Zaman Bir Yanılsama mı?
111 Hz ·Bölüm 202

Zaman Bir Yanılsama mı?

Var oluşumuzdan bu yana meydan okuduğumuz, ne olduğunu anlamaya çalıştığımız bir kavram var: Zaman. Başlangıcını ve sonunu, nasıl işlediğini, bizi nasıl etkilediğini düşünüyoruz daima. Fakat bu cevaplaması güç ve belki de imkansız bir soru. 111 Hz'in bu bölümünde zamana dair felsefi sorgulamaları ve bilimsel yaklaşımları inceliyoruz. Son dönemde sıkça sorulan "Zaman bir yanılsama olabilir mi?" sorusuna giden yollardan geçiyoruz.

22 Eylül 2025 ·26 dk ·2.288 kelime
0:00

Var oluşumuzdan bu yana meydan okuduğumuz, ne olduğunu anlamaya çalıştığımız o kavram. Bir düşünün… Başlangıcı ya da sonu var mıdır zamanın? Nasıl işler, bizi nasıl etkiler?

Ve daha da önemlisi, nedir zaman dediğimiz şey?

Basit gibi duyulsa da cevaplaması epey zor bir soru bu. İnsanlık olarak tarihin farklı dönemlerinde, farklı şekillerde sorduk bu soruyu. Ve her seferinde yepyeni soru işaretleri çıkıtı karşımıza. Bunu size daha iyi anlatabilmek için ufak bir simülasyon hazırladım. Tarihin iki farklı döneminde, iki farklı coğrafyasında yaşamış iki düşünür…

Zamana dair derin sorgulamalar yapmış ve farklı çıkarımlarda bulunmuş iki düşünür. Peki ikisi bir araya gelseydi, zamanın ne olduğuna dair bir cevap bulabilirler miydi? Hadi öyleyse onlara soralım…

O amansız soru… Ne zaman bana “Zaman nedir?” diye sorsalar yanıtlamakta güçlük çekiyorum. Düşünsenize sevgili Avicenna, bir saniye öncesi artık yok. Bir saniye sonrasıysa muamma. Şu ansa elimizden hızla kayıp gidiyor. Sanıyorum zaman dediğimiz şey de bu üçünün bir birleşimi olmalı.

Hmmm, ilginç… Fakat bu kısıtlı bir bakış açısı değil mi Augustine? Bana sorarsanız, zaman hareketin sayısıdır. Gök kubbeye bir bakın. Güneş yer değiştiriyor, değil mi? Veya biz, her kalp atışımızda biraz daha eskiyoruz. Tüm bu hareketlerin miktarını sayıyor ve “Zaman geçti.” diyoruz aslına bakarsanız. Söylesenize bana, hareket olmasa zamanı nasıl fark edecektik ki?

Haksız sayılmazsınız, fakat bu söylediğiniz sadece dış dünyaya dair bir değerlendirme. Oysa ben şunu söylüyorum: Bir insanın hafızası olmasa, geçmiş diye bir şeyden bahsedebilir miydik? Umut etmesek, gelecek var olabilir mi? Ya da hissetmesek hiçbir şeyi, “şu an” dediğiniz nedir ki? Belki de zaman denilen şey, bizlerin zihninde yaşayan bir misafirdir sadece.

Evet, zihnin rolü büyük, haklısınız. Fakat “şu an” dediğiniz şey de epey ilginç. Tam yakaladığını sandığında, kayıp gidiyor insanın elinden. Belki de zaman dediğimiz şey, bir nehrin kıyısında durmaya çalışmaktır sevgili Augustine. Su önümüzden akar ve biz “İşte bu an!” demeye kalmadan çoktan geçip gitmiştir. Dolayısıyla hareketin olmadığı bir zaman tanımını yapmak çok güç. Güneş’in doğuşu ve batışı, gece ile gündüzün yer değiştirmesi… Bunlar olmasa, zihnimiz neyin “geçmiş” veya neyin “gelecek” olduğunu nasıl ayırt edebilir ki?

İbn Sina epey kritik bir soru sordu aslında. Zamana dair yorumlarda bizi ikileme düşüren temel sorunlardan birisi de bu cidden…

Fakat zamanı sadece hareket üzerinden ele almak… Bu bana epey eksik geliyor. Az önce her kalp atışımızda biraz daha eskidiğimizi söylediniz mesela. Peki ya insan zamana bir önem atfetmese, gerçekten yaşlanır mıydı?

Hakikaten, zaman kavramını var eden şey bizim bilincimiz olabilir mi acaba? Hmmm

Yani diyorsunuz ki zaman ölçümün bir sonucu olabilir, öyle mi?

Evet, ama bu da başka bir soruyu doğuruyor… Ölçüm yapan zihin olmadan, zaman var olabilir mi? Bir ağacı düşünün. Gövdesinde yıllar halkalar oluşturur. Ama onu sayan birisi yoksa, o halkalar zamanı mı simgeler, yoksa sadece bir odun parçasındaki alelade şekiller midir?

İşte burada düğümleniyoruz… Eğer zaman zihnin ürünüyse, ona öznel bir tanım getirebiliriz. Ama verdiğiniz ağaç örneğindeki gibi sayacak birisi olmazsa nesnel bir tanım yapmak gerekir.

Veya ikisi birden… Hem bizde var hem dışımızda. Bir aynanın iki yüzü gibi.

Sanırım yeni bir sorumuz var. Zaman öznel midir?

Ve eğer öyleyse, zaman bir yanılsama mıdır?

Zaman nedir? Bölümün girişindeki bu mizansenden de anlatmaya çalıştığımız üzere, cevaplaması epey zor bir soru bu. Hepimiz saatlerle ve takvimlerle yaşıyoruz. Günleri planlıyoruz, yılları sayıyoruz, anıları hatırlıyoruz, geleceği hayal ediyoruz. Fakat iş zaman kavramının ne olduğunu sorgulamaya gelince, çoğunlukla çıkmaz sokakta bitiyor yolculuğumuz. Kimileri “Zaman bizim zihnimizin bir ürünüdür” diyor, kimileriyse evrenin dokusunun ayrılmaz bir parçası... Hatta bazı düşünürler zamanın aslında bir yanılsamadan ibaret olduğunu dahi öne sürüyor.

Düşününce çok garip değil mi bu kadar farklı yorumlanması? Günlük hayatımızda ölçtüğümüz ve hissettiğimiz bir şey, ama net bir biçimde açıklayamıyoruz ne olduğunu. Fakat bu pes edeceğiz ya anlamlandırmaya çalışmaktan kendimiz alıkoyacağız demek de değil. Evet, belki biraz cüretkar duyulacak size, ama bu bölümde zamanı sorgulayacağız arkadaşlar.

Zaman bizim için neden bu kadar önemli? Önce buradan başlamalıyız sanki. Hepimizin kendine özgü cevapları da olabilir bu konuda elbette. Fakat zamana bu kadar önem atfetmemizin temel sebeplerinden birisi, yaşamımızın çerçevesini çiziyor olması aslında. Sonuçta hepimiz doğuyoruz, büyüyoruz ve ölüyoruz. Kısacası zamanı hissetmeden hayatı düşünmek epey güç bir hal alıyor bizim için. Anılarımız, umutlarımız, korkularımız, hislerimiz… Bunların hepsi zamanla bağdaştırarak değerlendirdiğimiz şeyler.

Fakat zamana dair sorgulamalarımız, Dünya’nın hareketlerini incelememizle başladı aslında. Zira zaman üzerine düşünen ilk insanlar, kafalarını gökyüzüne kaldırmıştı. Güneş’in doğuşu ve batışı, Ay’ın evreleri, mevsimlerin döngüsü… Hepsi bir düzenin varlığını gösteriyordu onlara. İşte bu düzenin ölçüsü de zamandı onlar için. Aristoteles mesela, M.Ö. 4. yüzyılda zamanı olarak tanımlamıştı. Gece ve gündüzün yer değiştirmesi, bir yerden başka bir yere yürümemiz, aldığımız bir nefes… Hepsi birer hareketti. Bu hareketleri sayarak diyorduk artık. Fakat burada ince bir ayrım var. Aristoteles zamanı sadece bir ölçü birimi olarak ele almıştı. Ancak ondan 700 yıl sonra başka bir düşünür, farklı bir yaklaşım getirdi bu kavrama.

Bölümün girişinde de andığımız St. Augustine… Kendisi zaman kavramını nesnel bir düzlemden alıp, daha felsefi bir noktaya çekmişti. Ona göre zaman zihnimizin içinde var olan bir şeydi. Geçmiş dediğimiz şey belleğimizde, gelecek dediğimiz şey beklentilerimizde, şimdi dediğimiz şeyse anlık dikkatimizde yaşıyordu. Yani zaman bir ölçü birimi değil, bir deneyimdi onun için. Eğer insan olmazsa, zaman da olmaz görüşünü atmıştı ortaya kendisi. Özetle zamana anlam katan şey bizdik Augustine’e göre.

Aziz Augustine; zamanı zihnin bir ürünü sayan ilk büyük düşünürlerden.
Aziz Augustine; zamanı zihnin bir ürünü sayan ilk büyük düşünürlerden.Wikimedia Commons · CC0

Yüzyıllar sora başka bir coğrafyadan yeni bir yaklaşım geldi zaman üzerine. İbn Sina, Aristoteles’in zaman hareketin sayısıdır görüşüne farklı bir yorum katmıştı. Ona göre zaman hareketten bağımsız düşünülemezdi, fakat bu kavram sadece hareketten de türeyen bir şey değildi. İbn Sina’ya göre zaman denilen şey evrenin bir parçasıydı. İnsan zihninden de, hareketten de bağımsız bir şekilde var olan bir kavramdı bu. Kısacası durağan bir şey bile, zamandan etkileniyordu onun yaklaşımına göre.

İbn Sina; Aristoteles'in zaman tanımına itiraz eden filozof-hekim.
İbn Sina; Aristoteles'in zaman tanımına itiraz eden filozof-hekim.Wikimedia Commons · CC BY 4.0

Bu noktada bir şeyi hatırlatmam gerekiyor sevgili arkadaşlar. Aristoteles, Augustine ve İbn Sina bu yaklaşımları ortaya koyduğunda, bugün doğruluğundan emin olduğumuz birçok şeyi henüz keşfetmemiştik bile. Dolayısıyla onların zamana getirdikleri yorumlar, daha çok düşünsel bir perspektifteydi. Fakat onların yaptığı sorgulamalar bir reaksiyonu başlatmıştı aslında. Bugün sahip olduğumuz bilgi birikiminin tohumlarını atmıştı onların fikirleri. Bir nevi meşaleyi yakan bir kıvılcımdı onlarınkisi. Tarih ilerledikçe, bu ateşi de harlayanlar oldu elbette.

Mesela modern felsefenin en önemli isimlerinden Immanuel Kant, St. Augustine’in yaklaşımına yeni bir kat çıkmıştı. Kant’a göre zaman, evrende bağımsız bir şekilde var olan bir şey değildi. Aksine, bu kavram zihnimizin dünyayı algılayabilmesi için sahip olduğu bir çerçeveydi. Her nasıl ki gözlerimizle şekilleri ya da renkleri algılıyorsak, varoluşu da ancak zamanın içinden görebilirdik. Bizim için her şeyi anlamlı kılan şey bu olmalıydı Kant’ın yorumuna göre.

Immanuel Kant; zamanı bir 'algı kalıbı' olarak yeniden tanımladı.
Immanuel Kant; zamanı bir 'algı kalıbı' olarak yeniden tanımladı.Wikimedia Commons · Public domain

20’inci yüzyıldaysa Henri Bergson aldı sazı eline. Zamanın melodisini bir de o yorumlamaya çalıştı. Onun yaklaşımındaysa yeni bir kavram vardı: “Süre”. Henri Bergson saatlerin ölçtüğü, takvimlerin işaret ettiği şeyi mekanik bir yanılsama olarak nitelendiriyordu. Gerçek zamansa iç dünyamızda hissettiğimiz o süreydi. Bir anın uzaması ya da kısalması, bir bekleyişin sonsuza dek sürmesi ya da bir mutluluk anının göz açıp kapayıncaya kadar bitmesi… Bir şeyin kendi iç dünyamızda yaşandığı süre üzerinden tanımlıyordu zamanı o da. Bu durumda zaman dediğimiz şey, herkes için farklı, yani öznel olmalıydı.

Zaman dışarıda, evrenin işleyiş düzeninde var mı, yoksa insanın bilincinde mi doğuyor? Belki de her ikisi aynı anda doğru bir önermedir. Zira bir yanda evrende atomların titreşimleri, yıldızların dönüşü ve o devasa galaksiler var; diğer yandaysa biz, o devasa kozmosu kendi küçük zihnimizden geçirerek geçmiş, şimdi ve gelecek diye anlamlandırmaya çalışıyoruz.

Sadece bu ikilik bile insanın pes etmesine sebep olabiliyor zaman zaman. Fakat 111 Hz’in birçok bölümünde de dediğimiz gibi, insanın alametifarikalarından birisi merak etmesi. Elbette zamanın tanımı için nesnel yaklaşımlarda bulunanların sayısı da epey fazlaydı. Onların da yaklaşımlarını kısa bir aranın ardından inceleyeceğiz sizlerle.

Bölümün başlarında da söylediğim gibi; zaman kavramı, insanlık tarihi boyunca hep sorgulanan bir mesele oldu. Fakat bu sorgulamaların büyük bölümü felsefe, din ya da edebiyat alanlarında yapılıyordu. Ancak konuyu nesnel bir şekilde değerlendirenler de çıkacaktı sahneye.

17. yüz yılda Newton, zamana dair bildiğimiz her şeyi farklı bir noktaya çekmişti mesela. Ona göre zaman, evrenin sahnesiydi. Evrende sonsuz, değişmez ve mutlak bir akış hakimdi. demişti kendisi. Zamanın her yerde aynı olduğunu savunuyordu Newton. Onun yaklaşımına göre bu kavramın başı ve sonu yoktu. Daha da önemlisi ölçülemezdi. Bunu bir örnekle daha basit bir şekilde anlatabilirim sizin için… Bir tiyatro oyununu düşünün. Oyuncular girip çıkıyor, olaylar yaşanıyor, dekorlar değişiyor; fakat sahne hep orada, değişmeden duruyor. İşte Newton için de zaman tam olarak böyle bir şeydi. Evrenin her şeyden bağımsız arka planıydı zaman. Bu düşünce öylesine etkiliydi ki; takip eden 200 yıl boyunca sadece bilim dünyasının değil sosyal yaşamın da temel direği olmuştu. Mekanik saatlerden, felsefi bakışlara kadar her şey bu mutlak zaman konseptine göre şekillenmişti anlayacağınız.

Newton; zamanı evrenin mutlak ve değişmez sahnesi olarak gördü.
Newton; zamanı evrenin mutlak ve değişmez sahnesi olarak gördü.Wikimedia Commons · Public domain

Ta ki, 1905’te başka önemli bir isim dümeni devralana dek. Albert Einstein’dan bahsediyorum elbette. Einstein 1905’te ortaya koyduğu Özel Görelilik Teorisi’yle, zamana dair yepyeni bir sayfa açmıştı bizim için. Onun tespitine göre zaman mutlak olamazdı. Hatta ortamda bir gözlemci varsa iki farklı zaman akışından dahi söz edebilirdik. Bunu da başka bir pratik örnekle izah edeyim. Şimdiii, bir trenin içinde olduğunuzu düşünün. Ben de dışarıdan sizi izliyorum. İşte böyle bir durumda sizin için zaman, bana kıyasla daha yavaş akacaktır.

Evet sizin saatiniz, benim saatime göre geri kalacaktır böyle bir durumda. Einstein bu durumu cümlesiyle açıklamıştı. Fakat onun zamana getirdiği tanımı da sarsacak yeni sorular da sorulmaya başlanmıştı.

Einstein; Özel Görelilik ile mutlak zamanı tarihten sildi.
Einstein; Özel Görelilik ile mutlak zamanı tarihten sildi.Wikimedia Commons · Public domain

Mesela kuantum mekaniği ve kozmolojiyle uğraşan modern fizikçiler yepyeni sorular atıyor ortaya. Örneğin kuantum fiziğinin bazı denklemlerinde zaman yönünü hiç hesaba katılmıyordu. Geçmiş ve gelecek arasında hiçbir ayrımın olmadığı bir yaklaşım söz konusuydu yani. Ve bu zamana dair o döneme dek kabul ettiğimiz her şeyi derinden sarsıyordu. İşte buradan yola çıkan bazı fizikçiler, zamanın temel bir gerçeklik değil de ortaya çıkan bir özellik olabileceği fikri üzerinde duruyorlar artık. Bu doğrultuda fazlasıyla beyin kaşıyan bir soruyla yaklaşıyorlar zaman kavramına. O da şu:

Bu yaklaşıma göre bizim biyolojik ve psikolojik yapımız, zaman denen kavramı yaratıyor olabilir. Bu da evrenin kendisi için zaman diye bir gerçekliğin var olmadığı fikrini ortaya koyuyor. Öyleyse basit bir düşünme pratiği yapalım şimdi. Eğer zaman bir illüzyonsa, biz neden bu kadar gerçekmiş gibi hissediyoruz? Daha da önemlisi zaman denilen şey bizim zihnimizde nasıl şekilleniyor? Gelin biraz da bunun üzerine kafa yoralım şimdi.

Birçok bilim insanına göre zaman, aslında beynimizin inşa ettiği bir şey. Bu yaklaşıma göre beynimiz, duyulardan gelen bilgileri birleştirerek bir akış duygusu yaratıyor.

Korktuğunuz bir anı hatırlayın mesela. Saniyeler içinde yaşanan bir şey dakikalarca sürmüş gibi hissettirir, değil mi? Bunun nedeni tehlike anında beynimizin yüksek odak moduna geçiyor olması aslında. Zihnimiz böyle anları çok detaylı ve yoğun bir şekilde kaydediyor. Geriye dönüp o anı hatırladığımızdaysa saniyeler sanki dakikalar, hatta saatler sürmüş gibi hissettiriyor bize. Peki böyle bir durumda bizim dışımızda akan zamanın ne gibi bir önemi olabilir ki? Epey sinir bozucu bir şey bu, farkındayım. Ama dahası da var…

Bazı bilim insanları zaman algımızda yaş faktörünün de önemli bir etkisi olduğunu düşünüyor. Yine basit bir deneyle anlatayım bunu size. Son 5 yılınızı bir özetlemeye çalışın mesela. Büyük olayları, yeni tanıştığınız insanları, dönüm noktalarını bir sıralayın.

Eminim birçoğunuz diyecektir. Fakat dert etmeyin, anormal bir durum yok burada. Bizim beynimiz sıradan günleri hızla unutmaya güdümlü bir şekilde çalışıyor. Yani sadece sıra dışı olayları ya da yenilikleri kolaylıkla hatırlıyoruz.

Hadi bunu biraz pekiştirelim. Şimdi benzer bir özeti 5 yaşındayken geçirdiğiniz bir yaz tatili için çıkarmaya çalışın lütfen.

