Gerçekliği Değiştirme İdeali: Rüyanın Öte Yakası
111 Hz ·Bölüm 210

Gerçekliği Değiştirme İdeali: Rüyanın Öte Yakası

111 Hz'in bu bölümünde, Ursula K. Le Guin'in kült bilimkurgu romanı Rüyanın Öte Yakası dünyasına gidiyor; gerçekliği rüyalarıyla değiştirebilen George Orr ve onun idealist terapisti Dr. Haber'la tanışıyoruz. Acaba iyileştirme arzusu, tehlikeli şekilde tanrıcılık oynamaya dönebilir mi? Güç zehirlenmesi ve narsisizm arasındaki farklar üzerinden; kusursuzluk istemine karşı karanlıkta dahi akışta kalabilmek mümkün mü, sorusuna cevap arıyoruz.

17 Kasım 2025 ·36 dk ·3.404 kelime
0:00

Hoş geldiniz arkadaşlar. Bugün bölümü bir kliniğin bekleme salonunda açıyorum. Buraya yeni denenen ve oldukça ilginç bir tedavi yöntemini incelemek üzere geldim. Doğrusunu isterseniz bu oldukça gizli bir prosedür, yani başkalarının izlemesine pek sıcak bakılmıyor. Ben de zaten gerçek kimliğimi saklayarak izin alabildim ancak.

Evet tamam, biraz ileri gitmiş olabilirim… Ama bu hayatta da bilim için risk almayacaksak ne için alacağız? Kendimi meraklı bir doktora öğrencisi olarak tanıtınca tedavinin bir kısmına dahil olmama müsaade ettiler. Tek dikkat ettikleri şey, bundan kimseye bahsetmeyeceğim noktasında bir anlaşma yapmak. Tamam… Şu anda siz de tüm bu yaşananları dinleyeceksiniz ama nereden bilecekler ki, öyle değil mi? Hem bu gizeme de bir anlam veremedim açıkçası… Yani insan, bir işler mi dönüyor acaba diye şüphelenmiyor değil. Neyse… Bakalım neler olacak. İçeri girmek için hastanın uyumasını beklemem söylendi. O uyuduğunda içerideki doktor bana işaret edecek.

Ne zaman çağıracak ki acaba? Sabırsızlanmaya başladım. Kapı da biraz aralıkmış aslında…

Çaktırmadan ne olup bittiğine bir göz atsam sorun olur mu ki? Evet, dayanamayacağım sanırım.

Aaaa! Vay bee… Arkadaşlar, ofis harika bir dağ manzarasına bakıyormuş ya… Gerçekten büyüleyici! Durun bir dakika… Pencere değil mi yoksa o? Eveet, şimdi anladım. Bu bir resim! Ama gerçek gibi sahiden de… İyi fikirmiş, oda manzaraya bakıyor gibi görünüyor. Ben de mi stüdyoma böyle bir tablo assam?

Hah, sonunda çağırılıyorum.

Haber: Hoş geldin. Gördüğün gibi hastam şu anda uykuya daldı. Birazdan rüya görmeye başlar. Bu makine sayesinde beyin dalgalarının görüntüsünden ne zaman rüya gördüğünü anlayacağız. Benim için rüyasının kaç dakika sürdüğünü not alır mısın?

Barış: Tabii ki.

Haber: Evet… Hasta rüya görmeye başladı. Saat 17:06.

Ursula K. Le Guin (1929-2018). Rüyanın Öte Yakası 1971'de yayımlandı; Türkçeye 40 yıl sonra, 2011'de çevrildi.
Ursula K. Le Guin (1929-2018). Rüyanın Öte Yakası 1971'de yayımlandı; Türkçeye 40 yıl sonra, 2011'de çevrildi.Wikimedia Commons · CC BY-SA 2.0

Barış: 17.06…

Haber: Evet… Bak, tam burada rüyanın bittiğini görebiliyoruz. Saat kaç?

Barış: 17:11.

Barış: Tamamdır, not aldım. Beş dakika boyunca rüya gördü.

Haber: Evet, rüyadan sonra bir dakika dolduğuna göre artık hastayı uyandırma zamanı.

George: Ne? Kim? Neredeyim ben?

Haber: Sakin ol George. Uykudan uyandın. Nasılsın? Rüyanda ne gördün, anlat hadi.

George: Bir at hakkındaydı… Bir çayırdaydık, bana doğru koşuyordu… Aslında şu resimdeki atın aynısıydı.

Barış: (fısıldayarak) At mı?

George: Doktor, sizce de duvardaki resimle ilgili garip bir şey yok mu?

Haber: Çoğu kişi bir doktor ofisi için fazla abartılı buluyor.

George: Hayır, ondan bahsetmiyorum. Ben atla ilgili rüyayı görmeden önce, Hood Dağı yok muydu duvarda?

Haber: Orada Hood Dağı resmi olduğunu mu hatırlıyorsun George?

Bir dakika yaa… Ben de orada dağ resmi olduğunu hatırlıyorum. Hatta sizinle de konuştuk. Ama şu an doktor, bundan tamamıyla habersiz görünüyor… Nasıl hatırlamıyor anlamadım doğrusu… Neyse, George gidiyor. Haber'a not kağıdını vermem lazım.

Haber: At fotoğrafı gerçekten bu ofis için biraz büyük galiba, ne dersin? Hayalim aslında hep manzaralı bir ofis tutabilmekti. Evet, bugünlük bu kadar. Umarım bilimsel merakını bir nebze gidermeyi başarmışızdır…

George Orwell (1903-1950). Le Guin, ana karakteri George Orr'u açıkça Orwell'a saygı duruşu olarak adlandırdı; roman 1984'ten ilham alıyor.
George Orwell (1903-1950). Le Guin, ana karakteri George Orr'u açıkça Orwell'a saygı duruşu olarak adlandırdı; roman 1984'ten ilham alıyor.Wikimedia Commons · Public domain

Barış: Iııı… tabi… şey-

Haber: Not kağıdını alayım. Bir sonraki hastam gelmek üzeredir. Hazırlık yapmam gerek.

Barış: Tabii, evet. Ben sizi yalnız bırakayım. Yeniden teşekkürler.

Arkadaşlar, gerçekten çok acayip bir seansa tanıklık ettik. Duvardaki resim nasıl değişti? Değişti… değil mi? Yani ben hayal kurmadım? Yok yok, kurmadım. E peki doktor nasıl bunun farkında değil?

Hmmm… Ürkütücü biraz. Her an her şey değişebiliyor burada… Hatta kayboluyor. En iyisi bu durmadan değişen dünyanın içinde başımıza bir şey gelmeden stüdyoya dönmek…

Hah, çoktan geldiniz demek arkadaşlar. Dağınıklık için kusura bakmayın. Etrafta her şey aynı mı bir kontrol etmem lazım. Odanın dekorunun değişmediğinden emin olmalıyım. Değişmemiş galiba… Ya değiştiyse de ben farkında değilsem?? Hayır, hayır. Değişmiş olamaz. Zaten az önce olanlar, gerçek değildi. Merak etmeyin, aklımı kaçırmadım; bir rüyanın içinde de değiliz. Sadece bir süreliğine sizlerle kurgusal bir dünyaya konuk olduk. Yeni ve alışılmadık tedavi yöntemini deneyen kişi Doktor William Haber'dı. Ünlü yazar Ursula Le Guin'in "The Lathe of Heaven" kitabını okumuş olanlar kendisini tanıyacaktır. Türkçe'ye "Rüyanın Öte Yakası" olarak çevrilen bu kitap, 1971 yılında yayımlanıyor ve aynı yıl Nebula bilim-kurgu ödüllerine aday gösteriliyor. Sonraki yıl Hugo ödülüne aday olmanın yanı sıra, En İyi Roman dalında Locus ödülünü kazanıyor. Elbette bilim-kurgu dünyasında bir yıldız gibi parlayan bu hikaye, filme de uyarlanmış. Üstelik bir değil, iki kere! 1980 ve 2002 yıllarında. 2012'de ise yolculuğuna tiyatro sahnesinde devam etmiş. Fakat ilginçtir, tüm bu ödül ve adaptasyonlara rağmen, Türkçe çevirisinin yapılması maalesef çok uzun sürmüş. Yayınlandıktan tam 40 yıl sonra, 2011'de dilimize kazandırılmış ancak… Bunun elbette ki pek çok farklı nedeni olabilir; ama bu konuda fikir yürütmektense şimdi gelin biraz kitaptan bahsedeyim.

Rüyanın Öte Yakası, teknik ressam olarak çalışan George Orr'un hikayesini anlatıyor. Kitap, Le Guin'in çoğu bilimkurgu romanının aksine kurgusal bir yerde değil, Amerika'nın Oregon eyaletinin Portland şehrinde geçiyor. Fakat, yıl 2002. Yani yazıldığı yıla göre olaylar gelecekte gerçekleşiyor. Kitabın ana karakteri olan Orr, "etkili rüya" olarak adlandırdığı rüyalar ile gerçekliği değiştirme özelliğine sahip; bu rüyalarda ne görürse gerçek oluyor. Ama bu değişimden Orr hariç kimsenin haberi yok. Mesela rüyasında başka bir evde yaşadığını görürse, uyandığında kendisi dışında herkes onun zaten hep o evde yaşamış olduğuna inanıyor. Sadece kendisi eski yaşamına dair hatıralara sahip. Başta eğlenceli gelse de, zamanla üzerinde kontrolü olmadığı için "etkili rüya"ların tehlikesini anlayan Orr, bu rüyaları bastırmak için ilaç kullanmaya karar veriyor ve bir noktadan sonra bu ilaçlara bağımlı oluyor. Orr'un yaşadığı dünya distopik bir yer. Aşırı nüfus, çevre kirliliği ve yiyecek kıtlığı insanların hayat şartlarını oldukça zorlaştırıyor. Her şey karneye bağlı, ilaçlar da… Dolayısıyla Orr, bağımlı olduğu ilaçlara ancak başkalarının kartlarını kullanarak ulaşabiliyor. Bu ortaya çıktığında da hapse girme tehlikesiyle yüzleşiyor. Tek bir çıkış yolu var: bağımlılığından kurtulmak için terapiye gitmek. İşte az önce tanıştığımız doktor, burada devreye giriyor: Dr. Haber. Kendisi özellikle uyku ve rüyalar üzerine çalışan bir terapist. Bölüme onun kliniğinde başlamamız bir tesadüf değildi yani. Açıkçası onu daha yakından tanıtmak istiyorum. Zira kendisinden öğrenebileceğimiz şeyler var.

Haber, onu ilk gördüğümüzde idealist biri. Başlangıçta Orr'un problemini anlamaya çalışıyor, ve işin doğrusu anlattıklarına pek de inanmıyor. Fakat "etkili rüya"ya birebir tanık olduktan sonra fikri değişiyor. Ne var ki, değişimi kendisinin de fark ettiği gerçeğini hastasından saklıyor. Bu daha en başta ona tamamen güvenmemizin önünde bir engel. Nitekim, hipnoz tekniklerini Orr'un rüyalarını manipüle etmek ve dünyayı "kendince" daha iyi bir yer haline getirme arzusu var. Sahiden de açlık sorununu ortadan kaldırıyor, savaşları bitiriyor; ama bir yandan da rüyaları kendi sosyal konumunu yükseltmek için kullanıyor. Öyle ki, bir noktadan sonra Haber'ın idealleri tamamen değişiyor. Kendisini bütün ülkede söz sahibi olan bir sağlık organizasyonunun başkanı mertebesine ulaştırıyor. Yani ülkedeki en güçlü kişiye…

Haber'ın iyi niyetle çıktığı bu yolculuğun gidişatını, en kısa şekilde "güç zehirlenmesi" olarak tanımlayabiliriz. Güç zehirlenmesi… Sıklıkla duyduğumuz bir kavram, öyle değil mi? Peki tam karşılığı nedir? Hadi bunu inceleyelim biraz.

Güç zehirlenmesi, bir bireyin başkaları üzerinde önemli bir güç kazandığında ortaya çıkabilen psikolojik ve davranışsal değişiklikleri tanımlamak için kullanılan bir metafor aslında. "The Power Paradox" kitabının yazarı ve UC Berkeley'den psikoloji profesörü Dacher Keltner, bunu yıkıcı bir döngü olarak tanımlıyor. Keltner'in araştırmalarına göre bireyler genellikle olumlu, pro-sosyal davranışlar yoluyla güç kazanırlar. Buna empati, işbirliği ve grubun iyiliği için hareket etme gibi örnekler verebiliriz. Ancak, güce sahip olma deneyimi onları yozlaştırabilir. Keltner, bunu adeta beyindeki bir bozulmaya benzetmiş. Güç; başkalarının duygularını, bakış açılarını anlama ve önemseme yeteneği olan empatiye bir darbe vuruyor. Aynı zamanda daha dürtüsel, kendini tatmin etmeye yönelik ve etik açıdan sorunlu davranışlara yol açıyor. Esasında güç zehirlenmesi; ironik şekilde, bireylerin en başta bu gücü kazanmalarını sağlayan becerileri bir kenara bırakmalarına sebep olabiliyor.

Ernest Jones (Freud'la birlikte). 1913 tarihli denemesinde 'tanrı kompleksi' terimini ilk kullanan psikanalist.
Ernest Jones (Freud'la birlikte). 1913 tarihli denemesinde 'tanrı kompleksi' terimini ilk kullanan psikanalist.Wikimedia Commons · Public domain

Normal zehirlenmede olduğu gibi, güç zehirlenmesinin de bazı belirtileri var. Yani yakınlarınıza, hatta kendinize objektif şekilde bakarsanız birtakım semptomlar fark edebilirsiniz. Bu bireylerin temel özellikleri şunlar:

Aşırı özgüven; yani kendi yargılarına sarsılmaz bir inanç duymayı ve başkalarından gelen tavsiye ya da eleştirileri dikkate almamayı beraberinde getiriyor bu durum. Aynı zamanda gerçeklikten kopuş yaşanıyor. Sürekli desteklendikleri bir fanusun içinde, çevreden izole hale geliyorlar. Bu da başkalarının ihtiyaçlarına karşı körlük geliştirmelerine sebep oluyor. Onların ihtiyaçlarını ve özgür iradelerini küçümsüyorlar. Diğer insanlar, sadece hedeflerine ulaşmak için kullandıkları bir araç. Hatta bir nevi piyonlar... Güç zehirlenmesi yaşayan insanlar, farklı oldukları inancına sımsıkı tutunuyorlar. Kendilerinin de herkesle aynı kurallara veya risklere tabi olmadığına yönelik geliştirilen bu inanç, onları pervasızlaştırıyor. Böylece aceleci ve kötü kararlar almaya yatkın oluyorlar. Ve son olarak, belki de aralarından en ilginci; rolle özdeşleşme. Kişi, tüm kimliğini ona gücü sunan konumuyla eş tutmaya başlıyor. "Ben bu şirketin, ya da devletin ta kendisiyim" gibi bir düşünce yani. "Ben olmazsam burası da olmaz" fikri, "benden sonrası tufan" felsefesine de alan açıyor.

Tüm bu semptomlar, insanın yaptığı yanlışları görmemesine sebep oluyor. Kişi öylesine kusursuzdur ki bu durumda, hata dahi yapamaz. Öz farkındalığın uçup gittiği bir durumdan bahsediyoruz yani.

Wilfrid Laurier Üniversitesi'nde bilişsel nörobilim çalışmaları yürüten Jeremy Hogeveen ve takımı, magnetik stimülasyon ile güç pozisyonunda olan insanların beyin hareketlerini gözlemleyerek bu teoriyi test etmiş. Katılımcılara, öncelikle kendilerini güçlü veya güçsüz hissettirecek bir rol verilmiş ve bu rolde zaman geçirmeleri sağlanmış. Daha sonra da lastik değiştirmek gibi basit bir eylemin yapıldığı bir video izletilmiş. Amaç, beyindeki motor korteks aktivitesini ve rezonansı ölçmek... Motor rezonans, karşınızdaki kişinin his ve duyularına ayna olmak demek. Mesela bir kişinin ayağını sert bir yüzeye çarptığını gördüğünüzde, sanki sizin canınız acımışçasına yüzünüzün ekşimesi gibi… Bunu ayna nöronlarımız sağlıyor. İşte; deneyin sonucunda yüksek güç pozisyonlarında zaman geçiren katılımcıların düşük rezonansa sahip olduğu, dolayısıyla videodaki kişiyle bağlantı kuramadıkları ortaya çıkmış.

Bu deney, güç pozisyonundaki insanların empati yeteneklerinin geçici şekilde de olsa yok olduğunu gösteriyor. Sonuç, Keltner'ın teorisini doğrular nitelikte... Belki empati yoksunu olarak doğmuyoruz; ama insan doğası, uygun ortam ve koşullarda güç zehirlenmesine kapılmaya ve bu beceriyi kaybetmeye maalesef ki müsait.

Bunu Gorge Orwell'ın 1984 romanından bir pasaj ile açmak istiyorum biraz. Şöyle diyordu Orwell kitabında:

Ama her zaman, her zaman güç zehirlenmesi olacak; gittikçe artacak ve anlaşılması zorlaşacak. Her an, zafer coşkusu ve çaresiz bir düşmanı ayaklar altına almanın verdiği haz yaşanacak.

Rüyanın Öte Yakası da aslında distopik romanlar arasında en bilinenlerden biri olan 1984'ten ilham alınarak yazılmış. Hatta dikkat ederseniz, bu güçlü bağlantıyı ana karakterin adında da görebilirsiniz: George Orr. Tıpkı yazar gibi, o da bir gözlemci konumunda. Dr. Haber'daki güç zehirlenmesinin en yakın tanığı. Üstelik doktor tarafından yapılan her şey, kendi rüyaları kullanılarak yapılıyor ki bu da onu insani özelliklerinden sıyrılmış bir araç haline getiriyor. İradesi hiçe sayılan bir piyon.

Aslında romanın en başında Dr Haber, Orr'un "etkili rüyaları"nı hipnoz teknikleri kullanarak manipüle etmeye başladığında oldukça dikkatli davranıyor. Ama her "etkili rüya"nın ardından değişen gerçeklikte, öz farkındalığı biraz daha azalıyor. Mesela nüfus fazlalığına bir çözüm bulmaya çalışırken insanlığın büyük kısmının ölümüne yol açan bir veba salgınının çıkmasına sebep oluyor. Veya dünyaya barış getirmek isterken iş, uzaylı istilasına kadar gidiyor. Ama konumunu her seferinde daha da yükselttiği ve yaptıklarının hep "daha büyük bir amaca" hizmet ettiğine kendini inandırdığı için yanlışlarına karşı körleşiyor. Bu da güç zehirlenmesine kapıldığının en belirgin işareti.

Arkadaşlar uzun ve yorucu bir gün oluyor… Önce Dr. Haber'in kliniği, şimdi yeni bölüm kaydı… Resmen gözlerim kapanıyor. Ama uyumamalıyım. Ya ben de "etkili rüya" görürsem? Ya geri geldiğimde her şey değişmiş olursa? Hatta ya 111 Hz. diye bir şov bile olmazsa… Neyse, kendimi daha fazla korkutmadan bir kahve molası verip ayılayım en iyisi. Dönüşte konumuza, en uyanık halimizle devam ederiz.

Arkadaşlar tekrar hoş geldiniz. Kahve molası gerçekten de çok iyi geldi. Uykum tamamen açıldı. Siz de hazırsanız Dr. Haber hakkında konuşmaya devam edebiliriz. Üzerinde bu denli durmamızın sebebi, aslında yaşadığı durumun güç zehirlenmesinden çok daha ciddi olması… Çünkü hikaye devam ettikçe Dr Haber'ın, tıpkı bir önceki bölümde Dr. Frankenstein üzerinden de açıkladığımız tanrı kompleksine kapıldığını görüyoruz.

O bölümde de bahsettiğimiz gibi. Tanrı kompleksi klinik bir tanı olmasa da, genellikle narsisistik kişilik bozukluğunun grandiose, yani büyüklenmeci formu için kullanılan bir terim. İlk kez, Sigmund Freud'un yakın çalışma arkadaşı olan İngiliz psikanalist Ernest Jones tarafından ortaya atılıyor. Jones, 1913 tarihli "Uygulamalı Psikanaliz Üzerine Denemeler" adlı eserinde, "Tanrı kompleksi" olan kişiyi şu özelliklerle tanımlamış:

Ulaşılmaz, mesafeli, kendine hayran, aşırı özgüvenli... Her şeye gücü yetme ve her şeyi bilme fantezileri olan kişi.

Modern psikoloji bu durumu, derinlere kök salmış bir kişilik yapısı olarak görüyor. Zira, Alfred Adler'in aşağılık duygusunu telafi etme üzerine kurulu "üstünlük kompleksinden" daha yoğun ve sanrısal bir kendini beğenmişlik düzeyi bu.

Tanrı kompleksi, güç zehirlenmesiyle sıklıkla karıştırılsa da, aralarında temel bir ayrım var arkadaşlar. Tanrı kompleksi, duruma bağlı olmaktan ziyade bireyin kişiliğinin temel bir parçası. Yani dışsal sebeplerden kaynaklanmaz, içten gelir. Aslında gücü elde etmeden önce de var olan kemikleşmiş bir düşünce yapısı olduğunu söyleyebiliriz. Güç, zaten var olan narsisizmi besleyerek iyice ortaya çıkarıyor. Böylece kişi; sahip olduğu gücü, en başından beri üstün ve özel olduğuna dair inancını doğrulamak için bir araç olarak kullanma şansı buluyor. Öte yandan bu kompleks, güç zehirlenmesinin aksine kalıcı da… Kişi gücünü kaybetse bile, şişirilmiş benlik algısını ve aslında her şeyi hak ettiği duygusunu korumaya devam ediyor.

Bu açıdan baktığımızda, narsisistik ve tanrı kompleksine yatkın kişilerin büyük güç pozisyonlarına gelmesi oldukça ürkütücü duyuluyor. Ne var ki, hedefleri doğrultusunda başkalarını ve kuralları hiçe sayabilme kabiliyetleri, bunu oldukça mümkün hale getiriyor. Hatta kimi zaman, onlara bu kudreti atfedenler ironik şekilde çevrelerindeki kişiler olabiliyor.

Örneğin Hindistan toplumunun sahip olduğu "Vaidyo Narayano Hari" inancı doktorları tanrısallaştırıyor. İngilizceye çevirisi "The Physician is Lord Narayana Himself, the Supreme Healer" olan bu mantra, doktorların tanrının vücut bulmuş hali olduğunu savunuyor. Bunun sonucunda da, özellikle daha küçük ve geleneksel bölgelerde doktorların dediği adeta mutlak doğrular haline gelmiş. Hatta başka doktordan ikinci bir fikir almak ilk doktora büyük saygısızlık olarak görülüyor. Aynı şekilde, doktor ikinci bir fikir almak isterse bu da kendisinin "özgüvensiz" şeklinde değerlendirilip ciddiye alınmamasına sebep olabiliyor. Bu, her iki taraf için de oldukça yıpratıcı bir ilişki dinamiği. Doktorları insani hata yapma haklarından sıyırıp olası yanlış uygulamalara karşı gittikçe körleşmeye sürüklerken hastaları da tedavi yöntemi noktasında kısıtlı bir alana hapsediyor. Doğabilecek olumsuz sonuçlar karşısında hasta ve yakınları, kutsallık atfedip ilahlaştırdıkları bu profesyonel tarafından çok büyük bir ihanete uğradıklarını hissederek agresifleşebiliyor.

Elbette doktorluk, insan sağlığını ilgilendirdiği ve ölümle yaşam arasındaki ince çizgide duran kritik bir meslek olduğu için "kadersel" görülüyor. Doğmak, yaşamak, ölmek ya da ölümden dönmek… Bunların hepsinde doktorlar belirli bir rol oynuyor.

Ama aslında kaderimizi etkileyen bir çok farklı meslek var. Öğretmenlerimizin, kişiliğimizin şekillendiği yıllarda bize işledikleri öğretiler ve değerler sebebiyle bütün hayatımıza sirayet eden bir rolleri var. Mimarlar ve mühendisler yaşadığımız, vakit geçirdiğimiz yerlerin güvenliğinden, afet dayanıklılığından sorumlu. Her icat ve buluş, bir diğerine kapı aralıyor. İnsanlığın sınırının ne olduğu, hatta ne olmadığı konusunda ezberlerimizi yeniden ve yeniden bozuyorlar. Hukukta yanlış bir karar kişinin hayatını karartabilir; veya haksız yere cezalandırılacak bir kişi, özgürlüğüne kavuşabilir. Yani aslında mesleklerin de ötesinde; her birimizin eylemlerinin diğerlerini etkilediği, iyileştirdiği veya zarar verdiği bir zincirin halkalarıyız. Bazen, tıpkı Haber'da olduğu gibi, yaptığımız iyiliğin veya verdiğimiz zararın da boyutunu objektif olarak değerlendiremiyoruz üstelik…

Doktorların tanrısallaştırılması durumu, aslında medyada çok sık karşımıza çıkan ve Dr. Frankenstein'ı da içine alan tanrı kompleksli doktor karakteriyle bağdaştırılabilir. "Mad scientist" yani çılgın bilim insanı ve "sympathetic monster" yani sempatik canavar ikilisi, çeşitli eserlerde kendine fazlasıyla yer bulmuş. Modern sinemanın ve korku türünün dönüm noktalarından biri sayılan "Dr. Caligari'nin Muayenehanesi"nden, günümüzde çocuklara yönelik çizgi film Phineas ve Ferb'deki Dr Doofenshmirtz'e kadar bu ikilinin örnekleri tekrar tekrar medyada yer alıyor.

Çılgın bilim insanı, eserlerde genellikle iyi niyetli ve orijinal fikirler ile deneylerine başlayıp daha sonrasında büyük icadı sayesinde dünyada tanrı gibi bir rol aldığına inanan kişi oluyor. Bu icat, genellikle bahsettiğimiz "sempatik canavar". Çılgın bilim insanının aksine empati kurabildiğini gösteren ve ona hükmeden bu bilim insanına karşı çıkmaya çabalayan canavar... Bu ikilinin, bir bakıma Rüyanın Öte Yakası'nda da bulunduğu söylenebilir; ama aslında diğer eserlerde gördüğümüzden biraz daha karışık bir ilişki var Dr. Haber ve George Orr arasında.

Öncelikle, Dr Haber'ın yarattığı bir canavar yok. Aynı şekilde, kitabın sonuna kadar bilimsel bir buluşu da yok. Üstelik Orr, kitapta kendisini buna özellikle inandırmaya çalışıyor:

Ama o çılgın bir bilim adamı değil, bir fanatik de değil. Epey aklı başında biri, ya da öyleydi. Ve o bir hayırsever. Amaçları iyi, değil mi? İnsanlığın yaşamını iyileştirmek istiyor. Bu yanlış mı?

Ama tabii ki kitabın genelinde çılgın bilim adamı tanımına tam uymaması, sonunda buna yaklaşmadığı anlamına gelmiyor. Dr. Haber, Orr'un hipnoz ve manipülasyonlara karşı çıkması üzerine "The Augmentor" yani "Artırıcı" adını verdiği bir makine icat ediyor. Bu makine sayesinde Orr'un rüyalarının etkisini arttırıyor, ve rüyasında ne gördüğünü hipnotik telkin yoluyla manipüle ediyor. Ardından bu rüyaları kendi çıkarına kullanmaya başlıyor. Hikayenin bu noktasında, Dr. Haber'in tanrı kompleksine sahip olduğunu artık kabullenmekten başka şansımız kalmıyor. Bunu da yine Orr üzerinden vermiş Ursula Le Guin:

O iyi bir adam, biliyorsun. Niyetleri iyi. Ama yığınla insanla Tanrıcılık oynamak doğru değil. Tanrı olmak için ne yaptığını bilmen gerekir. Ve herhangi bir iyilik yapabilmek için, sadece haklı olduğuna ve niyetlerinin iyi olduğuna inanmak yetmez. Temasta... olman gerekir. O temasta değil. Onun için başka hiç kimsenin, hiçbir şeyin bile kendine ait bir varoluşu yok; dünyayı yalnızca kendi amacına giden bir araç olarak görüyor. Bu iyi bir adam olmak değil, bu bir canavar olmaktır. O çıldırmış. Eğer benim gibi rüya görmeyi başarırsa, hepimizi de beraberinde götürebilir. Ne yapmalıyım ben?

George Orr da aynı Dr Haber gibi kendi rolünü tam anlamıyla üstlenmemiş. Sempatik canavar rolünün getirdiği proaktifliği çok geç olana kadar sergilemiyor. Dr Haber'ın yaptıklarına pasif kalıyor, izin veriyor. İnsanlar ve uzaylılar arasında savaş çıkması gibi ekstrem bir durum oluşana kadar tepki göstermiyor. Ayrıca alışılmış sempatik canavarların aksine kendisi, Dr Haber'ın icadı değil. Ama etkili rüyalarının Dr. Haber tarafından manipüle edildiğini göz önünde bulundurursak, istemsiz olarak bir canavar gibi konumlandırıldığını söylemek mümkün. Başta bu duruma ihtimal vermemesi, Dr. Haber'ın konumuna ve zekasına duyduğu saygıdan kaynaklanıyor. Bazen Hatta insanlara bu kudreti atfedenlerin çevrelerindeki kişiler olduğundan bahsetmiştik...

Fakat Haber'ın yaklaşımı ve çözümleri çoğu zaman oldukça yüzeysel.

Bunun bir örneğini Kitapta Orr'un partneri olan Heather Lelache üzerinden görüyoruz. Heather başarılı bir avukat, aynı zamanda da melez. Orr, onunla Dr Haber'ı durdurma amacıyla bir avukat tutmaya karar verdiğinde tanışıyor. Özgüvenli, zeki ve sözünü hiç sakınmayan bir kadın. Orr, onun bu özelliklerine aşık oluyor ve evleniyorlar. Dr Haber, açlık sorununu çözdüğü gibi ırkçılığı da yok etmek istiyor, ama bunu tıpkı veba salgınında olduğu gibi çok genel bir yöntemle ele alıyor. Dünyadaki tüm insanları aynı renge, yani griye çeviriyor. Ama Orr'un bu rüyası sonrasındaki gerçeklikte Heather, tamamen yok oluyor. Irkına bağlı deneyimleri, gelenekleri, görüşleriyle kişiliği ve mizacı oluşmuş Heather'ın, bunlardan eksik şekilde var olması mümkün değil.

Haber'ın sorunlara getirdiği çözümler, üstenci tavrını çok iyi yansıtıyor. Çünkü aslında yaptığı şey "ırkçılığı" ortadan kaldırmak değil. Zira ırkların hiç olmadığı bir dünyada, böyle bir ahlaki ikileme de gerek kalmıyor. Haber, insan doğasının en acı verici sorunlarından birini olgunlaşma veya karşılıklı anlayış yoluyla çözmeyi denemek yerine; sorunun kaynağı olarak gördüğü "farklılığı" denklemden tamamen çıkarıyor. İnsanlığın karmaşıklığıyla ve tarihiyle yüzleşmektense, bu geçmişi toptan silmeyi tercih ediyor. Onun için çeşitlilik; düzeltilmesi gereken bir anomali, adeta bir sistem hatası. Heather'ın güçlü kişiliği, sivri dili ve özgün karakterinin yok oluşu, Haber'in iyileştirme arzusunun aslında ne denli yıkıcı ve totaliter bir dürtüye dönüştüğünün en somut kanıtı… Haliyle bu, iyiliğin değil; radikal bir kontrol arzusunun ve yüzeyselliğin zaferine dönüşüyor.

Ama Haber'ın bu radikal kontrol arzusunun vardığı nokta, onun sonu oluyor arkadaşlar. Kendi tanrısallığına o kadar inanıyor ki, Orr'un etkili rüyaların pasif bir taşıyıcısı; asıl vizyonerinse kendisi olduğuna karar veriyor. "Artırıcı" makineyi, gerçekliğe mükemmel ve nihai düzeni getirecek basit bir rüyayı görmek için bizzat kendi üzerinde kullanmaya kalkıyor. Bu da onun kitaptaki son ve en büyük hatası…

Orr'un zihni, dünyayı olduğu gibi kabul eden bir denge merkeziyken Haber'in zihni; kibir, analiz, ve kontrol takıntısıyla dolu. Bu bilinç makineye bağlandığında düzeni değil, mutlak bir kaosu tetikliyor. Evren bükülüyor, zaman ve mekan kayboluyor ve Haber; her şeyi düzeltmek isterken hem dünyayı hem de kendi zihnini onarılamaz bir şekilde parçalıyor.

Taoist 'kabul ediş' felsefesi. Le Guin'in başlığı 'Cennetin Torna Tezgahı' Zhuangzi'den geliyor; Orr'un finali bu sükûnete teslim.
Taoist 'kabul ediş' felsefesi. Le Guin'in başlığı 'Cennetin Torna Tezgahı' Zhuangzi'den geliyor; Orr'un finali bu sükûnete teslim.Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Ancak Le Guin, okuyucusunu bu yıkım ortasında bırakmıyor… Hatta roman, görece umutlu bir finalle, tam da Orr'un temsil ettiği ve LeGuin'in çokça ilham aldığı Taoist "kabul ediş" felsefesiyle bitiyor.

Haber'in kaotik rüyasından geriye kalan dünya tuhaf, kırılgan ve uzaylılarla dolu bir yerdir. Ama en azından, "Artırıcı" makine yok olmuştur. George Orr ise her şeyi kaybetmiş, hatta etkili rüya görme yeteneğini bile yitirmiş görünür. Sonra hiç beklemediği anda, bir dükkanda Heather'ın farklı bir versiyonuyla karşılaşır. Bu Heather, Haber'ın yarattığı gerçeklikler onunla beraber yıkıldığı için artık gri değil; ama eski halinden de bir hayli uzak. Eskiden eşi olan George Orr'u tanımaz bile… Fakat Dr. Haber'ın aksine Orr, onu geri getirmek için rüya görmeye ya da gerçekliğe müdahale etmeye çalışmıyor… İkisini ayıran da bu. Durumu kabulleniyor, gülümsüyor ve her şeye yeniden başlama cesaretiyle, Heather'la tanışmak için küçük bir adım atıyor. Hayatı olduğu haliyle yaşıyor ve kararlarını kendisi adına veriyor; sonuçlarını kesinkes gibi belirlediği, kendine hizmet eden katı bir amaç için değil. LeGuin burada mütevazi, ama umut verici bir kapanış yapıyor. Kitabın esas ismi olan"The Lathe of Heaven", tam çevirisiyle "Cennetin Torna Tezgahı" anlamına geliyor. Hani Türkçe'de de "aynı tornadan çıkmış" denir ya… Bazen kusursuzluk sandığımız şey, ve bunun uğrunda takındığımız kontrolcü tutum bize düşlediğimiz cenneti getirmiyor. İnsanlığın kusurlarını, onlarla cesurca ve aynı derinlikte yüzleşmeden silmeye çalışmak; eninde sonunda insanlığın kendisini silmekle bir. Hatalardan ders çıkarmak, olgunlaşmak ama geçmişe saplı kalmadan özgürce akışta kalmayı bilmek gerekli…

Künye
  • YazanMaya Gedik, Gülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt