
Komik Olan Ne?
Sümerliler hangi şakayı tablete kazımıştı? İlk çağlardan beri birbirleriyle bağ kurmak için şakalaşan insanoğlu, aslında ortak şakalara mı gülüyor? Esprinin bir matematiği var mı? Bu bölümde insanın neyi neden komik bulduğunu irdeliyoruz.
1800’lü yılların sonunda arkeologlar tarafından Irak’tan bir kil tablet çıkarılmış. Sümer Uygarlığına ait olduğu düşünülen bu tablet 4000 yıllık. Yani neredeyse yazının icadı kadar eski.
Üstündeki Sümerce yazı da tarihi bir nitelik taşıyor. Tabi şimdi siz biz bu şekillere pek anlam veremiyoruz ama eğer antik çağlardan zaman makinesiyle gelmiş bir Sümerli programı izliyor olsaydı, emin olun gülmekten yerlere yatardı. Çünkü tablette yazan yazı, tarihte kayda geçirilmiş ilk şakalardan biri.
Yazının Sümerceden dilimize çevirisi aşağı yukarı şu şekilde: “Bir köpek bara girer ve der ki, ‘Hiçbir şey göremiyorum, bunu açacağım.’”
Bu kadar. Şakayı anladınız mı?
Üzülmeyin kimse anlamadı.
Akademisyenler, tarihçiler, arkeologlar ve internet forumlarındaki binlerce kişi yıllardır bu antik Sümer fıkrasını analiz ediyorlar. Henüz neresinin komik olduğunu anlayan çıkmadı. Yapısal olarak tuhaf bir biçimde günümüz şakalarına benziyor. “Bir adam bara girmiş” diye başlayan fıkralar bizim için tanıdık, değil mi?
Tabi o döneme göre düşünürsek “bar” yerine, “han” veya “meyhane” dememiz daha doğru bir çeviri olur sanırım. Bir köpeğin hana girmesi de komik bir sonuç doğurabilir elbette. Buraya kadar tamam. Peki köpek niye bir şey göremediğini söylüyor? Ve neyi açıyor?
İnternet forumlarında bu konuda yüzlerce teori var. Bazıları bu şakaya eşlik eden fiziksel bir jest olabileceğini düşünüyor. Hareketi göremediğimiz için şakayı tam anlamıyla kavrayamıyor olabiliriz yani. Bazıları da “han” diye çevirilen kelimenin Sümerce’de aynı zamanda “genelev” anlamında da kullanıldığını vurguluyor. Yani belki de köpek içeri girdiğinde bir kapıyı açmış ve görmek istemeyeceği bir manzarayla karşılaşmıştır. Makul tabi, ama bir şey eksik gibi.
Düşünüyorum da, belki de bu şakayı anlamak için, insanla ilgili daha temel bir mekanizmayı kavramamız gerekiyordur. Biz neyi komik buluyoruz? Neden şaka yapıyoruz? Ve neden bu şakalarımızı tabletlere, taşlara, duvarlara, kağıtlara veya sosyal medyaya yazmak istiyoruz?
E tabi neye güldüğümüzü kurcalamadan önce niye güldüğümüzden de kısaca bahsetmek lazım. Şimdi mizah dediğimiz şeyin insanlık tarihi kadar eski olduğunu gördük. Ama biliyor musunuz, gülme eyleminin daha bile eskiye gittiğini düşünenler var. 2021’de UCLA üniversitesinden iki bilim insanı, maymungiller ve bir çok farklı hayvan türünün oyun oynarken gülmeye benzer sesler çıkardıklarını tespit etmiş. Yalnız araştırmacılar buna tam olarak “gülme” dememişler, bir tür “gülme prototipi” demişler. Yani gülmenin daha ilkel bir versiyonu diyebiliriz. Yine de eğer bu araştırma doğruysa, tarihte gülen ilk canlı insan olmayabilir.
Şempanzelerin bu oyun gülüşleri, aslında bizi önemli bir noktaya götürüyor. Şöyle ki; eğer şempanze boğuşma sırasında gülmezse, yani karşı tarafa “eğleniyorum” mesajı vermezse, bu “şakadan” boğuşmanın gerçek bir boğuşmaya dönüşebildiği gözlemlenmiş.
Hatta Belçika’daki Leuven Üniversitesi’nden bir grup nörolog, aynı sosyal davranışı kemirgenlerde de gözlemlemiş. Henüz ses telleri gelişmemiş yavrular, oyun sırasında eğlendiklerini ifade edemedikleri için karşı taraf onları tehdit olarak algılamaya başlıyormuş.
Yani gülmek bazı canlılarda, çatışmadaki saldırganlığı sönümlendirmeye yarıyor. Tahmin edersiniz ki, bu canlılardan biri de insan. İlk insanların hayatta kalmalarına ve nesillerini devam ettirmelerine yardımcı olan unsurlardan biri de, gülebilmeleri.
2005’te New York, Binghampton Üniversitesi’nden iki biyolog, Profesör Wilson ve Profesör Gervais, gülmenin evrimsel faydaları üzerine bir makale yayınlamışlar. Ve tarih öncesi insanların ortak bir şeye birlikte gülerek kendilerine sosyal gruplar kurabildiklerini, dolayısıyla hayatta kalma şanslarını artırdıklarını söylemişler. Biyologlara göre bu grupça gülme hali bir tür “mizah prototipi”nin sonucu. Yani bu sefer de mizahın ilkel halinden bahsediyoruz. O dönemin normlarına uymayan bir şey gerçekleşiyor ve eğer bu şey tehlikeli değilse, görenler gülmeye başlıyor. Ortaklaşa bir gülüş karşıdakine şu mesajı veriyor aslında: “Durumun anormalliğinin ben de farkındayım. Seninle aynı dünya görüşünü paylaşıyorum ve aynı şeyleri yadırgıyorum. Biz aynı gruba aitiz.”
Tabi fark etmişsinizdir, sosyalleşme taktiklerimiz şu anda da bundan pek farklı değil. Çünkü şempanzelerin gülüşünden, homo sapiensin gülüşüne geldiğimiz yolda yeni bir şerit açıldı. Şu anda daha sık kullandığımız, yeni bir tür gülme biçimi de diyebiliriz. Çünkü şempanzelerden farklı olarak, biz gıdıklanmanın haricinde sosyalleşmek için de gülebiliyoruz.
Biyologlar Wilson ve Gervais, iki tür gülme biçimi olduğunu söylüyorlar. İlki primatlarda da görülen, kendiliğinden gelen, üstünde düşünmeden istemsizce gelişen gülüş. Heyecanlı bir oyun oynayan bir çocuğun veya gıdıklanan bir bebeğin gülüşü gibi düşünebiliriz.
Yani içten gelen ve durdurulamayan bir gülüş. İlk kez 19. yüzyılda Fransız nörolog Guillaume Duchenne de Boulogne tarafından açıklandığı için bu gülüşe “Duchenne Gülüşü” deniliyor.
Diğer gülme biçimine hiç bir nörolog ismini bahşetmemiş ama biz burada Duchenne olmayan gülüşü “sosyal gülüş” diye adlandırabiliriz sanırım. Sosyal gülüş diyince, aslında içgüdüsel olmayan, üstünde düşünüp öyle güldüğümüz, sosyal ortamların güçlendirdiği bir gülüş biçiminden bahsediyoruz burada. Bu tabi illa yalandan gülme anlamına gelmiyor, daha çok öğrenilmiş gülme olarak düşünebiliriz.
Bu öğrenilmiş gülüşün Duchenne gülüşünden farkını aslında beyni inceleyerek de görebiliyoruz. Çünkü ikisi beynin farklı kısımlarında gerçekleşiyorlar.
Duchenne Gülüşü beyin sapı ve limbik sistemde, yani duygulardan sorumlu kısımlarda gerçekleşiyor. Sosyal gülüş dediğimiz şey ise frontal kortekste, istençli hareketlerimizi planladığımız bölgede oluşuyor. Wilson ve Gervais’e göre bu ikinci tür gülmeye yol açan nöral bağlantı, beynimizde sonradan gelişti. Yani sosyal etkileşimlerimizde “sohbet” kavramının ortaya çıkmasıyla birlikte. E sohbet etmeye başlamamızla birlikte tabi ki kötüleme, küçümseme ve dalga geçme da hayatımıza giriş yapmış bulunuyor.
Böylece asıl bizi ilgilendiren kısma geldik. Bilinçli güldüğümüz ve başkalarıyla paylaştığımız komikliklere. 4000 yıl önce bir Sümerli’nin gülünç bulduğu ve başkaları da gülsün diye tablete kazıdığı şaka bize ne anlatıyor?
Sümerli kendisi gibi düşünen insanlarla ortak bir bağ kurmak istemiş. Ve onları güldürmek için gözleri görmeyen bir köpeğin bara girip konuştuğu, gerçekle uyumsuz bir anlatı kurmuş. Sümerli’nin uyguladığı bu yöntemi günümüzde mizah teorileriyle açıklayabiliyoruz. Birbirleriyle kesiştikleri noktalar olsa da, mizah teorisyenleri tarafından bu teoriler üç kategoriye ayrılmış: Uyumsuzluk, Üstünlük ve Rahatlama.
Uyumsuzluk teorisi aslında Aristoteles’in Retorik kitabında kısaca değindiği bir konudan geliştirilmiş. Aristoteles’e göre birini güldürmenin yolu, bir beklenti yaratıp sonra da o beklentiyi tersyüz etmek, yani sürpriz etkisi yaratmak. Onun ardından daha modern felsefeciler de bu konuda benzer şeyler söyleyerek teoriyi geliştirmişler. Immanuel Kant, Yargı Gücünün Eleştirisi kitabında mizahın, zihnin bir bakış açısından farklı bir bakış açısına hızlı geçişinden beslendiğini söylemiş. Arthur Shopenhauer’a göre ise uyumsuzluk ne kadar beklenmedik olursa, kişi o kadar çok güler.
Uyumsuzluk dediğimiz şey tabi ki pek çok farklı biçimde gerçekleşebiliyor. Mesela birbiriyle konuşan iki kişi arasındaki iletişimde uyumsuzluk olabilir. Diyelim bir kadın kocasıyla ilgili bir hikaye anlatıyor, fakat karşıda onu dinleyen kişi bu hikayenin oğluyla ilgili olduğunu zannediyor. Biz bu sohbeti dinleyen üçüncü kişi olarak durumun farkında olsak, bu sinyalleri karışmış, uyumsuz konuşmayı komik bulurduk değil mi? Sigmund Freud da böyle düşünmüş. Espri Sanatı kitabında bu tür iletişim uyumsuzluklarını “yargı saptırması” veya “düşünce saptırması” olarak adlandırmış. Yani bu kişi sohbet sırasında karşıdakinin düşüncesini kendine eksen yapmıyor, düşünceyi başka bir olasılığa kaydırıyor.
Tabi yalnızca söylenen ve anlaşılan arasında değil, söylenen ve söylenme biçimi arasında uyumsuzluk olması da komik bir etki bırakıyormuş.
Yani verilen mesaj, dile getiriliş biçimiyle uyumsuzsa, bu bizi güldürüyor. Bir kişi masadan kalemini düşürdüğünü çok uzun ve trajik bir biçimde anlatırsa bu bize komik gelir. Ya da bir satranç turnuvası, futbol spikerleri tarafından bağırarak seslendirilirse bu bizi güldürür.
Hatta ayağı takılıp düşen bir arkadaşımıza gülmemiz bile kısmen uyumsuzluğun sonucu diyebiliriz. Bir insanın ortama ve topluma uyum gösterememesi de mizahı besleyen unsurlardan biri. Fransız felsefeci Henri Bergson, 1980 yılında yazdığı Gülme isimli kitabında bu duruma “mekanik katılık” ismini vermiş.
Bergson’a göre düşen birine gülüyoruz, çünkü o kişi durumun gerektirdiği esnekliği gösterememiş, yani önüne çıkan basamağa uyum sağlayamamış ve makine gibi dümdüz yürümeye devam etmiş. Makine benzetmesini özellikle vurguluyorum çünkü Bergson’a göre alışkın olduğu hızı durduramamak ve durum değişikliğine adapte olamamak makinelere has bir özellik. Yani ayağı takılan arkadaşımıza gülüyoruz çünkü insan gibi davranması gerekirken o mekanik bir aygıt gibi davranıyor.
Tabi bu çizdiğimiz tabloda mizah tek başına uyumsuzluktan besleniyor diyemeyiz. İzninizle arkadaşımız hazır düşmüşken biraz daha yerde kalsın, biz de ona neden güldüğümüz üstüne biraz daha kafa yoralım.
Bergson teorisini şöyle devam ettirmiş: Bir insanı objeye veya hayvana indirgeyen şeyler mizahın ana malzemesini oluşturur. Hatta bu yönden mizahın “düzeltme” işlevi gördüğünü söylüyor. Yani biz düşen arkadaşımıza gülerek, aslında onun bir insan olarak gelişimine “yakışmayan” davranışının altını çizmiş oluyoruz. Bergson’a göre insan bu yolla, insan olmayan varlıklara karşı üstünlüğünü fark ettiği için gülüyor.
Tabi Sümerliler bunun tam tersini yapıp şakalarında bir köpeğe insan davranışı bahşetmişler. Ama belki köpekle dalga geçmek de insan üstünlüğünü vurgulamanın başka bir yoludur.
Bence şimdi kısa bir ara verelim. Dönüşte bu üstünlük konusuna biraz eğilmek gerekecek belli ki.
Geldik üstünlük teorisine. Üstünlük teorisinin tohumunu da aslında ilk Aristoteles atmış. Poetika kitabında gülünç olanı, “bize zarar vermeyen bir başarısızlık veya çirkinlik” olarak tanımlamış. Aristoteles’e göre trajedi ortalama veya ortalamanın üstü karakterlere odaklanır, komedi ise küçümseyeceğimiz karakterlere. Çünkü komedide seyirci kendisini karakterden daha erdemli ve daha üstün hissetmelidir. İngiliz felsefeci Thomas Hobbes da benzer bir düşünceyi devam ettirerek, bir şeye gülmemizin arkasındaki tek sebebin aniden kendimizi birilerinden üstün hissetmemiz olduğunu söylemiş. Hatta Fransız şair Charles Baudelaire konuyu daha da ileri götürmüş ve direkt “gülmek şeytani bir şeydir” demiş.
Şeytani demişken o zaman biz en iyisi düşen arkadaşımıza geri dönelim. Çünkü üstünlük teorisine göre o düştüğünde biz şöyle düşünmüşüz: “Sen düştün ama ben başarıyla yürümeye devam ediyorum. Ve bana ne kadar dengeli ve becerikli bir insan olduğumu hatırlattığın için bir anda çok neşelendim.”
Evet, kendimizi yeterince suçlu hissettiysek bu örneği burada bitiriyorum.
Çünkü üstünlük teorisi sadece başkalarını aşağılamak üzerine kurulu değil. Kendimizi de aşağılayıp gülebiliyoruz. Hobbes’a göre geçmişte yaptığımız veya söylediğimiz bir şeye sonradan gülme sebebimiz de üstünlük hissinden besleniyor. Yani geçmişteki halimize göre şu an ne kadar iyi durumda olduğumuzu düşünüyor ve kendimizi kutlamak için bir kahkaha koyveriyoruz.
Ama tabi ki tıpkı uyumsuzluk teorisi gibi, üstünlük de tek başına gülme mekanizmasını açıklamakta yetersiz kalıyor.
Mizah felsefesiyle ilgili yayınlarıyla ünlü yazar ve felsefeci John Morreal, üstünlük teorisine uymayan bir sürü komik örnek vererek Hobbes’a karşı çıkmış. Demiş ki “Buzdolabımda bir bowling topu bulsam bu komiktir. Ama bunun sebebi bowling topuna karşı bir üstünlük hissetmem olamaz.”
Morreal’in dediği gibi her zaman bir üstünlük hissiyle gülmediğimiz doğru. Ama pek çok durumda birine karşı üstünlük hissetmenin mizahı beslediğini eminim Morreal de kabul edecektir. Belki de Sümerliler’in kör bir köpeği komik bulmasının altında da aynı “şeytani” düşünce yatıyordur. Bir de bu kör köpeğin neyi açtığını anlasak rahatlayacağız.
Rahatlama demişken, iyisi mi biz son teorimize geçelim.
“Rahatlama Teorisi”, daha çok gülmeye sebep olan psikolojik sürece odaklanıyor. Bir çok ünlü psikoloğa göre gülmek basitçe, bir gerilim sonrası yaşadığımız gevşeme hissinden ibaret.
İngiliz felsefeci ve psikiyatrist Herbert Spencer, 1860’da yazdığı Gülmenin Fizyolojisi adlı kitabında, heyecan veya huzursuzluk gibi hislerin içimizde gergin bir enerji oluşturduğunu söylemiş. Spencer’a göre biz bu birikmiş enerjiyi boşaltmak için gülüyoruz.
Benzer bir düşünce biçimini Sigmund Freud da benimsemiş. 1905 yılında yayınlanan kitabı Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkileri’nde Freud, “espri”yi bilinçdışını açığa çıkaran bir süreç olarak tanımlıyor.
Freud’a göre espri yaptığımızda veya espri duyduğumuzda, zihnimizdeki cinsel ve düşmanca hisleri bastırmak için harcadığımız enerji serbest kalıyor. Ve biz aslında gülerek bu bastırılmış, birikmiş hisleri boşaltıyoruz. Freud’un teorisi şimdilerde “ofansif mizah” dediğimiz olguyu kısmen açıklıyor aslında. Ayıp olduğunu düşündüğümüz, gülmememiz gerektiğini hissettiğimiz şeylerin daha komik gelmesi, belki de bastırdığımız düşünceleri serbest bırakmamızın ve rahatlamamızın bir sonucudur.
Fakat bu bastırılmış enerjinin serbest kalması da bütün gülme biçimlerini açıklamakta yeterli olmuyor. Çünkü Freud bir şakaya en çok gülen insanın her zaman en gergin, bastırılmış ve çekingen insan olduğunu öne sürüyor. Ki günümüz psikologlarına göre bu çoğu zaman doğru değil. Hatta bir insanın gergin olması, şakaya gülme ihtimalini epey düşürüyor.
Tabi ki bu tür karşıt görüşler, yalnızca rahatlama teorisi için değil, bütün gülme teorileri için öne sürülmüş. Çünkü hiç bir teori genel anlamda neye güldüğümüzü açıklamaya yetmiyor. Günümüzde hala bu teoriler üzerine yeni düşünceler geliştirilmeye devam ediyor.
Örneğin 2010 yılında Colorado Üniversitesi’nden Amerikalı iki profesör, Psychological Science dergisinde bütün mizah teorilerini birleştiren bir terim ortaya attılar.
“Benign Violation” yani “zararsız ihlal” ismini verdikleri bu teori aslında uyumsuzluk teorisinin biraz daha farklı bir versiyonu. “Zararsız ihlal”, bir durumun yanlış ve norma aykırı bulunması, ama tehlikeli bulunmaması anlamına geliyor. Teori böylece bir şeyi komik bulmak veya bulmamak arasında şöyle bir ayrım yapıyor: İki insan bir ihlal gördüklerinde, ihlalin zarar vermediği insan buna gülecek, fakat zarar gören insan bu ihlali komik bulmayacaktır. Yani bizi güldüren şey aslında bir yanlışlık veya hataya güvenli bir mesafeden bakabilmek.
Bu sebeple sokakta birinin kafasına piyano düştüğünü görsek dehşete kapılacakken, çizgi filmlerde veya komedi fimlerinde bunu görmek bizi güldürüyor. Çünkü bize zarar vermeyecek tehlikeleri komik bulma eğilimindeyiz.
Hatta tehlikeli veya uygunsuz durumla aramızda bu kadar mesafe olmasına da gerek yok. Yaşandığı an bizi olumsuz etkileyen bir olaya, zamanla mesafe alıp gülmemiz de mümkün. Ünlü yazar Mark Twain, “mizahın gizli kaynağı neşe değil hüzündür” demiş. Bu bir noktada doğru olabilir ama hemen olmadığı kesin. Komedyen ve televizyon sunucusu Steve Allen, Twain’in sözlerine şöyle ünlü bir ekleme yapmış: “Mizah, trajedi artı zamandır.”
Yani kötü etkilendiğimiz bir olay, zamanla artık “zararsız” hale gelip, bizi güldürebiliyor. Örneğin kimsenin kalıcı bir zarar görmediği bir trafik kazası geçirip, yıllar sonra bunu komik bir anekdot olarak arkadaşlarımıza anlatabiliyoruz.
Gördüğünüz gibi zararsız ihlal de tıpkı diğer gülme teorileri gibi geçerli. Ama yeterli mi? Bütün teorileri birleştirsek bile neye güldüğümüzün net bir şemasını çıkarmamız mümkün mü?
Psikologlar ve felsefeciler bu konuda çalışmaya devam etseler de belki de gülmenin asıl özelliği, tanımlanamaz olmasıdır. Mizah araştırmacısı ve psikolog Giovannantonio Forabosco bu konuda demiş ki, “Mizahın özünü tanımlamak, aşkın özünü tanımlamak gibi bir şey. Aşık olduğumuz insanı görmenin kalp atışlarımızda yarattığı etkiyi ölçebiliriz. Ama bu aşkı açıklamaz. Mizah da aynı şekilde, betimlenebilir ama asla tanımlanamaz.”
Yani aslında mizahın tam olarak tanımlayabildiğimiz tek yönü, nörolojik sonucu. Mizah her durumda karşımızdakiyle sosyal bir bağ kurmamızı sağlıyor.
Şakalaştığımızda birbirimize bağlanıyoruz. Grup oluyoruz. Dolayısıyla içinde yaşadığımız kültür veya yer aldığımız sosyal grup mizah anlayışımızı oluşturan önemli yapı taşları. Bu yüzden bir şakayı algılamanın ve gülmenin bilimsel temelini kavrayabilsek de, mizahın sosyo-kültürel bağlantılarını dahil etmeden o şakanın neden komik olduğunu tanımlayamayız. Tıpkı 15 yaşında bir insanın, telefonundaki tiktok videosuna neden güldüğünü 60 yaşında bir insana açıklayamayacağı gibi.
Çünkü bir şaka bütün mizah teorilerine uysa da, herkesi güldüreceğinin garantisi yok. Şakaların zamanı ve yeri vardır. Canlıdır ve günceldir. Zaten bizi birbirimize bağlayan da şakadaki bu sosyal bağlam.
2014’te Fransa’da yapılan bir araştırmada doktorların birbirlerine şaka yaparken ofansif sayılabilecek klişelerden yararlandıkları ortaya çıkmış. Örneğin cerrahlar megalomandır, anestezi uzmanları tembeldir veya psikiyatristler delidir gibi kalıplar üstünden şakalaşıyorlarmış.
Amerika’da polis karakollarında yapılan bir araştırma da polislerin şakalaşmalarıyla ilgili benzer bir sonuç vermiş. Ve stresli işlerde mizahın, çalışanların grup içi uyumunu sağlamaya ve streslerini azaltmaya yardımcı olduğu ortaya çıkmış. E tabi bu gruplaşma kaçınılmaz olarak birilerini de dışlamayı gerektiriyor. Birileri de maalesef şakanın malzemesi olmak zorunda. Ortak güldüğümüz şey, grubumuza bir özellik kazandırıyor, diğerlerinden farklı kılıyor. Yani güldüğümüz şeylerin birbirinden ayrışması, zaten mizahın sosyalleşme işlevininin bir parçası.
İnternette gezerken karşımıza o anki modumuza uygun komik bir paylaşım çıktığında gülüyoruz. Hemen kendimizi bizim gibi düşünen, belli bir topluluğun parçası gibi hissediyoruz.
Sümerli’nin komik paylaşımı da aynı amaca hizmet ediyor. Ve tam da bu yüzden değerli. Birinin o an komik bulduğu şeyin kayıtlı bir kanıtı. Bir hikayenin yazıldığı ilk anlardan biri. Anlamı başka insanlara da ulaşsın ve onlar da okuyup gülsünler, grubun parçası gibi hissetsinler diye kenara düşülmüş bir not.
Bize gelince, biz belli ki o grubun bir parçası değiliz. Bu yüzden köpek şakasını ne kadar anlamlandırmaya çalışırsak çalışalım Sümerlilerin kurduğu ortak mizah bağı, zaten biraz da bizi dışladığı için güçlü değil mi? O yüzden gözleri görmeyen bir köpeğin hana girip “şunu açayım” demesinin neden komik olduğunu biz hiç bir zaman tam olarak kavrayamayacağız. Belki o dönemdeki belli bir “han”a veya ünlü bir siyasetçinin sakarlığına göndermeydi. Belki de sadece o dönem yapılan “uyumsuzluk mizahı” bu şekildeydi.
Günümüzün uyumsuz şakaları da muhtemelen 20 yıla kalmadan referansını kaybedip anlamsızlaşacak, öyle değil mi?
4000 yıl önce yazılmış bir tabletteki kelimeleri dilimize çevirebilsek de, o anı asla yakalayamayız. Mizahın güzelliği de işte bu anda yaşamasında yatıyor. O ana özel, onlara özel olduğu için komik. Anlamak için o havayı solumak, o sokaklarda yürümek ve o hanın gürültüsünü duymak gerekiyor.
Şimdi tableti yazan Sümerli’yi zaman makinesiyle buraya getirip şakayı açıklatmaya çalışsak bile, bize muhtemelen diyecek ki “Orada olmanız lazımdı.”
Mizah kırılgan bir miras. Ama belki de insan olmanın evrensel imzası şaka yapabilmesinde, birilerini güldürme isteğinde yatıyor. Biz de en azından bu kısımda Sümerli ile empati kurabiliriz bence. Tarihin başından beri, gülmek birbirimizle kurduğumuz en sağlam bağ. Ve hala hepimiz, bir gün anlaşılamayacağını bilsek de, dünyaya kendi şakamızı bırakıp gidiyoruz.
O zaman bir sonraki bölüme kadar “güle güle” diyelim arkadaşlar. Görüşmek üzere.
Künye
- YazanElif Danyal
- Ses KurguMetin Bozkurt
- Video Kurgu & Görsel TasarımUmut Coşkun