Muhtemelen çok daha fazla şey hatırlamışsınızdır. Zamanın hızlanması, bir bakıma hayatımızın rutinleşmesiyle ilgili yani. Eğer yeni şeyler öğreniyorsak, yeni yerlere gidiyorsak ya da yeni insanlarla tanışıyorsak, zaman daha dolu geçiyor bizim için. Eh çocuk olmak demek de yepyeni deneyimler demek sonuçta. Bazı psikologlar bunu Oransal Zaman Teorisi’yle açıklıyor. Bu teoriye göre yaşınız küçüldükçe, o yaşınız hayatınızın daha büyük bir bölümünü kaplıyor. Yani 5 yaşındaki bir çocuk için 1 yıl demek hayatının %20’si anlamına gelebiliyor.

Olayı böyle değerlendirdiğinizde zaman, beynimizin kurguladığı bir film gibi gelmiyor mu size de? Ve biz o filmin hem izleyicisi hem başrol oyuncusu hem de yapımcısıyız sanki. Ama işte her filmin de bir sonu var ne yazık ki. Bu da zamana dair başka önemli bir soruya götürüyor bizi… Zamanın bir sonu var mı?

Zamanın başlangıç hikayesini az çok biliyoruz hepimiz.

Malumunuz Büyük Patlama… Yaklaşık 13,8 milyar yıl önce gerçekleşen bu olayla, evren sıfır noktasından genişlemeye başladı. O andan itibaren de uzay ve zaman var oldu. Ama işte evrenin de bir noktada sonlanacağı düşünülüyor. Bu bağlamda evrenin genişlemesinin duracağı ve içe çökeceği ya da karanlık enerjinin uzayı parçalayarak zamanı yırtabileceği gibi teoriler üzerinde duruyor modern fizikçiler. Her ne kadar bu senaryolar şu an için birer teori olarak dursa da, hepsinin ortak bir noktası var… Evrenin zamanı, bizim bildiğimiz gibi sonsuz değil.

Bilim bu sınırlılığı çok önemli bir gerçeklikle de destekliyor aslında… Termodinamiğin ikinci yasası, yani entropi ile. Aslına bakarsanız bu başlı başına bir bölüm konusu, fakat şimdilik basitçe anlatayım size. Bu yasaya göre evrendeki düzen dağılmaya meyleder.

Çayınıza attığınız bir küp şekeri düşünün mesela. Siz hiçbir şey yapmasanız da o kendi kendine erir ve karışır, değil mi? Ama işte o şeker hiçbir zaman kendi kendine tekrar küp haline gelmez. İşte bu geri dönüşsüzlük durumu, zamanın tek yönlü akışını da açıklıyor esasında. Bizim için zaman ileriye doğru akıyor. Yani entropi artıyor. Ve bu artışın nihai sonuca ulaşması da evrenin yok olması demek.

Özetle zaman gerçekten varsa bile, bir noktada o da sonlanacak. Bu kulağa çok karanlık gibi gelse de, evrenin çalışma prensibi biz insanlara çok güzel bir mesaj veriyor bence. Eğer zaman sınırsız olsaydı, sabahları kalkmak için bir nedeniniz olur muydu mesela? Belki de zamanın değerini artıran şey, onun sınırlılığıdır. Belki de bu yüzden bizler zamanın ne olduğunu anlamak için bu kadar uğraşıyoruzdur. Eğer bu gizemi çözersek, zamana da yön verebileceğimize inanıyoruz belki de.

Dolayısıyla zaman kavramına başka bir yerden daha yaklaşabiliriz. Evet, elimizdeki bilgi birikimi ve teknolojiyle zamanı kontrol edemiyoruz henüz. Ancak onunla ne yaptığımızı seçmek bizim elimizde. Zamanı bonkörce harcayabilir ya da ona yeni bir anlam katabiliriz. Tıpkı Augustine, İbn Sina, Newton ya da Einstein’ın yaptığı gibi. Ki zaten onların da ortaklaştığı en temel nokta buydu. Zamanın gizemini çözmekten çok, ona bir anlam katmaya çabaladı hepsi.

O yüzden size son bir soru bırakmak istiyorum bölümü kapatırken.

Bugün, zamanınızı nasıl değerlendireceksiniz?

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (18)