
Yitip Giden Duyarlılığımız: Kayıtsızlık
Televizyonda ya da sosyal medyada gördüğümüz bir trajedi ilk başta kalbini sıkıştırıyor, gözlerini dolduruyor. Fakat kısa bir süre sonra elimizdeki telefonla biraz daha aşağı kaydırıyoruz akışı. Ve o trajediyi unutup hayatımıza devam ederken buluyoruz kendimizi. Dünyadaki trajedilere karşı kayıtsız kalabiliyoruz. Peki neden böyle olabilir? Yani insan neden yanlışlığından emin olduğu konulara kayıtsız kalır ve soyutlar kendini? 111 Hz'in bu bölümünde insanlığın, yaşanan acılara kayıtsız kalma sürecinin gerekçelerini inceliyoruz. İnsanın sınırlarını ve bu sınırların nelere mâl olabileceğini konuşuyoruz.
Hoş geldiniz sevgili arkadaşlar. Bir süredir o kadar çok yoğunum ki dünyada ne olup ne bitiyor, hayat nasıl akıyor pek takip edemedim açıkçası. Tam olup bitenler bakacakken yakaladınız beni. Bakalım neler var şu sıralar gündemde.
Çok yazık gerçekten. Son dönemde çizilen tablo düşündüğümden de karanlık maalesef arkadaşlar. Bir insanlık trajedisi yaşanıyor ve biz elimiz kolumuz bağlı bir şekilde hiç bir şey yapamıyoruz, ne acı. Neyse, bakalım başka neler olmuş…
Çok enteresan değil mi bu? Yüzlerce kilometre ötedeki bir trajediyi dert edinen ve inisiyatif alan insanların olması yani. Bambaşka bir ülkede yaşanan trajediyi televizyonda ya da sosyal medyada görüyorsun. Birkaç saniye için kalbin sıkışıyor belki, ama sonra elinde telefonla biraz daha aşağı kaydırıyorsun. Belki bir kedi videosu, belki bir dizi fragmanı, belki de komik bir espri çıkıyor karşına. Ve o trajediyi orada bırakıp hayatına devam ederken buluyorsun kendini. Hayat bazen o kadar hızlı akıyor ki, insan böyle durumlara kayıtsız kalabiliyor. Kendi dertlerimizde sürüklenip giderken, dünyadan kopabiliyoruz.
Peki neden böyle olabilir sizce? Yani insan neden yanlışlığından emin olduğu konulara kayıtsız kalır ve soyular kendini? Düşündüm de şimdi, gelin birlikte bunun üzerine kafa yoralım bu bölümde. Kendimize dair bazı cevaplar buluruz belki, kim bilir?
Evet sevgili arkadaşlar, Gazze’ye insani yardım için yola çıkan Sumud Filosu son günlerde dünya gündeminin en yakından takip ettiği konulardan birisi. Fakat bu trajedi son birkaç yıldır yaşanıyor ve her geçen gün daha da büyüyor maalesef. Ve farkında mısınız bilmiyorum, ama biz zaman zaman olup bitenleri takip bile edemiyoruz. Her şey göz açıp kapayıncaya kadar yaşanmış gibi geliyor bazen. Eminim hepimizin diye sorduğu durumlardan birisi bu. Başkalarının kayıtsızlığı, bizleri normalden daha da yıpratabiliyor elbette, fakat bunun sebepleri üzerine bir sorgulama yapınca neden böyle olduğumuz daha iyi anlaşılıyor. Zira bir meseleye kayıtsız kalmak, insanın çoğu zaman bilinçli tercihleriyle yaşanan bir şey değil. Bu beynimizin ve kalbimizin, yani doğamızın sınırlarıyla ilgili bir davranış aslında. Ben de bugün bu sınırları farklı açılardan değerlendirelim istedim, zira bu şekilde birbirimizi daha iyi anlayabileceğimizi düşünüyorum.
Soruyu bu şekilde sorduğumuzda ilk aklımıza gelen cevaplardan birisi oluyor muhtemelen. Fakat mesele o kadar da basit değil tabii ki. Hatta bu bir iyilik ya da kötülük meselesi bile değil temelde. İnsan bir trajediye zaman içinde kayıtsız kalabilir pek tabii, çünkü acıyı taşıma kapasitesi kısıtlıdır aslında. Şöyle açayım size bu görüşü.
İnsan türü yüzbinlerce yıl boyunca küçük topluluklar halinde yaşayarak hayatta kaldı.
Yani bizim evrimsel donanımımız, bu küçük grupları korumak ve kollamak üzerine inşa edilmiş vaziyette. Dolayısıyla yakınımızda acı çeken biriyle empati kurmamız da, yavrularımızı gözümüzden dahi sakınmamız da, kabilemizde yaralanan birini iyileştirmeye çalışmamız da bu koruma içgüdüsünün bir yansıması. Ama işte sorun şu ki bugün biz yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca insanın hikâyesine aynı anda tanıklık ediyoruz. Bizim evrimsel tasarımımızın çok ötesinde bir enformasyon akışına maruz kalıyoruz. Hal böyleyken de bir seçim yapmak durumundayız hepimiz.
Bir örnekle açıklayayım size bunu. Bir mağara insanı için acı çeken üç kişi var diyelim. Onun için hepsiyle ilgilenmek mümkündür muhtemelen. Fakat bugün milyonlarca insanın çektiği acıya şahit olan bizler içine herkese çare olabilmek mümkün değil. Haliyle beynimiz bunları özümseyebilmek için bir önceliklendirme yapmak zorunda kalıyor. Kime bakacak, kime kayıtsız kalacak gibi bir filtreden geçiriyor olup bitenleri.
Ve biz artık o kadar çok kötü haberlere maruz kalıyoruz ki bir noktadan sonra içimizde hiç bir his kalmıyor. Duygusal olarak tükeniyoruz yani.
111 Hz’te birçok kez insan beyni üzerine düşündük sizlerle. Gerçekten de gizemlerle dolu bir mekanizma var kafa tasımızın içerisinde. Ama beynin en ilginç yanı, bu korumacı refleksleri sanırım. Duygusal olarak tükenmeye gittiğimizde de beynimizin savunma birimi devreye giriyor. Çünkü bir şey hissedemezsek, varoluşumuz da pek bir anlamı kalmıyor. Dolayısıyla kayıtsızlığı tam olarak anlayabilmek için bilişsel açıklamaları da gözden geçirmeliyiz.
İnsanın dikkat kapasitesi sınırlı demiştik, değil mi? Her gün binlerce uyaranla karşılaşıyoruz.
Bedenimiz ve zihnimiz, bu uyaranların hepsine eşit tepki veremiyor haliyle. Bizim hayatımızı doğrudan etkileyen, en yakınımızda yaşanan şeylere tepki veriyoruz öncelikle. Biraz da bu yüzden dünyanın öbür ucunda yaşanan bir felaket, komşumuzun yaşadığı bir hastalık kadar yer etmiyor zihnimizde. Psikolojide bunun bir ismi var… Yakınlık yanlılığı. Bu da en temelde bizim hayatta kalma stratejimizin bir parçası. Kayıtsızlığı bilinç düzeyinde değerlendirirken tek yapacağımız izah bu değil elbette. Yakınlık yanlılığı kadar, normalleşme önyargısı denilen kavram da bazı olaylara kayıtsız kalmamızı doğrudan etkiliyor. Mesela büyük bir felaket olduğunda zihnimiz zaman zaman onu küçümseyip gibi bir önyargıya kapılabiliyor. Bu sayede tehlikeyi küçülterek kaygıyla baş ediyor beynimiz.
Fakaat beyin sadece bu mantıkla çalışan bir mekanizmaya sahip değil. Bilişsel açıdan çelişkiye de düşürüyor bizi sık sık.
Mesela şimdi, tam şu anda güvenli bir şekilde kahvenizi içtiğinizi düşünelim. Ancak aynı anda bir yerlerde çocuklar öldürülüyor. İşte bu iki durum arasında devasa bir uçurum var. Bu uçurum bizi rahatsız içten içe huzursuz ediyor.
Yani, sadece kendimiz için değil, herkes için geçerli olabilecek bir ilke üzerinden davranmamızı öğütler. Şimdi başkalarının acısına kayıtsız kalmak gibi bir ilkeyi evrenselleştirdiğimizi bir düşünsenize. Ortaya nasıl bir dünya çıkardı? Dayanışmadan ve şefkatten söz edebilir miydik mesela? Rasyonel açıdan baktığınızda, hiç de yaşanılabilir bir yer olmazdı değil mi böylesi bir dünya? İşte bu yüzden kayıtsızlık, toplumsal anlamda da bir alışkanlık haline gelmemeli.
Neyse ki buna karşı birçok panzehir geliştirdik insanlık olarak. Hayal ettiğimiz ve gerçekleşsin diye çabaladığımız ütopyalar, John Lenon’ın yazdığı ‘Imagine’ gibi şarkılar ya da Albert Camus’un yazdığı “Veba” gibi hikayeler… Hepsi bizim kayıtsızlığa karşı meydan okuma şeklimiz aslında. Fakat burada anlatmamız gereken bir felsefi kavram daha var, o da kozmopolitanizm.
Filozof Kwame Anthony Appiah, diyerek çok güzel bir şekilde özetlemiş aslında bu kavramı.
Uzak diyarlardaki insanların yaşadığı acı sadece onların sorunu değil kısacası. Bu dünyada yaşıyorsak, birbirimizin sorumluluğunu da paylaşıyoruz.
Ki zaten teknolojinin, küreselleşmenin ve iletişimin bu kadar yoğun olduğu bir çağda, “bana uzak” diye bir şey de kalmadı, kabul edelim. Dolayısıyla kayıtsızlığa düştüğümüz her an bir dünya vatandaşı olduğumuzu da hatırlatmamız gerekiyor kendimize.
Söz konusu kayıtsızlığın toplumsal yansımaları olunca çok önemli bir düşünürden daha bahsetmek istiyorum size bu arada.
Antonio Gramsci ve onun “Kayıtsızlardan Nefret Ediyorum” metninden…
İtalyalı düşünür 1917’de yazdığı bu metinde kayıtsızlığı, tarihteki trajedilerin görünmez işbirlikçisi olarak tanımlamıştı. Zira büyük kötülükler çoğu zaman yalnızca kötülük yapanların eylemleriyle değil, seyredenlerin de sessizliğiyle mümkün olur. Yani insanların diyerek geri çekilmesi, adaletsizliklere de alan açan bir davranış aslında. Antonio Gramsci bu bağlamda çok önemli bir tanımlama yapıyor.
diyor kendisi.
Bu sert olduğu kadar çarpıcı da bir eleştiri ve önemli bir noktayı işaret ediyor. Eğer herkes kendi küçük hayatına kapılır, anlayışıyla hayatını sürdürürse; o yılan yaşamakla kalmaz, birgün gelip bizi de zehirler. Daha da kötüsü kayıtsızlık, kimilerinin elinde bir silaha da dönüşebilir.
Bu silahın nasıl çalıştığını anlamak içinse tarihe bakmak yeterli arkadaşlar. Çünkü bazı büyük trajediler sadece aktif kötülüğün değil, çevrede duranların sessizliğinin de eseri olmuştu ne yazık ki. Buna verebileceğim en çarpıcı örnekse tarihe Kristal Gece diye geçen olay sanıyorum.
Kasım 1938’de, Almanya’da yaşanmıştı Kristal Gece.
9 Kasım gecesi Nazi askeri güçleri ülke genelindeki sinagogları yakmış, Yahudi dükkanlarını darmaduman etmiş, yüzlerce kişiye sokak ortasında şiddet uygulamıştı. O gecenin neticesinde binlerce Yahudi insan toplama kamplarına gönderilmiş ve tarihin en büyük kıyımlarından birisi yaşanmıştı.
Ama bundan daha korkunç olan bir şey vardı. Saldırılara tanıklık eden komşuların büyük bölümünün sessiz kalmıştı. Kimileri evlerinin penceresinden bakıp olan biteni izlemiş, kimileriyse ertesi gün işine gidip hiçbir şey olmamış gibi davranmıştı. Özetle Kristal Gece, Naziler’in soykırım politikasında bir dönüm noktası olarak geçti tarihe. O geceden sonra Naziler, toplumun önemli bir kesiminin kendi faaliyetlerine sessiz kalacağını anlamıştı çünkü. Ve o sessizlik, Holokost’un kapısını da araladı maalesef.
İşin acı tarafıysa, tarihe baktığımızda buna benzer birçok örnek sayabiliyoruz. ‘90’larda yaşanan Srebrenitsa ve Ruanda soykırımları da onlardan bazıları mesela. Ve bu trajedilerin hepsi bize ortak bir şey söylüyor aslında. Sessizlik tarafsızlık değildir. Sessizlik, her zaman bir tarafın yanında durur. Evet, kayıtsızlık bizim genelde bilinçli olarak yapmadığımız bir şey, fakat buna bir çare de üretmeliyiz mutlaka. Görmezden gelmeyi bırakmakla başlayabiliriz mesela. Manipülasyona kapılmadan, doğru bilgiye ulaşmak ve onu yaymak, yaşanan trajediye bir megafon olmak, düşündüğümüzden çok daha büyük bir etki yaratabilir. Daha da önemlisi aksiyona geçebiliriz. Dayanışarak, konuşarak ve en önemlisi de hikâyeler anlatarak yapabiliriz bunu. Zira hikâyeler bizi başkasının yerine koyar, mesafeleri ortadan kaldırır.
Bir aile içinde, bir arkadaş grubunda ya da bir iş yerinde duyarlılığın ve dayanışmanın önemini hatırlatan hikâyelerden bahsetmek, küçük bir kültür tohumu ekmek demektir aynı zamanda. Ve bu küçük tohumlar zamanla bir toplumu da dönüştürebilir.
Unutmayın kayıtsızlığa karşı koymak sadece başkaları için değil, kendimiz için de bir iyileşme yolu aslında. Zira bu insanın kalbini ve duyularını körelten bir sessizlik. Sessizlerin sesi olmak, fark etmek ve küçük de olsa bir adım atabilme cesareti gösterebilmek insan kalmanın da en basit yoludur galiba.
O yoldan sapmamanız umuduyla…
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt