçeği yansıtmaktan çok bizi bir şekilde teselli etmek için vardır ne dersiniz?
İşte bu bölümde bu psikolojik refleksin peşine düşmek istiyorum. Adına "Declinism" yani "Çöküşçülük" dedikleri o bilişsel önyargıyı ve yenilere bitmek bilmeyen o burun kıvırmaları çekiştirelim biraz.
Hazırsanız, hadi buyrun.
"Bazı insanlar hayatın büyük piyangosunda boş çekmişlerdir."
Bu sert sözler, 1798 yılında, sessiz sakin bir İngiliz papazı olan Thomas Robert Malthus'un kaleminden döküldü. Az önce gördüğümüz o "gençlik nereye gidiyor" sızlanmalarının, Malthus ile birlikte artık birer his olmaktan çıkıp, tarihin ilk "bilimsel" felaket teorisine dönüştüğü an buydu.
Malthus, Sanayi Devrimi'nin şafağında, çok basit ama ürkütücü bir şey gördüğünü iddia etti. Ona göre insan nüfusu geometrik olarak artıyordu. Yani her nesil bir öncekini katlayarak çoğalıyordu. Bir, iki, dört, sekiz diye gidiyor.
Ancak bu insanları beslemek için ürettiğimiz gıda, en iyi ihtimalle aritmetik bir hızla artabiliyordu. Yani bir, iki, üç, dört diye.
Bu iki çizginin arasındaki makas açıldıkça, kaçınılmaz bir noktaya varıyorduk: "Malthusyen Felaket". Malthus için bu bir tahmin değil, doğanın değişmez bir kanunuydu. Ona göre dünya, dolmuş bir tren gibiydi ve biz hâlâ itekleyerek zorla ona binmeye çalışıyorduk.
Malthus, teorisini o dönemde infial yaratan meşhur bir metaforla özetlemişti: "Doğanın Şöleni".
Şöyle diyordu: "Zaten sahiplenilmiş bir dünyaya doğan bir insanın, eğer ailesinden geçimini sağlayamıyorsa, en küçük bir gıda parçası üzerinde bile hak iddia etmeye yetkisi yoktur. Doğanın o büyük şöleninde, onun için boş bir yer yoktur. Doğa ona gitmesini söyler, ve emrini hemen uygulatır."
İşte bu sözler "Çöküşçülük" denen şeyin en sert yüzü. Sanayi Devrimi'nin başlangıcıyla "fabrika işçisi" diye bir kavram çıkmıştı, ülkenin her yerinden insanlar şehirlere doluşmuştu. Malthus'a göre bu yeni gelenler, o günün genç yoksulları, masaya davetli değildi. Onlar sadece var olan kaynakları tüketen, masadaki düzeni bozan fazlalıklardı.
Burada önemli bir şey var. Her şeyden önce Malthus'un bu fikirleri gerçekle örtüşmüyor. 1800'lerde nüfusu besleyecek kadar gıda üretmek imkânsız filan değildi. Sonraki yıllarda sentetik gübre ve traktör gibi icatlarla böyle bir sorun iyice küçülüyor zaten. Ve nüfuslar da tahmin ettiği gibi sonsuza dek katlanarak artmaya devam etmedi.
Peki, bu kadar acımasız ve temelde bu kadar hatalı olmasına rağmen, Malthus'un fikirleri o dönemde neden popüler oldu, adeta bir virüs gibi yayıldı?
Onu eleştirenlere göre, bu bilimsel karamsarlık, aslında bir tür vicdan rahatlatma yöntemiydi. Çünkü böyle bir teori, isteyenlere şu bahaneyi veriyordu: "Yoksullara yardım etmek sadece sorunu büyütür. Eğer onlara yemek verirseniz, daha çok üreyecekler ve masadaki kıtlığı daha da artıracaklar. Yani yoksulu kendi haline bırakmak, aslında gelecek nesilleri kurtarmaktır."
İşte teorinin karanlık tarafı burada. Eğer bir sorunun düzelemeyeceğine, bunun bir "doğa kanunu" olduğuna "bilimsel" olarak ikna olursanız, yokluğun karşısında kılınızı kıpırdatmamak bencillik değil, neredeyse zorunluluk hâline gelir. Malthus, onu dinleyen kulaklar için merhameti mantıksız kılan bir kalkan icat etmişti.
Aslında bu işin püf noktasını çoktan ele veriyor. Çöküş söylemi çoğu zaman bir gözlem değil, bir araçtır. Bir şeyi yapmamak için, bir kesimi kenara itmek için, kendi konumumuzu korumak için kullandığımız bir kalkan. Bunu daha da net görmek için yine Roma'ya bakalım.
"Eski günler ne güzeldi..."
Bu cümle, Roma gücünün zirvesindeyken bile en çok duyulan sitem. Şaşırtıcı değil mi? Sınırların en geniş, ticaretin en canlı olduğu, barışın en uzun sürdüğü bir dönemde, yazarlar bir çöküşten bahsediyor. Geçmişe özlem duyuyor. Roma'lı hatip Çiçero, yoldan çıkmış gençlikten nasıl yakınıyor biliyor musunuz? "Genç adamlarımız mevcut ahlaki gevşeklik yüzünden o kadar saptılar ki, onları dizginlemek için çok çaba gerekecek."
Ama tabi bu nostaljinin arkasında çok somut bir öfke var arkadaşlar. Çiçero bu konuşmalarını, senatodaki rakiplerini yozlaşmış ilan etmek için yazmıştı. Romalı tarihçi Takitus için ise mesele biraz daha başkaydı. Roma'nın varlığı boyunca vatandaşlık hakları sürekli genişliyor, İspanya'dan, Galya'dan, Mısır'dan, Kuzey Afrika'dan gelen yeni isimler elitlerin arasına katılıyordu. Senato önemini kaybediyordu, eski Romalı aristokratlar artık eskisi kadar özel olamıyordu. Takitus'un "atalarımızın disiplini bozuldu, çocuklar artık annelerinin değil kiralanmış bakıcıların elinde büyüyor" diye yakındığı yıllar, tam da imparator Trajan döneminin altın çağıydı. Roma bundan sonra batıda neredeyse 400, doğuda 1300 yıl daha dayandığına göre, o kadar da hemen çürümüş olamazlar.
Yani bakın aynı şeyleri aynı örüntüleri görüyoruz burada da. Malthus için çöküş söylemi, bencil kalmak için bir kalkandı. Çiçero ve Takitus için ise yeni gelenlerin karşısında kendi konumlarını savunmak için bir kalkan. Demek ki çöküş söylemi büyük ölçüde güç kaybedenin dili. Hep kaynağa, kürsüye veya merkeze yakın olanın, o ayrıcalığın kayıyor olmasından duyduğu bir rahatsızlık bu.
Tarihte bu kalkanı en çelişkili biçimde gördüğümüz dönemse 1800'lerin sonları. İsterseniz kısa bir aradan sonra oraya doğru gidip, bu konuda psikoloji ve nörobilimin ne dediğine bir bakalım.
Tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. 1800'lerin sonuna, Paris'e geldik. "Fin de Siècle." Fransızca bir terim, "Yüzyılın sonu" demek. Ama tarihçiler ve sosyologlar için insanlığın yaşadığı en garip, en çelişkili ruh hallerinden biri.
Bu dönemde Avrupa insanı bir zafer sarhoşluğu içinde. Tıp devrim yapmış, elektrik geceleri aydınlatmış, telgraf mesafeleri yok etmiş herkes birbiriyle iletişim kurmaya başlamış. Düşünsenize yaşanan bunca gelişmeyi. Avrupa'nın kendi gözünde ohooo bütün dünyayı zaptetmişler. Tabii bu zaferin sömürgeleştirilen halklar için tam tersi anlama geldiğini da bir kenara not düşelim, oraya başka bölümde iyice bir eğiliriz. Ama sonuçta nerede bu bizim Malthus. Peeehhh! Malthus'un öngörüleri çoktan boşa çıkmış.
Ama garip bir şey de olmuş. Dışarısı elektrik lambalarıyla aydınlanırken, insanların iç dünyası kararmaya başlamış. Gazeteler ahlaki çöküşten, sanatçılar yaşamın anlamsızlığından, entelektüeller insanlığın yozlaştığından bahsetmeye başlamış. Dönemin Baudelaire gibi bir şairi Paris'in yeni elektrik aydınlığını anlatırken bile, hep bir felsefi karamsarlık eserlerine sızıyor. Sanki biten yüzyılla bir güneş batıyordu ve gelen gece, her şeyin sonu olacak. Bak ben bunlardan bahsederken bile dilim edebileşti ama kafam karamsarlaştı.
Peki, her şey bu kadar iyi giderken, neden herkes bu kadar karamsar?
Bu paradoksu o dönem araştıranlardan biri, İngiliz sosyolog Beatrice Webb'di. Webb, o dönemin ağır karamsarlığını incelerken çok ilginç bir kavram atmış ortaya: Consciousness of Sin. Yani "günah bilinci".
Webb şunu fark etmiş: Havadaki o kasvet, yoksulluğun artmasından kaynaklanmıyor. Tam tersine, yoksulluk azalıyor çünkü. Ama ilk kez, toplumun üst ve orta sınıfları, o güne kadar doğal bir gerçek olarak gördükleri sefaleti artık kabul edilemez bulmaya başlamış.
Eskiden bir çocuğun sokakta aç kalması, kışın yoksul birinin donarak ölmesi dünyanın bir gerçeğiymiş. Yağmurun yağması gibi bir şeymiş. Çok üzücü maalesef ama gerçekten öyle. İşte teknoloji geliştikçe ve refah arttıkça, insanlar artık bu sorunu çözebileceklerini fark etmişler. Ve durum böyleyken sorunların neden hâlâ devam ettiğini sormaya başlamışlar kendilerine.
Webb'e göre işte o an, yoksulluk kader olmaktan çıkıp bir suç hâline gelmişti. İnsanlar daha kötü bir dünyada yaşadıkları için değil, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğunu bildikleri için mutsuzlaşmışlardı.
Hatırlıyor musunuz, bölümün başında size karanlık bir odadan bahsetmiştim. Yüzlerce yıl o odada yaşadığınızı düşünmenizi istemiştim, sonra biri gelip ışığı yakıyordu. İşte o metafor benim icat ettiğim bir şey değil. Webb'in bu fikrini anlatmanın belki de en sade hâli.
Oda zifiri karanlıkken yerdeki pisliği görmezsiniz. Ayağınız takılır, düşersiniz ama suçun yerde mi yoksa sizde mi olduğunu bilmezsiniz. Sonra ışığı açarsınız. Ve odanın ne kadar kirli olduğunu görüp şaşarsınız.
Şimdi, ışığı açtığımızda oda mı kirlendi? Yoksa oda zaten kirliydi de biz mi ilk kez bu kirlilikle yüzleştik? Webb'in iddiası buydu işte.
Yüzyıl sonu insanı, o ışığı ilk kez yakan insandı. İlerlemeleri onlara o kadar güçlü bir ışık vermişti ki, o güne kadar karanlıkta saklanan tüm adaletsizlikler, çocuk işçiler, çevre kirliliği, bir anda belirgin hale geldi. Eskiden beri kanayan o yaralarını ilk defa o kadar net bir şekilde gördükleri için korktular.
Bugün bence biz de benzer bir yüzyıl sonu ruh hali içindeyiz. Elimizde tarihin en güçlü ışıkları var: Akıllı telefonlar, sosyal medya, 7/24 canlı haberler. Dünyanın her köşesindeki olayları saniyeler içinde görebiliyoruz. Ve bütün dünyanın dertleri bize haklı olarak biraz fazla geliyor. üstümüze bir ağırlık çöküyor.
Karamsarlık bir çöküşün işareti mi, yoksa daha iyi bir dünya istemenin bir yan etkisi mi? Belki de her ikisi birden. 1890'ların o karamsar düşünürleri, aslında bir bakıma modern dünyanın doğum sancısını çekiyorlardı. Gördükleri sorunların iyileşebileceğini daha bilemedikleri için, o sorunların göz önünde olmadığı eski günleri nostaljiyle hatırlıyorlardı.
Peki ya beynimiz? Bu karamsarlık sadece toplumsal bir dalga mı, yoksa nöronlarımızın bize oynadığı bir oyun mu? Gelin, hafızamızın ve nostaljinin beynimizdeki tuhaf işleyişine de bi bakalım şimdi.
Neden her nesil, bir sonrakinin uçuruma doğru yuvarlandığına bu kadar emin? Çünkü beynimiz bize çok profesyonelce hazırlanmış bir film izletiyor. Üstelik tek bir hile değil; beynimizin geçmişi tatlandırmak için kullandığı bir araç kutusu var, ve içinde en az üç farklı hile bulunuyor.
Birincisi, bilişsel bilimci John Protzko'nun "Presentism" yani "Şimdicilik" dediği şey. Şimdicilik, insanın bugünkü aklını, bugünkü kapasitesini ve değerlerini, geçmişteki anılarının üzerine kopyalayıp yapıştırması demek. Şöyle mesela: Siz bugün disiplinli, çok okuyan ve nazik bir yetişkinsiniz. İlkokul anılarınızı düşündüğünüzde, beyniniz o zamanki iç dünyanızı olduğu gibi tekrar inşa etmekle uğraşmıyor. Siz bir anda yine disiplinli, çok okuyan, ve nazik bir on yaşındaki çocuk oluyorsunuz. Çocukluk arkadaşlarınız da o kadar uysal, o kadar bilgililer ki, ooh...
Bugünün çocuklarına baktığınızda ise aradaki farkı bir çöküş sanıyorsunuz. Oysa kendi neslinizdeki haylaz çocukları hafızanızdan çoktan elediniz. Belki de siz de onlardan biriydiniz. Yani kıyaslamayı zamane çocukları ve bugünün çocukları arasında değil, bizim bugünkü "mükemmel" hâlimiz ile bugünkü çocuklar arasında yapıyoruz hepimiz fark etmeden.
İkinci hile, psikologların 1930'larda "Fading Affect Bias" yani "zayıflayan etki eğilimi" adını verdiği bir şey. Beynin negatif duyguları ve anıları, pozitife göre daha çabuk silmesi. Bir tür savunma mekanizması yani. Hiçbirimiz üzüldüğümüz her anın acısını dün gibi çekmek istemeyiz herhalde sonuçta.
Üçüncü ve sonuncusu, Terence Mitchell ile Leigh Thompson adlı iki psikoloğun 1990'larda araştırdığı "rosy retrospection", yani geçmişe pembe gözlüklerle bakma. Zihnimiz olayların içindeki gürültüyü, stresi, belirsizliği silip, yerine güllük gülistanlık bahçeler inşa ediyor. O eski güzel günler, yıllandıkça güzelleşiyor.
Üç farklı hile, ama aslında üçü de aynı işi yapıyor: Bugünün karmaşıklığından bizi koruyacak bir sanal sığınak inşa ediyor. Yani yine kalkanlardan söz ediyoruz. Eski zamanları olduğundan daha tatlı, kendimizi olduğumuzdan daha kibar, ortalığı olduğundan daha temiz gösteriyor. Beynimizin geçmişi taraflı hatırlaması bir kusur değil, içine doğduğumuz bir yazılım hatası.
Tabii eski zamanlar daha iyiyse, bu da yeni zamanlar daha kötü demek aslında. Ve burada, nostaljinin çöküşçülüğe dönebildiği yerde, başka bir taraf da giriyor işin içine. Karamsarlığın ironik bir konforu var arkadaşlar. Eğer her şey batmaya yüz tutmuşsa, yapabileceğimiz fazla bir şey yok ki. Yapacak bir şey kalmadığı an, sorumluluk da omuzlardan iniveriyor. Tıpkı Malthus ve takipçilerinin yoksullara yardım etmemek için sığındığı kalkan gibi: Geçmişi yad etmek de bugünün tembelliği için bir bahaneye dönüşebiliyor.
Ama her şey her zaman iyiye mi gidiyor? Bu eski karamsarlar, homurdananlar, sadece kendi beyinlerinin oyununa mı gelmişlerdi? Bunu iddia etsek de pek doğru gelmeyecek, değil mi? O zaman nasıl bir denge kurmalıyız?
Max Roser adlı bir veri analizi profesörü var Oxford'da çalışan. New Optimism, yani "Yeni İyimserlik" akımıyla ilişkilendiriliyor kendisi. Küresel kalkınma ve ekonomik veriler üzerine araştırmaları var. Yıllardır dünyanın hâliyle ilgili verileri paylaşmak için de "Our World in Data" adlı bir web sitesi işletiyor. 2022 yılında burada bir yazı yayımlamış. "Bu dünyada aynı anda doğru olan üç gerçek var" diyor o yazıda.
Dünya berbat. Dünya çok daha iyi. Ve dünya çok daha iyi olabilir. Şimdi sırayla açalım bu iddiaları isterseniz.
Dünya berbat. Açlık, savaş, haksızlıklar devam ediyor. İklim alarmı her geçen yıl yükseliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü'ne göre modern kölelik ve zorla çalıştırma altındaki insan sayısı şu an 50 milyon. Bu mutlak rakam olarak tarih boyunca görülmüş en yüksek sayı. Doğan çocukların yüzde 4.4'ü hâlâ 18 yaşına gelmeden ölüyor. Bu, günde 16 bin çocuğun hayatını kaybetmesi demek.
Dünya çok daha iyi. Zorla çalıştırma, yüzde olarak bakıldığında bugüne kadar görülmüş en düşük oranda. Dünyada sekiz milyardan fazla insan var artık çünkü. Çocuk ölümlerinde ise oran, 19. yüzyılın sonuna dek yüzde 50'ymiş. Bu, ülke, dönem, sınıf fark etmeden tarih boyunca böyleymiş. Bugün bu oranın en yüksek olduğu ülke Nijer'de bile, yüzde 14'e kadar inmiş bu rakam. Sadece 150 yıl öncesinin Avrupalı aristokratlarına göre bile üçte birden az yani.
Dünya çok daha iyi olabilir. Avrupa Birliği'nde bugün çocuk ölümü oranı yüzde 0.47. Eğer dünyadaki genel oran, 4.4'ten buraya çekilse, bu yılda beş milyon çocuğun daha hayatta kalacağı anlamına gelirdi. Yani hâlâ elimizden gelen çok şey var.
Her şey iyiye de gitmiyor, saf iyimserliği de savunmayalım tabii. Tarihin karamsar sesleri bazen gerçekten haklılardı. Bazen dertleri başkaydı, teknolojik veya sosyal değişimin karşısında kenara itilme kaygısı yaşıyorlardı. Bazen de sadece gençliklerini özlüyorlardı.
Dünya mükemmel değil ve hiçbir zaman da olmayacak. Ama bu, her geçen gün biraz daha bozulduğu anlamına gelmiyor. Bazen iyiye bazen kötüye de gitse, burun kıvırmak veya umutsuzluğa kapılmaktan başka yapabileceğimiz şeyler her zaman var.
Şimdi bölümün başındaki o odaya bir kez daha dönelim. Bu sefer sokağa, okuduğunuz haberlere, şikayet ettiğiniz manzaralara, hatta metroda yanınızda telefona gömülmüş o insana bir de bu gözle bakın. Gördüğünüz adaletsizlikler, yakındığınız o yozlaşma, odanın kirlendiğini göstermiyor aslında. Tam tersini gösteriyor. Karanlığa olan tahammülümüzün bittiğini, ve odayı temizlemek için sonunda ışığı açmayı başardığımızı gösteriyor. Aydınlandığımızı.
O ışığı kapatmayın. Eski karanlığın konforuna geri dönmek dururken, biraz daha göz yakan ama çok daha gerçek olan bu aydınlıkta kalın. Geçmişi mumla aramak yerine, bugünün karmaşık gerçeklerine tutunmaya devam edin.
Künye
- YazanFırathan Özfırat
- Ses KurguMetin Bozkurt
- Video Kurgu & Görsel TasarımUmut Coşkun