Sitcom'ların Büyüsü: Neden Tekrar Tekrar İzliyoruz?
111 Hz ·Bölüm 203

Sitcom'ların Büyüsü: Neden Tekrar Tekrar İzliyoruz?

Pek çoğumuz sitcomları çok seviyoruz, öyle değil mi? Zaman geçiyor, dünya değişiyor ama sitcomlar yine de cazibesini kaybetmiyor. Hatta hepimizin özel bir favorisi bile var. Hani o bölümlerini ezberlesek bile tekrar tekrar izlediğimiz, kendimizi o arkadaş grubunun bir parçası gibi hissettiklerimizden bahsediyorum… 111 Hz’in bu bölümünde kahkaha dolu bu dizilerin, sitcom'ların tarihçesinden, karakterlerle kurduğumuz bağın psikolojisine kadar uzanan eğlenceli bir yolculuğa çıkıyor; ekran başında hissettiğimiz o sıcaklık, aidiyet ve konfor hissinin ardındaki sırları keşfediyoruz.

29 Eylül 2025 ·27 dk ·2.120 kelime
0:00

Günün en sevdiğim anında yakaladınız beni arkadaşlar. Yemeğimi aldım, favori sitcomlarımdan birini açtım, keyif yapıyordum. Gün içinde, böyle yalnız başıma yemek yediğim anlarda bir şeyler izlemek çok hoşuma gidiyor. Özellikle takip ettiğim sitcom dizisinin yeni bölümünü izlemek ya da daha önce defalarca kez izleyip sevdiklerimden rastgele bir bölüm açmak, büyük bir zevk benim için.

Heh işte en sevdiğim sahne başlıyor.

Barış, iyi misin sen? Solgun görünüyorsun biraz

Evet az önce pek çoğumuzun sitcom dizilerini izlerken hissettiklerine benzer şeylerin kısa bir canlandırmasını yaşadık birlikte. Çünkü genelde hepimiz kendimizi kaptırıyoruz bu dizilere, öyle değil mi? Sanki o arkadaş grubunun bir parçasıymışız, sanki o ailenin bir üyesi de bizmişiz gibi hissediyoruz sık sık. Özellikle tekrar tekrar izlediğimiz, neredeyse her bölümünü ezbere bilmemize rağmen sıkılmadıklarımızda oluyor bu his en çok.

O zaman gelin bugün eğlenceli bir yolculuğa çıkalım ve bu durumun nedenlerini araştıralım birlikte. Sitcomları neden seviyoruz, bu türden neden vazgeçemiyoruz ve neden bazılarını defalarca kez izlemekten bıkmıyoruz?

Sitcom, İngilizce’deki “situation” ve “comedy” kelimelerinin birleşmesiyle oluşturulmuş bir terim ve “durum komedisi” demek aslında. 20-30 dakikalık bölümlerden oluşan bu diziler, sabit bir karakter kadrosuna ve ev-iş yeri-cafe gibi değişmeyen birkaç mekana sahipler diyebiliriz öncelikle. Bölümleri de şöyle ilerliyor genelde: Karakterlerimiz her bölümün başında kendilerini farklı bir durumun, yeni bir sorunun içinde bulurlar ve o bölüm boyunca bu meseleyi çözmeye uğraşırlar. Başlarına gelen türlü komikliklerle beraber, en nihayetinde bu sorunu bir şekilde çözerler. Bölümün sonunda bazen yaşadıklarından ders alır, bazen de aralarındaki sevgi bağını güçlendirerek, birbirlerine sarılarak çıkarlar maceradan.

Yani sitcomların her bölümünün kendi içinde bir bütünlüğü var arkadaşlar. Hikayelerin önceki bölümlerle bağlantılı olmaması da her bölümün bağımsız bir şekilde izlenmesini kolaylaştırıyor tabii. Fakat durumlar, baş edilmesi gereken sorunlar sürekli değişse de karakterler ve mekanlar sabit kalıyor dediğimiz gibi. Bu zıtlık hayli önemli aslında. Zira izleyenler bu sayede hem karakterlerle bağ kurup, kendilerini onlarla özdeşleştirebiliyor; hem de her bölüm değişen durumlar sayesinde yeni bir maceraya şahit olup sıkılmadan yeni bölümleri takip etmeye devam edebiliyorlar.

Sitcomlarla ilgili en ilginç şeylerden biri de, dizi olarak bildiğimiz ve içselleştirdiğimiz bu formatın aslında radyoda doğmuş olması.

Radyoda komedyenlerce icra edilen bu şovlar, bölüm bölüm yayınlanıyormuş ve 1920 ila 30’larda oldukça seviliyormuş. Sonrasında televizyonların popülerleşmesiyle birlikte sitcomlar da buraya transfer olmuş haliyle.

1920'ler-30'larda radyoda doğan durum komedileri; sitcomun ilk evi.
1920'ler-30'larda radyoda doğan durum komedileri; sitcomun ilk evi.Wikimedia Commons · CC BY-SA 2.0

Televizyonda yayınlanan ilk sitcomsa 1946’da başlayan “Pinwright's Progress” adlı bir İngiliz dizisi.

Fakat sitcom'u bir televizyon fenomeni haline getiren ve modern sitcom'un standardını belirleyen o yapım, 1951'de ABD’de başlayan “I Love Lucy” olmuş. Çoklu kamera kullanımı, stüdyo seyircisi önünde canlı çekim gibi teknik devrimlerin yanı sıra; bir Amerikalı ile Kübalı’nın evlenmesini normalleştiren, karı-koca ilişkilerini ve aile dinamiklerini ele alış şekli bakımından tarihe geçen bir dizi olmuş I Love Lucy.

I Love Lucy (1951); modern sitcomun şablonunu kuran dönüm noktası.
I Love Lucy (1951); modern sitcomun şablonunu kuran dönüm noktası.Wikimedia Commons · Public domain

1960lardaysa bu sistem hayli değişti. Zira gündem karışıktı. Savaşlar, isyanlar, sosyal ve politik gerilimler… İnsanların bu sorunlardan uzaklaştırılması gerekiyordu. Ve bunun için devreye yine sitcomlar girdi tabii ki. “Bewitched” ve “I Dream of Jeannie” gibi sitcomlarda fantastik temalar işleniyor, gerçeküstü olaylar anlatılıyordu. Bu sayede insanlara adeta bir “kaçış yolu” yaratılmıştı yani. Fakat 70lere gelindiğinde işler değişecek, Norman Lear adlı bir adam, sitcom dünyasında adeta bir devrim yaratacaktı.

Yapımcı Norman Lear, on yıllardır süregelen idealize edilmiş ailelerin, kusursuz karakterlerin ve kaçış fantezilerinin artık işe yaramadığını fark etmiş, izleyicinin başka bir şeye ihtiyacı olduğunu sezmişti. 1971’de yayın hayatına başlayan fenomen dizisi “All in the Family” ile neredeyse sitcom türünü baştan yarattı kendisi.

All in the Family yine bir aile hikayesi aslında. Fakat öncekilerden farklı olarak gerçek ve sıradan insanlardan oluşuyor bu aile. Kusurları ya da yanlışları olan, izleyicinin bazen sevdiği, bazen nefret ettiği, kendisine ya da bir aile üyesine benzettiği insanlardan… Archie Bunker sosyal değişimlerden korkan, muhafazakar, işçi sınıfı bir aile reisi. Archie’nin damadı Mike Stivic ise onun tam tersi. İyi eğitimli, savaş karşıtı ve liberal biri.

Norman Lear sosyal ve politik meseleleri televizyonda göstermekten kaçınmak yerine, onları ana odak haline getirmeye karar verince, Amerikan toplumunun büyük bir kesimini temsil eden Archie ve Mike’ı kullanıyor aslında. Onları, daha önce televizyonda bahsedilmeye cesaret dahi edilemeyen; ırkçılık, eşcinsellik, feminizm, antisemitizm, savaş ve kürtaj gibi pek çok tartışmalı konu hakkında konuşturmaya başlıyor. Ve işte ondan sonra da olanlar oluyor… Çünkü Norman Lear, Amerikalı ailelerin salonlarına sızmayı başarıyor sitcomlar sayesinde. Amerikalılar, All in the Family’de her hafta kendi ailelerini, kendi babalarını, oğullarını, damatlarını izlediklerini farkediyorlar yavaş yavaş. Birbirilerine kızdıkları noktaları, kendi yanlışlarını ya da eksiklerini Archie ve Mike üzerinden görüp, önyargılarıyla yine bu karakterler aracılığıyla yüzleşiyorlar. Düşüncelerini tamamen değiştirmeseler bile karşısındakini daha iyi anlayıp, ona karşı daha yumuşak bir tutum takınabiliyor; fikirlerini bir anda değiştirmeseler de bu sitcom’da işlenenler sayesinde sorgulamaya başlayabiliyorlardı.

Norman Lear; sitcomu sosyal sorunların güvenli sahnesine çeviren yapımcı.
Norman Lear; sitcomu sosyal sorunların güvenli sahnesine çeviren yapımcı.Wikimedia Commons · CC BY 4.0

Tüm bunlar Norman Lear’ın dehasının açık bir kanıtı aslında. Zira o; mizahın, sosyal tabu haline gelen bu konuların konuşulması için en güvenli yol olduğunu farketmişti. Önce, bu tartışmalı konuları, ailelerin güvenle izlediği sitcomların içine adeta bir truva atı gibi yerleştirdi. Sonrasında da bunları izleyicinin gözüne batmadan, mizahi bir dille işlemeye başladı ve bu sayede önyargıların devreye girmesini engellemiş oldu. Artık sitcomlar, izleyicisini bir yandan gülüp eğlenmeye, diğer yandan da kendisiyle yüzleşip düşünmeye davet ediyordu yani. Bu sayede de dönemin sitcomları, pek çok sosyal konuda bir ayna işlevi görerek toplumun değişmesine ve dönüşmesine önayak oldu diyebiliriz.

Tabi başta söylediğim gibi, sitcomların bu şekilde kullanılabilmesi için mizah kadar, oluşturulan karakterlerin gerçekliği de önemli. Çünkü bu sayede izlediklerimizle bir bağ kurabiliyoruz ve bizi o sitcoma bağlayan da bu karakterler oluyor çoğunlukla. Fakat her kuralın bir istisnası var tabii. 80lerin sonunda ortaya çıkan bir sitcom dizisi var ki, bununla birlikte pek çok kuralı daha yerle bir etmiş kendisi.

Ondan bahsedeceğiz tabi ama önce kısa bir ara verip soluklanalım dilerseniz. Dönüşte size “hiçbir şey hakkındaki” bu diziden ve sitcomların bize yaptıklarından bahsedeceğim.

Aradan önce oldukça heyecanlı bir yerde bırakmıştık, “hiçbir şey hakkında” bir diziden bahsedeceğimizi söylemiştim öyle değil mi?

Evet, diziyi izleyenler bu müziği duydukları anda anlamışlardır zaten; Seinfeld’den bahsediyorum arkadaşlar. Bu dizi “hiçbir şey hakında bir dizi” olarak tanımlanıyor zira geleneksel anlatıları, bilindik olay örgülerini reddediyor Seinfeld’in yaratıcıları. Büyük hikayeler ya da olaylar anlatmak yerine, gündelik hayatın sıradan, önemsiz ve genellikle absürt ayrıntılarına odaklanıyorlar. Mesela karakterlerimiz bir bölüm boyunca bir AVM otoparkında nereye park ettiklerini unuttukları arabalarını arayabiliyorlar.

Yine bu dizinin yıktığı en önemli kurallardan birini şöyle özetliyor dizinin yaratıcılarından Larry David: Yani “kucaklaşma yok, ders alma yok” diyor. Klasik sitcomlarda karakterler yaşadıklarından ders çıkarır, değişir, gelişir ya da en azından aralarındaki duygusal bağlar güçlenir, bir kucaklaşma anı yaşanır demiştik hatırlarsanız. Ama işte Larry David, Seinfeld’de bunların hiçbirinin olmayacağını ifade ediyor bu cümlesiyle ve dediği gibi de oluyor gerçekten. Sezonlar geçmesine rağmen karakterlerimiz başladıkları gibi bitiriyorlar diziyi.

E tabi bu durum izleyicilerin onlarla bağ kurmasını zorlaştırıyor, hatta engelliyor çoğu zaman. Tüm bunlara rağmen dizinin bu kadar başarılı olmasının sırrıysa eşsiz gözlem gücünde yatıyor. Seinfeld, o zamana kadar yapılan sitcomların aksine, izleyiciyle bağı karakterleri aracılığıyla değil, olaylar üzerinden kurmayı tercih ediyor aslına bakarsanız. Karakterlerin başına gelen gündelik absürtlüklere verdiğimiz “Aa bunu ben de yaşamıştım.” hissi, bizi diziye bağlamaya yetiyor yani.

Larry David; 'kucaklaşma yok, ders alma yok' formülünün mimarı.
Larry David; 'kucaklaşma yok, ders alma yok' formülünün mimarı.Wikimedia Commons · Public domain

Seinfeld’in yaptığı bu devrim, sitcom dünyasında pek çok yeniliğin önünü açıyor ve diğer yaratıcılara cesaret veriyor tabii ki. Fakat klasik yöntemleri terk etmeyenler de azımsanamayacak kadar fazla. Mesela Seinfeld’den bir süre sonra, 1994’te yayın hayatına başlayan ve onun kadar büyük bir efsane haline gelen bir sitcom daha var.

Bugün hala en çok sevilenlerden biri kendisi. Evet, Friends’ten bahsediyorum tabii ki. Aynı dönemlerde yayınlanmalarına rağmen Friends, Seinfeld’in tam zıttı bir felsefeye sahip arkadaşlar. Seinfeld’in statik yapısının aksine, Friends’in dinamik bir akışı var. Bazı hikayeler bölümlere yayılarak devam ediyor yani. Ayrıca Friends; karakterlerine, onların aralarındaki bağa, aşk ve arkadaşlık ilişkilerine, duygusal değişim ve gelişimlere oldukça önem veren bir dizi. İzleyiciyle derin bir bağ kurmak için titizlikle tasarlanmış diyebiliriz hatta.

Modern dünyada ailenin önüne geçmeye başlayan arkadaşlık bağları ve kırsaldan şehre taşınan nüfusa paralel olarak Friends, şehrin tam göbeğindeki bir arkadaş grubunun dünyasına davet ediliyor izleyicisini. Apartman daireleri, kahve dükkanları, benzersiz arkadaşlık ilişkileri ve aşklarla örülmüş dünyası, idealize edilmiş bir “modern şehirli insan” hayatı sunuyor bize. Bu da, benzer hayatlar yaşayan insanların diziyle bağ kurmasını kolaylaştırıyor takdir edersiniz ki.

Zaten Friends’in başarısı da burada yatıyor diyebiliriz. İzleyeni kendi dünyasına öyle bir çekiyor ki, bir noktadan sonra kendinizi o arkadaş grubunun bir parçası, o koltuktaki 7. kişi gibi hissetmeniz kaçınılmaz oluyor. Onlarla “parasosyal bir ilişki” kuruyoruz yani. Ki bu da, sitcomlarla olan bağımızın psikolojik bir açıklaması aslında.

Parasosyal bağlar, 1956’da sosyolog Donald Horton ve Richard Wohl tarafından, radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarının yükselişiyle birlikte ortaya çıkan, yeni sosyal dinamiği tanımlamak için ortaya atılmış bir kavram. İzleyicilerin ünlü veya kurgusal karakterler gibi medya figürleriyle kurduğu tek taraflı, karşılıksız ve hayali ilişkiyi ifade etmek için Parasosyal Etkileşim kavramını kullanıyorlar. Diziyi izlerken karakterin yaptığı bir şeye güldüğümüzde ya da ona karşı şefkat hissettiğimizde onunla parasosyal etkileşime girmiş oluyoruz yani.

Bu etkileşimlerin birikmesi ve tekrarlanması sonucu oluşan ve medya tüketimi dışında da varlığını sürdüren kalıcı bağa ise “parasosyal ilişki” ismi veriliyor. Yani karakteri o kadar çok içselleştiriyoruz ki, bir sonraki sahnede vereceği tepkiyi tahmin edebiliyoruz artık. Veya gündelik hayatımızda karşılaştığımız birinin bir tepkisini, bu karakterin davranışlarına benzetebiliyoruz. Bir noktadan sonra bu karakteri bir arkadaşmışız gibi hissetmeye başlıyoruz.

Bu parasosyal bağların sitcom izleyicisinde dramalara nazaran daha fazla oluştuğunu söyleyebiliriz. Bunun en büyük sebeplerinden biriyse, bu yapımların bolca tekrar ve aşinalık içermesi. Genellikle aynı ana karakter kadrosu ve aynı temel mekanlar etrafında dönen ve yıllarca süren sitcomlar, izleyicide güçlü bir aşinalık, öngörülebilirlik ve güven hissi yaratıyor haliyle. Hatta psikolojide buna "salt maruz kalma etkisi" deniyor. “Bir uyarana ne kadar sık ve sürekli bir şekilde maruz kalırsak, o uyarana tepkimiz o kadar pozitif olacaktır” şeklinde açıklayabiliriz bunu kısaca. İşte sitcom karakterlerine de bu şekilde sürekli ve düzenli maruz kalmak, karakterleri zamanla "eski dostlarımızmış" gibi algılamamızı sağlıyor aslına bakarsanız.

Bu noktada mizahın etkisinden bahsetmeden geçmek olmaz tabii. Parasosyal bağları, sitcom karakterleriyle daha yoğun şekilde kurmamızın bir diğer sebebi de bu zira. Karakterlerin yaptığı esprilere gülmek, bu kahkahalarımızın stüdyo seyircisinin kahkahalarına karışması veya sonradan eklenen gülme efektleriyle birleşmesi, bize kendimizi bir grubun parçası gibi hissettirebiliyor. Ayrıca diziye özgü şakalar ve tekrarlanan ifadeler de izleyiciyle karakterler arasında paylaşılan bir "iç şaka" kültürü oluşturarak aidiyet duygusunu derinleştirebiliyor.

Üstelik yapılan araştırmalara göre, karakterlerle kurduğumuz bu tek taraflı bağların üzerimizde somut bazı etkileri de var. “Social Surrogacy Hypothesis” yani "Sosyal Vekillik Hipotezi"ne göre sitcomlarla kurduğumuz sosyal bağlar; özellikle gerçek sosyal ilişkilerimiz tehdit altında olduğunda, yetersiz kaldığında veya onlara erişemediğimiz zamanlarda, aidiyet hissimizi geçici olarak tatmin etme gücüne sahipler. Gerçek arkadaşlarımızla temas kuramadığımızda, kurgusal arkadaşlarımız imdadımıza yetişiyor diyebiliriz yani. Ki bu da 2019 ve 2020 yıllarında yaşanan covid pandemisi sırasında yalnızlaşan ve sosyalleşmesi zorlaşan insanların, neden dizi izlemeye daha çok ihtiyaç duyduğunu da açıklıyor bana sorarsanız.

Tüm bunlar da bir diziyi, özellikle sitcomları, neden tekrar tekrar izlemek istediğimizi anlayabildiğimiz bir noktaya götürüyor bizi.

Yeni bir diziye başlamak yeni karakterle tanışmanın, yeni bir dünyaya adım atmanın bir anahtarı olsa da kabul edelim ki büyük bir bilişsel yük de getiriyor beraberinde. Yeni karakterlere alışmak, olay örgüsünü anlamak ve takip etmek ciddi bir çaba gerektiriyor aslında. Fakat daha önce izlediğimiz bir diziyi tekrar izlemek bizi bu yükten bir anda kurtarıveriyor desek yalan olmaz. Zira zihinsel olarak yorgun ya da stresli olduğumuz zamanlarda, mesela işten ya da okuldan bitkin bir şekilde eve geldiğimizde, kendimizi tanıdık bir dünyanın içine bırakmak çok daha kolay ve güvenli bir seçenek bizim için.

Bu yüzden tekrar tekrar izlediğimiz, kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan bu diziler “konfor dizileri” olarak da adlandırılıyorlar. Bu konfor dizilerinin öngörülebilir doğası yaşadığımız kaotik dünyada adeta bir sığınak görevi görüyor bizim için. Günlük hayatın belirsizlikleri kaygımızı arttırsa da kendimizi o en sevdiğimiz dizinin güvenli kollarına bırakmak geçici de olsa kontrolün bizde olduğu hissetmemizi sağlıyor çünkü.

Ayrıca biliyorsunuz ki sitcomlarda, diğer drama dizilerinden farklı olarak travmatik olaylar ya da hayal kırıklığı yaratan sonlar gibi tetikleyiciler yer almıyor. Mutlu sonla biten hikayeler ve bizi güldüren mizahi unsurlar sayesinde sitcomları tekrar izlemek, ruh halimizi dengelememize ve stresimizi yönetmemize yardımcı oluyor.

Bizi konfor dizilerimize çeken bir diğer sebep de nostalji hissi. O diziyi ilk izlediğimiz zamanları hatırlamak ya da eski dostlarımızı ziyaret etme hissini yaşamak bizi onlara çekiyor. Ayrıca tekrar izleme ritüeli bize kendimizle yüzleşme fırsatı da tanıyor. Şöyle ki; her izleyişimizde karakterlere ve olaylara bakış açımızın değiştiğini görmek, diziyi başka şekillerde yorumladığımızı fark etmek, geliştiğimizi görmemizin en kolay ve eğlenceli yollarından biri diyebiliriz bence.

Sitcomlarla kurduğumuz bu derin bağ hakkında konuşulacak çok şey var arkadaşlar. Ama benim vurgulamak istediğim nokta şu.

Hayatlarımız yetişemediğimiz bir hızda akıp geçiyor artık. Bazen bir şelale gibi çağlıyor, bazen deniz dalgalanıyor, bazen de bir dere gibi taşıp coşuyoruz. Kontrol edemediğimiz bir düzenin içinde kaygıyla ama sağlam kalmaya çalışıyoruz çoğunlukla. Fakat bunu yapmak öyle kolay olmuyor tabi her zaman. İyi hissetmek için sebepler arıyor, kaygılarımızdan sıyrıldığımız o kısacık anları yakalamaya çalışıyoruz. Ama işte böyle anlarda, çareyi çok da uzakta aramamak gerekiyor belki de. Sevdiğimiz bir sitcom’un bir bölümü aradığımız sığınak olabilir bazen. Her şeye rağmen bizi sarıp sarmalayacak bir dost çıkabilir ya da ihtiyacımız olan o sıcaklık hissi kucaklayabilir bizi ekran başına geçtiğimizde.

Belki de daha iyi hissetmenin yolu, hiçbir şey düşünmeden güleceğiniz yarım saatlik bir sitcom bölümünden geçiyordur. Ne dersiniz?

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (3)