
Mozart’ın Dehası, Salieri’nin Kompleksi: Ego
Hemen hemen herkes hayatında, kendisinden daha yetenekli birisine denk gelmiştir. Biz ne kadar çalışırsak çalışalım, onlar hep bizden daha başarılı olurlar. Peki bu bir son mu? 111 Hz'in bu bölümünde Mozart ve Salieri'nin rekabeti üzerinden bu konuyu tartışıyoruz. Kıskançlık, kompleks, rekabet ve egonun bu süreçteki etkisini anlamaya çalışıyoruz.
29 Ekim 1787 akşamı Prag’daki Estates Tiyatrosu, sanat tarihinin en önemli anlarından birisine sahne olmak üzereydi. Salonu dolduran seyircilerin yüzleriden bile okunabiliyordu bu. Bir yanda heyecan bir yandaysa tarif etmesi zor bir endişe düşmüştü gözlerine. Tek endişe duyan seyirciler de değildi üstelik. Birazdan sahneye çıkacak müzisyenler daha büyük bir telaşın içerisindeydiler. Zira birkaç dakika sonra çalacakları eseri bir kere bile prova etme şansı bulamamışlardı. Hatta çalacakları notalar bile az önce verilmişti kendilerine.
Ama işte, tüm bu tedirginliğin içerisinde bir kişi dikkat çekiyordu. O telaşın yarattığı ahengi bozan birisi oturuyordu seyircilerin arasında. Viyana Sarayı’nın Kapellmeister’ı, baş bestekar Antonio Salieri. Etrafındaki seyircilerin aksine kendinden emindi baş bestekar. Koltuğunda dik ve rahat bir şekilde oturuyordu. Yüzünde sakin bir ifade vardı. Öyle ki dışarıdan bakan birine ölçülü, kontrollü ve vakur bir izlenim veriyordu. Sanki tüm duygularını salonun kapısında bırakmış gibiydi. Fakat salonu yutacak kadar büyük bir fırtına kopuyordu içinde Salieri’nin.
Derken her şeyi başlatan o an geldi. Orkestra sahnedeki yerini almış, herkesin adıyla çağırdığı o ünlü besteci seyirciyi selamlamıştı.
Kısa bir sessizlikten sonra orkestrasına baktı, elini havaya kaldırdı ve Don Giovanni Operası’nın ilk notaları için komut verdi Wolfgang Amadeus Mozart.
Daha ilk notaların duyulmasıyla salondaki hava da değişti. Seyircilerin tanık olduğu şey bir dinleti değilsi sanki. Bilakis, bir uyarıydı bu. Karanlık, sert ve kaçınılmaz bir geleceğe dair uyarıyordu Salieri’yi. Yaylılar keskin, nefesliler tehditkâr bir şekilde geliyordu üzerine. Göğüsü sıkışmış gibiydi baş bestekarın. Böylesine ihtişamlı, böylesine kusursuz bir eser, bu kadar toy ve genç bir insandan çıkmamalıydı kesinlikle.
Duydukları sadece çalışkan bir zihnin sesi değildi üstelik. Hayır, böylesi görkemli bir ses kurallara sadık kalınarak çıkamazdı asla. Uvertür ilerledikçe Salieri, notaları takip etmeyi bıraktı. Duymaktan da öte, tanıyordu onları. Nerede yükseleceklerini, nerede susacaklarını… Hepsini biliyordu. Yıllarını adamış, bunun eğitimini almış, bedelini ödemiş ve hak ettiği yere gelmişti. En azından o ana dek böyle olduğunu zannediyordu.
Ama işte, sorun tam da buradaydı. Amadeus’un müziğinde ödenen bir bedel yoktu. Tüm o dramatik yapı ve kusursuz denge hep oradaymış da, Amadeus sadece içeri girmesi için salonun kapısını açmıştı sanki. Tam da o anda zihninin derinliklerinde bir düşünce belirdi Salieri’nin.
İçindeki fırtına kontrolsüz bir şekilde büyüyordu şimdi. Her notada bir şeyler çatırdıyordu ruhunda. Bu bir hayranlık ya da nefret değildi asla. İnsanın kendi sınırına toslama anıydı aslında. Bu esnada aklında tek bir soru vardı Salieri’nin.
Uvertürün sonunda salonda büyük bir alkış yankılandı. Devamındaysa birçokları için müzik tarihinin en önemli eseri ilk kez sahnelendi.
Fakat Uvertürün sonunda bir şeyi çok iyi anlamıştı sarayın bestekarı Salieri. Bu dehayla baş edemezdi. O gece bir ölçüt, aşılması gereken bir sınır, hatta hiç kapanmayacak bir yara olarak hayatında yer edecekti.
Şayet 1984’te vizyona giren filmini izlediyseniz, az önce anlattığım hikâye size tanıdık gelmiştir. İlk defa 1979’da sahnelenen aynı isimli oyundan esinlenen bu film, tarihin en büyük bestekarlarından birisi olan Wolfgang Amadeus Mozart’ın Antonio Salieri ile girdiği rekabeti ele alıyordu. Senaryoya göre ölümcül bir rekabetti onlarınkisi. Zira Salieri, Amadeus’un dehasını günden güne kıskanmış ve bu rekabeti asla kazanamayacağını anladığında onu zehirlemişti. Fakat işin aslı böyle mi biraz muallak sevgili arkadaşlar. Öyle ki Amadeus’un ölümüyle ilgili başka bir teori de anlatıyor kimileri. Esasında Salieri, yaşadığı dönemde daha saygın bir bestekarmış. Hatta Franz Liszt ve Schubert gibi iki önemli bestecinin de ustalığını yapmış üstat Antonio. Diğer yandan ekonomik zorluklarla boğuşan Amadeus’a da sürekli destek olmuş kendisi. Yani değil zehirlemek, yardım bile etmiş ona. Buna rağmen Amadeus henüz 36 yaşındayken, frengiye kapılıp kaybetmiş hayatını.
Oyunun ve filmin yazarı Peter Shaffer ise ilk varsayımın üzerinde durmuştu. Ben de bugün onun varsayımını referans alalım diyorum. Zira aslında iki bestecinin rekabetinden daha önemli bir şey anlatıyor bize. İnsanın tatmin olmayan egosuna, kıskançlığa, kibre ve komplekslerine dair önemli şeyler söylüyor. Ben de biraz bunların üzerine konuşalım istiyorum bu bölümde.
Kendimizi Antonio Salieri’nin yerine koyalım öncelikle. Düşünün… Yıllarınızı eğitiminize adamış, disiplinli ve sürekli çalışan birisiniz. Yaptığınız her şey takdirle karşılanıyor, büyük beğeni topluyorsunuz. Ama işte, aniden sizden çok daha kabiliyetli birisi çıkıyor karşınıza. Salieri’nin yaşadığı da tam olarak buydu. Tüm çabalarının sonunda, ilahi bir yetenekle kutsanmış bir dehayı izlemek zorunda kalmıştı. Amadeus’un her yeni bestesinde yeteneğinin ne kadar sınırlı olduğunu fark ediyordu. Başlarda tesadüf diye baktığı bu durum, kısa sürede egosunu sarsmış, içini yavaş yavaş kemiren bir kıskançlığa bırakmıştı. Zaten Shaffer da senaryosunda bu mesajı veriyordu bize. Salieri başta sadece basit bir kıskançlık duymuştu. Fakat bu kıskançlık zamanla derinleşip onu karanlığa sürüklemişti. Şimdi burada bir durup düşünelim. Mesele sadece Salieri’nin duyduğu kıskançlık mı bu hikâyede? Hele de tarihin başka türlü seyrettiği, aslında böyle bir rekabetin dahi yaşanmadığı ihtimali masadayken… Neden bu kadar güçlü bir senaryo olabilir? Bence başka bir perspektiften bakmalıyız bu anlatıya. Zira bu hikâye Mozart ya da Salieri’den çok, insanın doğasıyla ilgili sevgili arkadaşlar.
Bu senaryonun popüler kültüre kattığı bir metafordan bahsetmek istiyorum size bu noktada. Salieri Kompleksi’nden... Kişinin elinden geleni yapmış olmasına rağmen, bir başkasının olağanüstü yetenekleri karşısında kendisini yetersiz hissetme hâli olarak tanımlayabiliriz bu metaforu. Şöyle örneklendireyim… Hepimiz yaşamımızın bir noktasında bu hissi duymuşuzdur muhtemelen. Okulda bizden daha hızlı öğrenen, iş yerinde daha erken parlayan ya da sosyal ortamımızda şakalarına daha çok gülünen birisiyle karşılaşmışsınızdır illaki. Benzer hayalleri kurduğumuz, ama bizden daha hızlı başarıya ulaşanlara denk gelmişsinizdir. Bu durumlarda başkalarının başarısı, bizim kimliğimizle çarpışıyor aslında. Evet, belki filmdeki Salieri kadar uçta yaşamıyoruz bu duyguyu. Derin bir kıskançlık krizine girip, başkalarını sabote etmeye çabalamıyoruz yani. Ancak içimizde ciddi bir çalkantı yaşanıyor böylesi durumlarda. Egomuz aniden sarsılıyor ve benliğimiz bize mesajı vermeye başlıyor. Zihnimiz bir çeşit savunmaya geçiyor yani.
Biliyorum, biraz kötü duyuluyor bu, fakat kontrolü kaybetmediğimiz takdirde gayet normal bir refleks aslında. Sonuçta insan kendisinden hep iyisini beklemeye teşne. Ama kimi zaman başkasının gölgesinde kaldığımızı düşünebiliyoruz. Bu düşünce de bazen kibre, bazen derin komplekslere bazen de sessiz bir içe kapanma hâline dönüşebiliyor. Gelin şimdi biraz bu durumları analiz edelim birlikte. Nasıl oluyor da bu davranışları sergiliyoruz, bir nedenselleştirmeye çalışalım.
Öncelikle kompleksi açmamız gerekiyor. Zira bu kelimeyi günlük dilde çok rahat kullanabiliyoruz. Hatta çoğu zaman bir hakaret gibi tonluyoruz. Fakat psikoloji açısından değerlendirdiğimizde kompleks dediğimiz şey, bir zayıflık ya da bir arıza değil sevgili arkadaşlar. Bilakis insan zihninin çok doğal bir örgütlenme şekli bu. Bireysel Psikoloji ekolünün kurucusu Alfred Adler bunu, insanın aşağılanma duygusuyla başa çıkma çabası olarak tanımlıyor mesela. Ona göre hepimiz bir noktada kendimizi eksik hissediyoruz. Fakat bu eksiklik hissi bizi ileriye götüren bir duygu temelde. 111 Hz’in birçok bölümünde de altını çizdiğimiz gibi, insan ileriye doğru hareket etmek isteyen bir canlı. Adler de bu eksiklik hissini, insanın gelişimi açısından gerekli görüyor. Bu sayede öğreniyor, kendimizi bu şekilde aşabiliyoruz. Eksik kalmama motivasyonu, birçok şeyin önüne geçiyor.
Fakat bu motivasyon, arka planda bir tehlikeyi de barındırıyor. E yani insan, içindeki eksiklik duygusunu aşamazsa nasıl ilerleyebilir ki? Adler de bu noktada aşağılık duygusunun iki farklı yola sapabileceğini söylüyor. Birincisi sağlıklı telafi. Bu yolda kişi kendisine diyor. Kıscası çözüm üretmeye gayret ediyor. İkinci yolsa epey karanlık maalesef. Adler’in patolojik telafi olarak adlandırdığı bu yolda kişi, demeye başlıyor. Yani olduğu yerde kalıp, tırnak içinde kusurunu örtbas etmeye çabalıyor.
Etrafınızdaki kibirli insanları gözünüzün önünden geçirin şimdi. Genelde hepsinin çok güçlü bir egoya sahip oldukları izlenimine kapılıyoruz, değil mi? Fakat aksine epey dayanıksız egolara sahip çoğu. Eleştiriye tahammül edemeyen, en ufak bir karşıt görüşte defansa geçen, başkalarının başarısını değersiz gören, sürekli kendileri hakkında konuşulsun isteyen insanlardan bahsediyorum. Ve ne yazık ki bazen agresif veya patavatsız söylemlerle bunu gizlemeye çalışırken çıkıyorlar karşımıza. Elbette hepimiz bu tip davranışlar sergileyebiliriz zaman zaman. Ancak bu davranışlar bir rutine dönüştüğünde, insanın iç huzurunu da param parça edebiliyor.
Bakın burada çok önemli bir detay var sevgili arkadaşlar. Ego… Tıpkı kompleks gibi ego kelimesini de günlük yaşantımızda olumsuz bir ifade olarak kodluyoruz. Fakat ego dediğimiz şey, bizim barışmamız ve bir noktada tatmin etmemiz gereken bir özellik aslında. Zira insanın egodan yoksun yaşayabilmesi pek de olası değil. Fakat ego tatmininin önünü alamadığımızda, başımıza sıkı bir çorap örüyoruz ne yazık ki.
Yine psikoloji üzerinden bir değerlendirme yaptığımızda, egonun insan için olmazsa olmaz bir yapı olduğu sonucu çıkıyor karşımıza. Bu noktada da yönümüzü Psikanaliz ekolünün öncüsü Sigmund Freud’a çevirmemiz gerekiyor. Freud’a göre insan kişiliği id, ego ve süperego olmak üzere üç bileşenden oluşuyor. Ve bu bileşenler arasındaki etkileşim, bizim davranışlarımızı şekillendiriyor. Ego ise buradaki en önemli bileşen. Zira Freud, egonun gerçeklikle aramızdaki arabulucu olduğunu ifade ediyor. İçgüdülerimizle, toplumsal kurallar arasındaki dengeyi egomuz aracılığıyla kurmayı başarıyoruz. Daha sade bir şekilde anlatmam gerekirse ego, gibi soruların cevap anahtarını oluşturuyor. Bu olgu sayesinde kendimizi başkalarından ayırıyor, karar ve sorumluluk alıyor, yaşantımızı yönlendiriyoruz. Dolayısıyla sağlıklı bir ego, ruh sağlığının da temel şartlarından birini oluşturuyor.
Fakat o kadar da masum bir özellik değil bu. Zira dayanıksız bir ego, derin problemlerle karşı karşıya kalmamıza da sebep oluyor ne yazık ki. Zaten psikoloji dünyası da salıklı ve kırılgan ego arasında da net bir ayrım yapılıyor. Kırılgan egoya sahip olan kişilerde gibi refleksler gözlenmiş mesela. Bunun sebebi de kişinin kendi değerini içeriden değil, dışarıdan besliyor oluşu. Her daim onay, alkış ya da üstünlük ihtiyacı duyan insanların egosu, zamanla savunma moduna geçiyor aslıda. Egomuz sarsıldığında zihnimiz yine bir yol ayrımıyla karşılaşıyor. İlk yolda durumu kabulleniyor, gibi bir refleks gösteriyoriyoruz. İkinci yoldaysa şeklinde düşünmeye meylediyoruz.
Kısacası egomuz her sarsıldığında, kibrimiz de sınanıyor. İşte kırılgan egoya sahip olan kişiler, bu durumlarda kendisini tehdit altında hissediyor. Böylece başkalarını küçümseyen, aşağılayan ve mesafe koyan bir yolu seçiyor. Çünkü eşit hissetmek bile onlar için bir tehlikeye arz ediyor artık. Nöroloji dünyası bu davranışı bir savunma mekanizması olarak tanımlıyor bu arda. İnsan beyninin, sosyal statü tehdidine gösterdiği bir tepki bu özünde. Biz insanlar kendimizi değersiz, dışlanmış ya da aşağılanmış hissettiğimizde beynimizin tehdit algısıyla ilişkili bölgeleri, özellikle de amigdala aktif hale geliyor. Bilinçli bir biyolojik bir alarm tepkisi devreye sokuyoruz. Özetle mesele gelişmek değil, hayatta kalmak oluyor bizim için.
İşte hikâyedeki Salieri’nin de yaşadığı tam olarak buydu. Kendisini bir rekabetin içinde bulmuş, önce kırılgan egosuna, sonra da kibrine yenik düşmüştü. Ama atladığı bir şey vardı kendisinin. Girdiğimiz rekabetlerin sonucu ne olursa olsun, her türlü kazançlı çıkmanın da yolları var. Onları da kısa bir aradan sonra konuşacağız sizinle.
Eveet, Salieri Kompleksi metaforundan yola çıkarak ego ve komplekslerin kaynağına inmeye çalıştık. Bu özelliklerin neden kontrol edilemediğini, hangi durumlarda karanlık bir noktaya gidebileceğimizi konuştuk sizlerle. Şimdiyse parçaları birleştirip, biraz rekabet kavramı üzerine konuşalım istiyorum.
Rekabet… Kulağa çok motive edici geliyor değil mi? İnsanı geliştiren, ilerlemenin anahtarını önümüze koyan bir durum gibi… Kabul etmek gerek ki, bu tip önermeler bir noktaya kadar da doğruyu yansıttıyor. Fakat sadece burada bırakınca, epey eksik bir söylem geliştirmiş oluyoruz. Madalyonun bir de diğer yüzü var. İşte bu iki yüz, insanın egosuyla kurduğu ilişkiyle doğrudan bağlantılı.
Evrimsel psikoloji çalışmalarını incelediğimizde rekabet, hayatta kalmanın temel araçlarından birisi olarak çıkıyor karşımıza. Şöyle izah edeyim size bunu… Bugün birçok kaynağa kolaylıkla erişebilir durumdayız. Su, gıda, bilgi, iletişim, güvenlik… Dünyadaki insanların büyük bir kısmı bunlara ulaşabiliyor şu an. Fakat kaynakların kısıtlı, tehlikeninse had safhada olduğu çağları bir düşünün. İşte o zamanın insanlarının zihinleri, o koşullara göre tetikteydi. Zamanla şartlar değişse de zihnimiz, kaynaklara erişememe endişesinin gölgesinde evrildi. Yani rekabet, biyolojik olarak içimize işledi. Fakat modern zamanlarda zihnimiz gibi rekabet ettiğimiz şeyler de bir evrim geçirdi sevgili arkadaşlar. Artık rekabet ettiğimiz şeyler çok büyük ölçüde somut şeyler değil. Bir zamanlar daha iyi avlanmak, daha güvenli yer bulmak, bir gruba dahil olabilmek gibi dertleri olan insan; şimdilerde daha görünür olmak, başarılı ve özel hissetmek için amansız bir rekabet içerisinde. Kısacası hayatta kalmak için değil, bir kimlik uğruna rekabet ediyoruz artık.
Elbette bu rekabet hâlini de faydalı bir şekilde kullananabiliyoruz. Akılcı davrandığımız zaman, içinde bulunduğumuz rekabetler bize bir yön gösterebiliyor. Rekabet, bir şeyleri başarmanın mümkün olduğunu gösteren, insanı verimli bir şekilde çalışmaya sevk eden bir etki sağlayabiliyor kesinlikle. Fakat bu durum tamamen bir kazanma veya kaybetme meselesine indirgendiğinde kişinin motivasyonu ilerlemek değil, eşitlenmek veya aşağı çekmek oluyor. Bu sefer başkalarının başarısını bir tehdit gibi algılıyoruz. Sürekli bir kıyasın içine atıyoruz kendimizi. Odağımız da kendi ilerleyişimizden çok, rakibimizi aşağı çekmek oluyor ne yazık ki.
Tekrar Salieri’ye dönelim burada. Onun kaçırdığı şeylerden birisi de buydu aslında. Kendi sesini unutmuştu... Mozart’ın başarısından ilham alıp kendi sanatına odaklanmaktansa, sürekli yan kulvardaki koşucuyu izlemeyi seçti. Zira iyi bir besteci olmak ona yetmemişti. En iyi, en ihtişamlı, en yüce olmalıydı mutlaka. Yıllarca bunun için çabalamıştı ne de olsa. Fakat bu tür bir motivasyon çoğunlukla gerçekçi sonuçlara ulaşmıyor maalesef.
Burada yine egomuzu kontrol edebilme meziyetimiz rol oynuyor. Şayet bunu başarabilirsek fikri de zihnimize yerleşiyor. O noktada verdiğimiz rekabet de kaygılardan arınıp ve geliştirici bir çabaya dönüşüyor. Aslında kaybederken bile kazanmış oluyoruz. Fakat kırılgan bir egoya sahipsek, sadece kazanmaya odaklanırız. Bu da önce kıskançlığa yol açıyor. Devamındaysa kibri besleyerek, içsel tatmin ihtimalini yok ediyor. En nihayetinde de sürekli yetersiz hissettiğimiz bir girdabın içinde buluyoruz kendimizi.
Peki hep böyle mi olmak zorunda? Yani egomuz her seferinde bizim kuyumuzu mu kazıyor? Elbette hayır arkadaşlar. Bunu da güzel bir hikâye ile anlatmak istiyorum size.
Soyut sanatın öncülerinden Vasily Kandinsky bu konuda verilebilecek en güzel örnek belki de. Kandinsky 30’lu yaşlarına, hukuk eğitimi almış ve alanında saygın konuma sahip bir yetişkin olarak girmişti. Toplumun başarılı olarak addettiği bir hayat duruyordu önünde. Ama işte, gelin görün ki içinde bir huzursuzluk varmış o dönemde. Bir eksiklik de değilmiş bu huzursuzluğun kaynağı. Her şey yerli yerinde ve çok netmiş hayatında. Nereye gittiği çok açıkmış aslında. Ancak içinden bir ses bu yolun kendisini tatmin etmeyeceğini fısıldıyormuş kulağına. Günün birinde gezdiği bir sergide Monet’nin “Haystacks at Giverny”“Artık çok geç.”“Evet, geç olabilir, ama yanlış değil.”“Eserlerimi anlamıyorlar.”“Sanatta Tinsellik Üzerine”“Ben buyum.”“Bunu neden yapıyorum?”“Ben de buradayım!”()“Başkasının ışığı, benim gölgemi mi büyütecek, yoksa yolumu mu aydınlatacak?”
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt