111 Hz ·Bölüm 33 ·21 Haziran 2022 ·19 dk ·1.426 kelime

Rüyalarda Buluşulabilir mi?

Neden rüya görürüz? Uyurken, rüya görürken beynimizde, vücudumuzda neler olup biter? Rüyalar bilinçaltına açılan bir kapı mıdır, yoksa öte alemlerle kurulan bir köprü müdür? Peki ya labirentin içinde koşturan fareler, bize rüyalarla ilgili neler öğretebilir? Rüyaların gizemli dünyasına dalmaya hazır olun.

0:00

Hayatımızın 3’te birini ayrıdığımız bir şey var. Hayatta en fazla yaptığımız aktivite. Ben, siz, hepimiz, günümüzün 8 saatini ona ayırıyoruz.

Uykuya.

Beşikten mezara kadar herkesin, neredeyse tüm canlıların yaptığı bir şey uyumak.

Memeliler, kuşlar, arılar, sürüngenler, böcekler, balıklar… Hepsi bir şekilde, öyle ya da böyle uyuyor.

O kadar temel bir şey ki bu, uyumaktan kendimizi alamıyoruz. Ne kadar uyanık kalmaya çalışırsak çalışalım, uyku bir şekilde bastırıyor, bedenimizi yavaşça ele geçiriyor ve bir noktada artık dayanılamayacak hale geliyor. Ve yine, dalıyoruz, usul usul, uykuya.

İşin ilginç tarafı şu: Bilim dünyası, bugün hala, neden uyuduğumuzu tam olarak açıklayamıyor.

Yani tamam, uykunun işlevinin, fonksiyonunun ne olduğunu falan biliyoruz. Yorulan bedenimizin ve özellikle de beynimizin dinlenmesini, ertesi güne hazırlanmasını, toparlamasını sağlıyor. Ama evrimsel açıdan, ne diye kendimizi potansiyel olarak tehlikeli, tamamen savunmasız olduğumuz uyku durumuna soktuğumuz, hatta bundan keyif aldığımız, hala daha üzerine çalışılan bir soru.

Eskiden olsa, buna verilen cevap belliydi. Yüzyıllar boyunca insanlar uykuyu, uyanık olmanın, bilinç halinde olmanın, hatta yer yer hayatta olmanın zıttı gibi düşündüler. Harekete karşı durağanlık, deneyime karşı, sükut ve sessizlik.

Ama bu resimde insanların kafasını kurcalayan ufak bir detay var. Uyku-uyanıklık zıtlığında, yapbozun oturmayan bir parçası:

Rüyalar.

Madem ki, uyku tamamen bir durağanlık hali, rüyayı nasıl anlamlandırmalı?

Yüzyıllar boyunca insanlar rüyaların anlamını düşündüler. Niye rüya görüyorduk? İlk uygarlıklara göre rüyalar, tanrıların evreninden, bizim fani dünyamıza uzanan bir köprüydü. Örneğin Tevrat, Yusuf’un rüyalarını anlatarak söze başlar. Kim bilir, belki de mağara duvarlarına çizilen resimler, insanların rüyalarında gördükleri sahnelerdi?

Öyle ya da böyle, Mısırlılardan ve Yunanlılardan tutun Mayalara; Romalılar ve Çinlilerden tutun İslam medeniyetine kadar neredeyse tüm uygarlıklar, rüya tabirleri kitapları yazdılar. Çünkü, rüyaların belirli kehanet güçleri olduğuna inanıyorlardı. Gelecekte olacak şeylerin bir habercisiydi rüyalar. İlahi bir vahiy, tanrısal bir mesajdı.

Mesela rüyada yılan görmek, bir düşmanla karşı karşıya kalınacağının habercisiydi. Yağmur yağdığını görmekse bolluğun ve bereketin sembolü.

Anlayacağınız, bu rüya tabiri kitaplarındaki rüya yorumları biraz, kahve falı bakmak gibiydi. Uykunun duvarlarına yapışmış, hayal tortularından, geleceğe dair anlam çıkarma çabası.

Ama 1899 yılında yazılan bir kitap, rüyalara dair bu bakış açısını, yerle bir etti: Rüyaların Yorumlanması - Sigmund Freud.

Freud, kendisi de çok sık rüya gören, ve rüyaları üzerine aktif olarak düşünen biri. Ona göre de, rüyalar bir sırdılar, ama taşıdıkları mesaj, öte alemlerden gelmiyor, gelecekten haber getirmiyordu. Aksine, çözüldüğünde, geçmişe, şimdiye, ve ruhun derinliklerine dair içgörü edinebileceğimiz birer mesajdılar. Rüyalar bilinçdışına inen bir kuyuydu. Rüyaya daldığımızda ruhumuzdaki çözülmemiş, düğümlü kalmış anıları tekrar tekrar yaşar; uyanıkken yapmayı isteyip de yapamadığımız şeyleri gerçekleştirir, tatmin olamamış duygularımızı tatmin etmeye uğraşır; bilinçli halimizle itiraf edemediğimiz, kabul edemediğimiz isteklerimizi, arzularımızı çıplak halleriyle görebiliriz.

Sanırım bugün hala, pek çoğumuzun rüyalara bakışı, biraz Freudyen. Yani, böyle garip bir rüya görüp, ardından “Yahu ben bunu şimdi niye gördüm? Bilinçaltım bana ne anlatmaya çalışıyor?” diye, eminim siz de kendinize soruyorsunuz.

Açıkçası ben soruyorum. Çünkü hatırladığım rüyalar genellikle garip oluyorlar. Peki gerçekten her zaman öyleler mi? Bu konu biraz şaibeli.

1951 yılında, Şikago ünversitesinde iki araştırmacı Eugene Aserinsky ve Nathaniel Kleitman, uyku üzerine çalışmalar yapıyordu. Laboratuvarlarında, bir Elektroensefalograf vardı. Daha çok bilinen adıyla, EEG cihazı. Beyin dalgalarındaki aktiviteleri, elektriksel yöntemle ölçebiliyorlardı. Onlar da, uyuyan insanların beyin dalgalarını izlemeye karar verdiler.

Gönüllüler geldi, kafalarına elektrotlar yerleştirildi ve başladılar…

…uyumaya.

Aserinsky ve Kleitman’ın bulmayı bekledikleri şey, sakin, stabil bir beyin aktivitesiydi.

Öyle ya, ne de olsa uyku beynin dinlendiği bir andı. Ama EEG sonuçlarında keşfettikleri şey bunun tam tersiydi. Uyku süresince, beyin aktivitesi belli bir döngü içerisinde farklı aşamalardan geçiyordu.

Uyuyanlar, başlangıçta hafif bir uykuya dalıyorlardı.

Beyin aktivitelerinde, uyanık oldukları hallerine göre belli bir azalma görülüyordu.

ardından yavaş yavaş daha derin bir uykuya dalıyorlardı. Bu aşamada, beyin aktivitesi en sakin düzeninde seyrediyordu. Ama bir de, deneklerin uyanmaya çok yakın oldukları, yarı uyanık halleri vardı. Bu aşamada deneklerin beyin aktiviteleri, uyanık oldukları zamankiyle neredeyse aynıydı. Ve işi daha da ilginç kılan şey, bu aşamadaki insanların bedeni, işlevsel olarak felç haldeydi. Bir organları hariç:

Gözkapaklarının altında, bir pinpon topu gibi, bir sağa bir sola, bir aşağı bir yukarı hareket eden gözleri.

Aserinsky ve Kleitman, beynin son hızla çalıştığı bu aşamaya, hareket eden gözlerden ilham alarak “REM” yani “Rapid Eye Movements” adını verdi. Ama bir soru vardı? Uyuyanların beyninde, bu kadar yüksek bir aktiviteye neden olan, ne olup bitiyordu?

Denekleri bir bir uyandırdılar ve ne yaşadıklarını sordular. Uyandırılan herkesin verdiği cevap aynıydı:

“Ay! Rüya görüyordum!”

Aserinsky ve Kleitman, insanlara ne gördüklerini sordular. Ama anlatılan rüyaların çoğu, hiç de öyle ilgi çekici falan değildi.

Mesela bir gazeteci, ofiste, önünde son teslim tarihi yaklaşmış bir yığın iş olduğunu görmüştü. Veya bir anaokulu öğretmeni, ağlayan bir sürü çocukla dolu bir çalışma gününü.

Anlayacağınız rüyalar aslında, insanların beklentilerinden çok daha sıkıcı, gündelik şeylerle ilgiliydi. Ama sanırım, biz yalnızca garip olanları hatılıyoruz. Bunun en önemli nedeni, rüyaların yüzde 80’inin, görüldükten 5 dakika sonra unutuluyor olması. Elbette, üzerine düşünülmez, tekrar edilmez veya yazılı ya da sesli olarak kayda dökülmezse. E bunun için de, uyanmak gerek. Oysa sıradan rüyalar, bizi pek uyandırmıyor. REM uykusundan sonra yine derin uykuya dalıyoruz, rüya da unutuluveriyor.

Ama heyecanlı, sıradışı rüyalar daha güçlü duygusal etkilere sahip. Bir kabus, bizi uykumuzdan uyandırabiliyor. Biz de bu duygusal etkinin üzerine, gördüklerimiz üzerine düşünebiliyoruz. Bu yüzden, hatıramızda kalan rüyalar da, genellikle sıradışı olanlar.

Ama söylediğim gibi, bilimin bize gösterdiği şey, rüyaların çoğu zaman, Freud’un iddia ettiği gibi bilinçdışına açılan gizemli bir yol olmadığı. Yani elbette, yüzleşmekten kaçtığımız korkularımız, ve dile getiremediğimiz arzularımız, rüyalarımıza bir şekilde nüfuz edebiliyor. Yani Freud tamamiyle yanılmış demek yanlış olur.

Ama rüyalar daha çok, günlük hayatın bir tekrarı aslında. Uykuya dalmadan önce neler yaşamış, neler hissetmişsek, rüyalarımızın çerçevesini de bu deneyimler çiziyor. Zaten rüyalar tam da bu yüzden, bilinçdışına kurulan bir köprü olmasalar da, başka bir işleve sahipler.

Bu kez, MIT’ye gideceğiz, gelin benimle.

Araştırma görevlisi Matt Wilson’ın laboratuvarındayız.

Aslında Matt’in çalışma alanı, öğrenme ve bellek. Beynin nasıl öğrendiği, öğrendiklerini nasıl hazmedip de, uzun süreli belleğe aktardığını ve orada tuttuğunu araştırıyor. Bunun için de MIT’deki laboratuvarında nörobilimsel çalışmalar, deneyler yapıyor.

Elbette, deneylerin vazgeçilmez kobayları farelerle.

Matt’in laboratuvarında bir ucu bilgisayara, diğer ucu ise denek farenin beynine uzanan kablolar var. Bu kabloları, birer mikrofon gibi düşünebilirsiniz. Bu kablolar, farenin kafasındaki beyin hücrelerinin, yani nöronların, birbirleriyle sohbetlerini dinlemek için var. Aserinsky’le Kleitman’ın kullandıkları EEG makinesine benziyor biraz. Ama bu onun çok daha gelişmişi, ve seslisi. EEG kağıt üzerine dalgalar çizip, sonuçları görsel olarak verirken; Matt’in kullandığı aletler, doğrudan nöral aktiviteleri “dinliyor”.

Bu duyduğunuz ses, kutusunda öylece oturan, dinlenen bir farenin beyin aktivitesi. Fare hala uyanık halde. Çıtırtıların ve patırtıların yoğunluğundan, beyin hücrelerinin ateşlenme sıklığını anlayabilirsiniz. Dinlenme sırasında, beyin aktivitesinin çıkardığı sese, nispeten sakin diyebiliriz.

Çünkü farelerin sakin olmadıkları anlar, hiç de az değil.

Matt’in kobay fareleri, gün boyunca bir labirentin içinde dolaşıyorlar. Hani bilirsiniz, şu meşhur deney: Labirentin ortasına bir peynirin yerleştirilir, fare de o peynire ulaşmak için labirentin içinde fellik fellik dolaşır.

“Bir sağa bir sola şimdi düz. Hmmm, buradan yine sağa…” diye dolaşıp duruyorlar. Ve bunu yaptıkları sırada, beyin aktiviteleri deliler gibi sinyaller veriyor. Şunun gibi:

Kesinlikle yorucu bir iş. Zaten günlerini labirentin içinde bir oraya bir buraya koşturarak geçiren fareler de, bir noktada yorulup, uyuyorlar.

Ama Matt uyumuyor. Onları dinlemeye devam ediyor. Ve Matt Wilson, farelerin REM uykularında bir örüntüye rastlıyor. Bizzat kendi sözlerini aktarayım:

"Hayvanlar uyurken beyin hücrelerinin rastgele ateşlenmediğini fark etmeye başladım. Fare REM uykusuna girdiğinde duyduğumuz aktivite örüntüsü…

hayvanın az önce içinden dolaştığı labirente çok benziyordu. Öyle ki, farenin uyuduğunu bilmiyor olsanız, "ah, hayvan kalktı ve yine labirentte koşturuyor" diye düşünürdünüz. Ama sonra dönüp bakıyorsunuz ve görüyorsunuz ki, fare olduğu yerde, öylece uyuyor”

Aslında farenin rüyasında gördüğü aktivite, gün boyu sürekli tekrar ettiği labirentin aynısıydı. Uyanıkken yaşadıklarını rüyasında yeniden deneyimleyerek, öğrendiklerini pekiştiriyordu.

Ama Matt, bu keşifle yetinmedi.

Bu kez, bir fareyi, gün içinde iki farklı labirente yerleştirdi. 2 saat bir labirent, 2 saat ise diğer labirent. Ve ardından, uyduklarında yine, beyin aktivitelerini dinledi. Çıkan sonuç, fazlasıyla ilginç.

Farenin rüyasında gördüğü labirent ne tamamen birinci labirente benziyordu ne de tamamen ikinci labirenin örüntüsüne…

benziyordu. Farelerin rüyalarında gördüğü labirent, bu iki labirentin bir remix’iydi. Labirent 1’in bir kısmını ve labirent 2’nin bir kısmını içeren, yeni bir model. Farenin hafızasında birden fazla labirent olduğunda, rüyasında tamamen yeni labirentler icat etmeye başlıyordu. Bir sentez.

O halde rüya görmenin tek işlevi, yalnızca öğrendiklerimizi uzun süreli hafızaya aktarmak değil. Rüyaların içinde, yaratıcılığın da tohumları saklı. Gün boyunca yaşadığımız tüm deneyimler, gece rüya kazanının içinde, birlikte kaynıyorlar. Rüya halindeyken, yaşadıklarımız arasında uyanık haldeyken birbiriyle ilgisiz gördüğümüz şeyler arasında bağlantılar kuruyoruz.

Belki de bu yüzden, Mendeleyev’in periyodik tablonun yapısını, rüyasında gördüğünü, ve kalkar kalkmaz bu tabloyu bir kağıda çizdiği söylenir. Veya tarihte, rüyasında duyduğu bir müziği, uyanır uyanmaz notaya döktüğü bestelerin hikayeleri bu yüzden var belki de?

Çünkü rüyalar, gizli kuralları, keşfedilmemiş perspektifleri keşfetmekle ilgili. Ve dahası, daha önce hiç var olmamış, yeni şeyler yaratmakla.

Künye
  • YazanBerkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriCemre Dalyan
Kaynaklar (18)