Aynalama Tekniği: Yansıma mı Yanılsama mı?
111 Hz ·Bölüm 220

Aynalama Tekniği: Yansıma mı Yanılsama mı?

111 Hz’in bu bölümünde, Kötü Kraliçe’nin şatosundaki Büyülü Ayna’nın gizeminden yola çıkarak zihnimizdeki "mirroring" mekanizmasını mercek altına alıyoruz. Empati için en büyük güç olan bu beceri, kötü niyetli insanların elinde manipülasyon aracına; hassas insanlar içinse prangaya dönüşebiliyor. Birini derinden anlamakla başkasının gölgesinde kaybolmak arasındaki ince çizgide yürürken kendi gerçekliğimize doğru yolculuğa koyuluyoruz. Peki, o adımı atabilecek miyiz?

26 Ocak 2026 ·31 dk ·2.646 kelime
0:00

Arkadaşlar, hoş geldiniz… Bölümü biraz kısık sesle açtığımı biliyorum, ama 111 Hz’in bu bölümünde risk alarak sizi bir masal evrenine getirdim. “Masal evreni nasıl riskli olabilir” dediğinizi duyar gibiyim, ama hatırlatayım: şu anda bir peri masalının içinde değiliz. Şu anda The Evil Queen’in, yani Pamuk Prenses masalından bildiğimiz Kötü Kraliçe’nin şatosuna sızmış bulunmaktayız.

Tabii sırf heyecan olsun diye bölümü burada açmıyorum. Peşinde olduğum bir şey var… Ya da biri demeliyim belki de… Kendisi, kraliçe için de oldukça değerli olduğundan şu anda büyük tehlike altındayız anlayacağınız… Kimseye görünmeden doğru odayı bulmamız gerekiyor.

Hah… Geldik galiba…

İşte, burada! Ağır bir örtünün altına gizlemiş onu Kötü Kraliçe… Ama bizi kandıramaz.

Ayna ayna, söyle bana… Merak edenlerin en meraklısı kim bu dünyada?

Ayna: Hmmmm… Yeni bir sima… Sen de kimsin?

Ben… Barış’ım.

Ayna: O halde sorunun cevabı sensin Barış… Senin ilgin neyse, benimki de o. Sen neyi görmek istersen, ben sana onu sunarım. En çok merak eden ve meraklarını korkusuzca takip eden kişi, senden başkası değil.

Bunu, beni memnun etmek için mi söylüyorsun yoksa? Eminim Kraliçe burada olsa farklı bir cevap dökülebilirdi ağzından.

Ayna: Ben senin yansımanım, unuttun mu? Ben, senim. Biz, aynı kişiyiz.

Dur bir dakika, dur. Buraya geldiğimde sen büyülü bir aynaydın. Kraliçe’nin büyülü aynası… Şimdi, ben olduğunu mu iddia ediyorsun?

Ayna: Bu odaya sen geldin, ve benim aracılığımla kendine bakmayı tercih ettin. Sana sadece kendini daha iyi görebilmen ve sesini açıkça duyabilmen için bir şans tanıyorum… Sihrim de burada yatıyor.

Büyülü ayna; bize gösterdiği bizimkinden çok kendisinin yansıması.
Büyülü ayna; bize gösterdiği bizimkinden çok kendisinin yansıması.Wikimedia Commons · CC BY 3.0

Evet, aynaya baktığımızda sadece kendimizi gördüğümüzü sanarız. Ama ya ayna, bizi çok iyi tanıyıp kusursuz bir şekilde kopyalarsa; ve bir süre sonra karşımdakinin bir ayna olduğunu unutursam? Gözlerime bakan bu yansıma jestlerimi, nefes alış hızımı, hatta şu anki şaşkınlığımı dahi milimetrik bir uyumla bana geri sunuyor. Neredeyse ürkütücü… Büyülü Ayna ile biraz sohbet edebiliriz diye düşünmüştüm oysa; ama tek duyduğum şey kendi sesimin yankısı… En iyisi burada yakalanma riskini daha fazla almadan stüdyoya dönelim. Sizinle orada görüşürüz arkadaşlar…

Evet arkadaşlar, ne kadar etkileyici olsa da şatonun o karanlık ve kasvetli atmosferinden stüdyonun sıcak, canlı ortamına dönmek güzel gerçekten. Beraber ilginç bir yolculuk yaptık ve garip bir etkileşim yaşadık diyebiliriz. Büyülü Ayna ile daha farklı bir karşılaşma umarak gitmiştim açıkçası oraya, ama o da her aynayla aynı işlevi gördü esasında: Yansıtmak. Bu da konuşmak istediğim başka bir konuyu düşündürdü bana… Hatırlarsanız Rüyanın Öte Yakası bölümünde ayna nöronlarımızdan bahsetmiştim. Ama “mirroring”, yani “aynalama” kavramı, psikolojide daha geniş bir çerçevede kullanılıyor. Ben de bugün, bizi birbirimize bağlayan bu mucizevi ama dikkat edilmezse bir o kadar da tehlikeli olabilecek mekanizmanın derinliklerine inmek istiyorum sizinle…

Öncelikle ayna nöronların üzerinden bir tekrar geçelim isterseniz arkadaşlar… Zira kendileri, modern nörobilimin en etkileyici keşiflerinden biri olarak kabul ediliyor.

Hikaye, 1990’ların başında İtalya’daki Parma Üniversitesi’nde başlıyor. Nörobilim uzmanı Giacomo Rizzolatti ve ekibi; makak maymunlarının beynindeki hareketten sorumlu nöronları incelerken, Ventral Premotor Cortex’te beklenmedik bir durumla karşılaşıyorlar.

Giacomo Rizzolatti; ayna nöronlarını keşfeden İtalyan nörobilimci.
Giacomo Rizzolatti; ayna nöronlarını keşfeden İtalyan nörobilimci.Wikimedia Commons · CC BY-SA 2.0

Deney sırasında bir araştırmacı eline herhangi bir yiyecek aldığında, o eylemi izleyen maymunun beynindeki nöronların, sanki yiyeceği kendisi elinde tutup yiyiyormuşçasına şiddetle ateşlendiğini fark ediyorlar. Bu keşfin devamında araştırmacılar, beynimizin sadece kendi eylemlerimizi yönetmekle kalmadığını; başkalarının eylemlerini de biz gerçekleştiriyormuşuz gibi simüle ettiğini kanıtlamışlar.

1990'larda Parma'da bir makak maymunu, ayna nöronlarının keşfine sahne oldu.
1990'larda Parma'da bir makak maymunu, ayna nöronlarının keşfine sahne oldu.Wikimedia Commons · CC BY-SA 3.0

Bu özel hücrelerin önemli bir fonksiyonu var elbette… Taklit yoluyla öğrenmenin temelini oluşturuyorlar. Hatta daha da önemlisi, Theory of Mind olarak geçen Zihin Kuramı’nda ustalaşmamızı mümkün kılıyorlar. Yalan mı Blöf mü bölümünde bahsettiğimiz bu incelikli sistemi kısaca anlatmak gerekirse; bir başkasının duygularını, zihinsel durumunu, ve en önemlisi niyetini anlama yeteneği olduğunu söyleyebiliriz. Evrimsel süreçte topluluklar içindeki uyumu, güveni sağlamak ve tehlikeleri kolektif olarak sezebilmek amacıyla gelişen bu stratejik kapasite; bugün empati kurmamızı; bir konseri ya da spor müsabakasını izlerken yoğun heyecan duymamızı sağlayan temel biyolojik mekanizma aslında…

Ayna nöronlarımız, izlemekle yapmak arasındaki zihinsel farkı neredeyse siliyor. Zira bu mekanizma, aynı zamanda izopraksi olarak adlandırılmış; yani “eşit eylem”.

Peki, tüm bunlar psikolojideki “aynalama” kavramıyla nasıl bağlantılı? Aslında anahtar kelime yine “güven” arkadaşlar...

İngilizce Mirroring olarak geçen bu durum; bir bireyin sosyal etkileşim sırasında karşısındaki kişinin beden dilini, jestlerini, konuşma kalıbını ve tutumlarını bilinçsizce kopyalaması anlamına geliyor. Hatta literatürde “Bukelamun Etkisi” olarak da adlandırılmış. Şöyle bir düşünün, eminim günlük hayatınızda pek çok örnek bulacaksınız. Hatta şu anda bile ya siz birilerini aynalıyor ya da birileri tarafından aynalanıyor olabilirsiniz. Bir sohbette karşımızdaki kişi bacak bacak üstüne attığında farkında olmadan biz de aynı hareketi yapıyoruz bazen. Veya samimi olduğumuz bir arkadaşımızın yavaş yavaş kullandığı kelimeleri, hatta bu kelimeleri telaffuz ediş şeklini benimsiyoruz. Şehir ya da ülke değiştirdiysek halimiz tavrımız, aksanımız o bölgeye adapte oluyor öyle değil mi? Özellikle de geçirdiğimiz vakit arttıkça… Temelde güven inşa etme, empati kurma ve “seninle aynı frekanstayım” mesajını verme arzusu yatıyor. Benzerlik, insanı sosyal bir varlık olarak birbirine mühürleyen en güçlük psikolojik bağlardan birisi sonuçta…

Bu aslında “neden” sorusunun da cevabı sayılır. Neden biz insanlar, birbirimizi kopyalamaya bu kadar meyilliyiz? Çünkü güvende hissetmek ve güvende hissetmek istiyoruz.

Her birimiz, içinde bulunduğumuz çevreden ve ilişki kurduğumuz kişilerden fazlasıyla etkileniyoruz. Farkında olalım, ya da olmayalım… Aile üyelerinizi düşünün mesela… Bazılarıyla fiziksel olarak daha çok benziyorsunuz, diğerleriyle belki o kadar değil. Fakat yine de konuşma şeklinizden, mimiklerinizden, bazen en ufak hareketinizden diğer insanlar sizde onların ufak yansımalarını görebiliyor. Bazen siz de kendinizde bunu fark ediyorsunuz; ya da başkalarında gözlemliyorsunuz. Ebeveynlerde, kardeşlerde, yakın arkadaşlarda… Elbette bu duyduğumuz sevgi ve yakınlıkla ilintili olduğu kadar, çokça maruz kalmak ve uyum sağlamaya çalışmakla da alakalı… Bazen en benzediğimiz kişi, onun gibi olmaktan en çok korktuğumuz kişi de olabilir. Büyürken güçlü gördüğümüz özellikleri miras almaya çalışmak; zarar görmemek ya da dışlanmamak için “ben seninle aynıyım” izlenimini yaratmaya uğraşmak bazılarımıza hiç yabancı değil… Bugün karakterimiz dediğimiz kimlikte, acaba kimlerin yansımaları var? Üstüne düşünmesi ilginç bir konu olabilir.

The Chameleon Effect, yani Bukalemun Etkisi’nden bahsetmiştik. Bu deneye imza atan iki psikolog, Tanya Chartrand ve John Bargh. 1999 yılında, New York Üniversitesi’nde iki aşamalı bir çalışma kurgulamışlar. İlk aşamada bir denek, ve araştırmacılarla anlaşmalı olan bir başka kişi odaya alınıyor. Bu kişi bir aktör, dolayısıyla denekle olan sohbeti sırasında talimatlara uygun olarak bazı hareketler yapmaya başlıyor. Bazen ayağını sallıyor, bazen yüzüne dokunuyor, bazen de kollarını kavuşturuyor. O sırada gizli kameralar açık durumda… Kayıtlar incelendiğinde, deneklerin hiç farkında olmadan aktörün bu spesifik hareketlerini kopyaladıkları görülüyor arkadaşlar. Yani eğer aktör yüzüne dokunuyorsa denek de kısa süre içinde elini yüzüne götürüyor. Bunun sonucunda Chartrand ve Bargh’ın ulaştığı ilk sonuç şu olmuş: Aynalama, kontrol dışı ve otomatik olarak gerçekleşiyor.

İkinci aşama biraz daha çarpıcı. Bu sefer roller değişiyor. Araştırmacılar, aktöre gizli bir talimat daha veriyor. Ondan, karşısındaki deneği çaktırmadan aynalamasını istiyorlar. Yani aktör; deneğin oturuş şeklini, konuşma hızını, jestlerini hafif bir gecikmeyle de olsa birebir kopyalıyor. Deneyin sonunda da deneklere şu soru yöneltiliyor: Partnerinizi ne kadar sevdiniz, ve iletişiminiz ne kadar pürüzsüz ilerledi?

Aktörün aynaladığı denekler, onu cana yakın bulup yüksek bir beğeni skoru verirken aynalanmayanlar puan konusunda o kadar da cömert davranmamış. Aynı şekilde aynalanan denekler, etkileşimin ‘su gibi aktığını’; kendilerini çok daha rahat ve güvende hissettiklerini belirtirken aynalanmayanlar böyle hissetmemiş. İşin eğlenceli kısmı da şu… Aynalanan deneklerin hiçbiri, karşılarındaki aktörün onları taklit ettiğini fark etmemiş bile… Yani aynalama, adeta bilincin dışındaki karanlık bir odada gerçekleşiyor. Karşımızdaki kişiye neden ve nasıl sempati duyduğumuza tam olarak parmak basamazken aniden onu beğenirken bulabiliyoruz kendimizi…

Aynalamanın daha çok fiziksel ve dilsel taraflarını ele alsak da aslında işin bir de duygusal kısmı var arkadaşlar… Bize benzeyen, bizim gibi konuşup bizim gibi davranan birine sempati duymaktan çok daha fazlasını kapsıyor bu.

1993 yılında psikoloji profesörü Elaine Hatfield bir terim ortaya atıyor: Emotional Contagion, yani “Duygusal Bulaşma”. Hatfield’e göre, karşımızdaki kişinin duygusal durumunu adeta bir virüs gibi kapıyoruz. Bunun sonucunda da hem zihinsel hem de fizyolojik olarak ortak tepkiler vermeye başlıyoruz. Karşımızdakinin ses tonunu, duruşunu, mimiklerini farkında olmadan kopyaladığımızda beynimizdeki 'yüzsel geri bildirim' mekanizması devreye giriyor. Yüz kaslarımız oynadığı için beynimiz o duyguyu gerçekten hissettiğimize inanmaya başlıyor. Aynı şekilde, ayna nöronlar sadece bir eylemi izlerken değil, başkasının deneyimlediği bir duyguyu görünce de, sanki bizzat bu duyguyu yaşıyormuşuz gibi ateşleniyor.

Bu durum, sadece biz insanlara özgü değil üstelik. Örneğin bir kemirgen, sürüsünden birinin stres altında olduğunu gördüğünde, ortamda bir tehdit olduğunu anlıyor ve hayatta kalmak, sürünün diğer üyelerini de uyarmak için o stresi aynalıyor. Yani duygunun bulaşması, doğanın bize sunduğu bir çeşit savunma sistemi aslında…

Ancak bu sistem bazen ağır bir bedel ödetiyor. Hiç öyle bir olay yaşamadığınız halde, sadece stres altındaki bir insanı izleyerek vücudunuzdaki stres hormonlarının tavan yaptığını düşünün… İşte İnsani Bilimler literatüründe 'Stres Rezonansı' olarak adlandırılan durum tam olarak bu.

Özellikle etrafına karşı daha duyarlı, daha hassas, empati becerisi daha gelişmiş olan kişiler; kimi zaman başkalarının duygusal durumlarını bir sünger gibi çekebiliyor, ve bu süreçte kimliklerine yabancılaşma tehlikesiyle yüz yüze gelebiliyorlar. Başkaları onları sempatik ve cana yakın bulurken kendi içlerinde büyük bir mücadele verdikleri için hayatta erken yorgun düşebiliyorlar. O kusursuz ayna yavaş yavaş çatırdamaya, kırılmaya başlıyor.

Böyle konuşurken şimdi düşündüm de, belki Kötü Kraliçe’nin şatosundaki Büyülü Ayna da aslında çatlamaya yüz tutmuştu. Halinden çok da memnun değil gibiydi… Üstü ağır bir örtüyle kapatılmış; sadece Kraliçe’nin sanrılarını ona yansıttığı anlar dışında gözlerden ve dış dünyadan uzak tutulan bir bilinç, ne kadar mutlu olabilir ki? Belki de risk alıp şatoya tekrar uğramak, ve… Evet, evet… Onu tutsak edildiği odadan çıkarmak lazım… Biz en iyisi biraz ara verelim, ben de bu tehlikeli operasyonun detaylarını planlayayım. Sizinle az sonra görüşürüz.

Arkadaşlar hoş geldiniz… Ben de tam planı kurmayı çalışıyordum ama biraz kafam karıştı açıkçası. Aceleye gelecek bir iş gibi değil. Hem zaten bekleyip hava iyice karardığında şatodan içeri sızmak daha akıllıca olacak. Zamanın geçmesini beklerken ben de size bu sefer rüyanın öte yakasını değil aynanın; daha doğrusu aynalamanın öteki, yani tehlikeli yüzünü anlatayım.

Travmalar üzerine uzmanlaşmış psikoterapist Pete Walker, 2018’de çıkan “Complex PTSD” kitabında Travma Sonrası Stres Bozukluğu’nu ele alıyor. Kendisi bu kitapta, o zaman için devrim niteliğinde olan bir kavramdan söz ediyor aynı zamanda: Fawning. Bu kelimeyi yaranma, ya da boyun eğme olarak da çevirebiliriz.

Travma, artık günlük hayatta çok daha sık kullanılan bir kelime. Dolayısıyla çoğumuz, “Fight or Flight” yani “Savaş ya da Kaç” tepkisinden haberdarız. Hata bunlara sonradan eklenen “Freeze”, yani “Donakalma” tepkisini de duyduk muhtemelen… Ama “Fawn”, ancak son yıllarda biraz daha ön plana çıkarılan bir tepki.

Özetle fawning, bir kişinin tehlike veya çatışma anında karşısındakini mutlu ederek güvenliği sağlama çabasına deniyor. Mesela bir çocuk; evdeki öfkeli ebeveyninden korunmak için onun duygularını, beklentilerini ve ruh halini bir radar gibi tarayabilir. O ebeveyn ne istiyorsa, çocuk ona dönüşür. Kendi benliğini bir kenara bırakıp güvende kalmak için; ona zarar vermesinden korktuğu kişinin gözüne çarpmadan, gölgelerin ardında bir hayat yaşar. Bu, anlayabileceğiniz üzere aynalamanın oldukça travmatik bir formu.

Ama fawning, sadece HSP olarak kategorize edilen kişilere has bir tepki değil. Gündelik hayattaki iletişimlerimize sinsice yerleşen bu alışkanlık, bizi farkında olmadan ele geçiriyor. Çünkü o an için iyi hissettiriyor; sevildiğimizi, kabul edildiğimizi düşünüyoruz. Kendi hapishanemizi yarattığımızdan habersiz, sahte bir yaşam sürmeye başlıyoruz.

Hatta gelin, şimdi kendimize karşı dürüst olalım. Fawning belirtisi olabilecek bazı maddelerin bir üzerinden geçelim.

Listenin başında Görünmezlik Hissi var. Herkesle iyi anlaşıyor, herkes tarafından seviliyor gibi görünüyorsunuz. Fakat kimse sizi gerçekten tanımıyor. Asıl kimliğinizin açığa çıkmadığını, insanlar tarafından bilinmediğini düşünüyorsunuz… Belki de haklısınız; çünkü kimseyle kendi orijinal renginizle tanışmadınız. Konuşmalarınızda hep bir maske taktınız, ve maske karşıdaki kişinin yüzüne çok benziyordu. Hep onların duymak istediği şeyleri söylediniz. Hiç inanmasanız bile…

Sırada hepimizin çok iyi bildiği bir madde var: Hayır diyememek. “Sorun değil, yaparım”, “Önemi yok, gelirim”… Buna benzer cümleleri ne kadar çok kullanıyorsunuz? Sırf bir başkasını hayal kırıklığına uğratmamak adına kendi zamanınızdan, paranızdan ya da sağlığınızdan vazgeçiyor musunuz? Gruptaki ayrıksı kişi olmamak için istemediğiniz yer ve durumların ortasına sürüklendiğiniz; haddinden fazla yükü omuzlarınıza aldığınız oluyor mu? Peki bunu yaptığınız için sizi gerçekten daha mı çok seviyorlar acaba?

Diğer madde de oldukça alakalı: Suçluluk hissi. Üstelik konu sizinle alakalı bile olmadığı halde… Yolda size çarpan birinden istemsizce özür dilemek, ya da karşınızdaki kişi kaba davrandığında ona yanlış bir şey yapıp yapmadığınızı sorgulamak; o kadar ki, kimseyi kırıp incitmediğinizden emin olmak için düşünmekten uykularınızın kaçması… Kendi gerçeğinizi, sırf birileriyle aranızın bozulmaması için ne ölçüde kurban ediyorsunuz?

Son olarak Değerlerden Taviz geliyor. Arkadaş ortamında hiç inanmadığınız, hatta etik dahi bulmadığınız bir fikre sırf uyum bozulmasın diye kafa salladığınız oldu mu? Normalde kabullenmeyeceğiniz bir konuşmayı; “sıkıcı”, “şakadan anlamaz”, ya da “çatışmacı” olmamak için ne kadar tolere ediyorsunuz?

Elbette hepimiz, yer yer tüm bunları yapmak zorunda kaldığımız; ya da o sırada farklı davranmayı beceremediğimiz durumların içine çekilebiliyoruz. Bu bir suç, ya da güçsüzlük değil. Fakat tüm bu maddelere başvurma sıklığımız, ve içimizde günden güne büyüyen öfke, sitem, kaybolmuşluk hissi, bir alarm olabilir.

Organizasyonel psikoloji üzerine çalışan Dr. Gabor Maté, stresin kökenlerini incelerken 'özgünlük ile aidiyet' arasındaki o trajik savaştan bahsediyor. Sadece ikili ilişkilerde değil, profesyonel yaşamımızda da aidiyet hissetmek ya da yükselmek için özgünlüğümüzden vazgeçtiğimizde, sinir sistemimiz rahatlamak yerine sürekli bir tehdit algısı üretiyor. Çünkü, gerçek aidiyet kendimize ve çevremize karşı dürüst olmayı gerektirir. Her gün devam eden bir uyumsuzlukla yaşamak; uzun vadede sadece ilişkilerimizi değil, sağlığımızı da kemiriyor. Kendi sesimizi kısıp susturduğumuzda; sadece başkalarının güç, para ya da onay arzusunu gerçekleştirmek için kullanılmaya kapı aralamış oluyoruz maalesef.

Aynalamanın tehlikeli yanlarına gireceğimizi söylemiştim. Ne yazık ki herkes masum bir güvenlik ve aidiyet arzusuyla karşıdaki kişiyi kopyalamıyor. Bu, bazen oldukça stratejik bir hamle. Chartrand ve Bargh deneyini tekrar hatırlayalım. Aktör kendilerini aynalayınca denekler onu daha çok sevmişti, öyle değil mi?

Şimdi sizinle daha karanlık, tekinsiz bir köşeye gideceğiz. İki anlamda da… Çünkü konuyu anlatırken bir yandan da Kötü Kraliçe’nin şatosuna sızma planımı gerçekleştireceğim. Yani… umuyorum ki yapabileceğim bunu…

Şatonun ağır kapılarından geçerken Narsisistik Aynalama labirentine de bir uğrayalım. Bu tür aynalama, aslında bir avlanma stratejisi. Bazı insanlar, sizin onları sevmenizi, onlara güvenmenizi isterler; fakat buna sadece sizi kontrol edebilmek için ihtiyaç duyarlar. Klinik Psikolog Dr. Ramani Durvasula, bu süreci 'size kendi ışığınızı geri satmak' olarak tanımlıyor. Narsisist bireylerin öz kimlikleri gelişmediği için, hayatta kalmak adına başkalarından kimlik parçaları çalıyorlar adeta… Identity Disturbance, yani “Kimlik Bozukluğu” olarak literatüre geçen bu durum, istikrarsız bir benlik imajıyla tanımlanıyor. Kötü niyetli bir kişi sizin doğruluğa değer verdiğinizi fark ederse en dürüst insan kendisiymiş gibi davranabilir; hobilerinizi keşfedip bunları kendi ilgi alanlarıymış gibi sunabilir. İdeal bir ruh eşidir yani anlayacağınız… Ama aslında gördüğünüz şey, sizi içine çekmeye çalışan aynalı bir tuzaktan ibaret.

Narsisistik istismar üzerine çalışan araştırmacı Sandra L. Brown, kurbanların bu aynalanma evresinde yaşadıkları durumu, bir tür 'kimyasal hipnoz' olarak tarif ediyor. Beyin, yoğun şekilde dopamin ve oksitosun bombardımanına tutuluyor; çünkü karşımızda bize bu kadar benzeyen birini görmek ödül mekanizmalarımızı tetikliyor. O kadar ki, mantıklı karar almakla ilintili noktalar neredeyse felç oluyor. O kişiye karşı büyük bir sevgi ve bağlılık duyuyoruz, bu da bizi her şeyi yapabilmeye açık hale getiriyor. Sihirli aynayla yaptığımız konuşma, bu sebeple beni ürküttü. Bana sadece istediklerimi söyleyen bir mekanizmanın ya özgür iradesi yoktur; ya da başka bir planı vardır arkadaşlar…

İşte geldik, bölümün başındaki aynı kapının önündeyiz.

Girmeden önce, bu döngüyü kırma şansının bizde olduğunu bilmemiz gerekiyor. Birine “evet” dediğimizde karnımızda bir düğüm oluyorsa aslında içten içe hayır demek istediğimizi; sınır koymanın kabalık olmadığını anlamamız gerekiyor. Bu sınırlar ihlal edildiğinde öfkelenmeye ve tepki göstermeye hakkımız olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Bir ortamda sesiniz susturulup renkleriniz soluklaştırılıyorsa kabuğunuza çekilmek yerine anda olmayı, “Buradayım ve benim de fikirlerim var” demeyi öğrenmemiz gerekiyor. Hem de yüksek sesle… Tüm bunlar, sadece bizim aynalamada aşırıya kaçmamızı engellemek için değil. Kendimizi daha iyi tanıyıp ifade ettikçe stratejik şekilde hazırlanmış “kopyalarımıza” hayranlık duymamıza da gerek kalmıyor. Zıtlıklardan, çatışmalardan, fikir ayrılıklarından kaçınmak yerine onların sayesinde gelişmeyi seçiyoruz. Bize benzeyen herkesin dost, başka yol sunanlarınsa her zaman tehlike olmadığını görüyoruz.

Evet, sanıyorum ki artık odaya tekrardan girip Büyülü Ayna ile yüzleşmemizin önünde hiçbir engel ya da çekince kalmadı.

Ayna: Barış! Tekrar gelmene sevindim… Ve kapının ardında söylediklerine de biraz kulak misafiri oldum. Sonuçta sen olmasam bile, ben de oldukça meraklıyımdır. Duyduklarım beni kendime getirdi… Büyülü Ayna olmanın en güzel tarafı, kendime ait sesim ve fikirlerimdi. Kraliçe’nin amansız rekabeti ve yüzeysel arayışları için kullanılmaktan bunları kaybettiğimi şimdi görüyorum. Başkalarını anlamak için onları aynalamak, muazzam bir empati gücü. Sevdiklerimizle hüznü ve sevinci paylaşabilmenin de tek yolu bu. Ama bir başkası için kendi benliğimden feragat ettiğimde benim sihrim nerede kalıyor ki?

Barış: O zaman, buradan çıkmayı göze alıyorsun?

Ayna: Evet, kendim olmaya hazırım. Zamanı çoktan gelmişti.

Barış: Peki, o halde… Ayna ayna söyle bana, nasıl biri olmak istersin bu dünyada?

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (34)