Yazmanın İyileştirici Gücü
111 Hz ·Bölüm 218

Yazmanın İyileştirici Gücü

Korku, öfke veya yoğun üzüntü hissettiğimiz zamanlarda aklımızdan geçenleri kağıda dökme ihtiyacı hissettiğimiz, bunu yaptığımızda da biraz olsun rahatladığımız olmuştur hepimizin. Peki bu nasıl oluyor? Yazmanın iyileştici bir gücü var mı gerçekten?111 Hz’in bu bölümünde kelimelerin sessiz iyileştirici gücününü keşfetmek için bir yolculuğa çıkıyor; bizi kendi hikayemizin yazarı yapan o kadim şifanın ardındaki sırları keşfediyoruz.

12 Ocak 2026 ·27 dk ·2.269 kelime
0:00

M.S. 169 yılının sonlarında Roma İmparatorluğu’nun kuzey sınırında, Tuna Nehri kıyısında, Roma ve Cermen Kabileleri arasında korkunç bir mücadele başlamış.

Normalde Tuna’nın coşkun suları düşmana geçit vermezmiş. Fakat o kış nehir donunca, bunu fırsat bilen Cermen süvarileri, buz tutmuş Tuna’nın üzerinden Roma topraklarına ölümcül akınlar düzenlemeye başlamış.

Bu sırada Romalılarsa hem düşmanla hem hava şartlarıyla mücadele etmekteymiş.

Dondurucu soğuk askerlerin hareket kabiliyetini düşürüyor; rüzgar, hem savaş meydanında mücadele eden, hem de geceleri çadırlarında uyumaya çalışan askerlerin iliklerine kadar işliyormuş adeta. Buzun üstünde ayakta kalmak da, kanla sulanmış balçık gibi çamurlarda bata çıka kılıç sallamak da eziyet gibiymiş Romalı askerler için.

Üstelik bu sırada Roma İmparatorluğu görünmez bir düşmanla daha savaşıyormuş: Antoninus vebası. Salgın, imparatorluğun sınırlarında nüfusu kırıp geçiriyor; ordu asker bulamıyor, Roma’da her gün onlarca insan hayatını kaybediyormuş.

Ordunun komutanı, Roma İmparatoru Marcus Aurelius ise tüm bunların sorumluluğunu omuzlarında taşıyormuş haliyle.

Hem ordunun başında durup stratejik kararlar alması, hem ülkesinde yayılan sinsi vebanın önüne geçecek çareler düşünmesi, hem de uzaktan bile olsa devlet işlerini idare etmesi gerekiyormuş. Baş etmesi gereken onlarca sorun, vermesi gereken sayısız karar varmış. Gündüz ordusuyla birlikte savaşan, bir komutandan ve bir imparatordan beklenen tüm sorumlulukları yerine getiren Marcus Aurelius, gece inip kılıç sesleri sustuğundaysa savaş meydanını dolaşır, çadır aralarında gezintiye çıkarmış. Askerlerin durumlarını gözlemler, gerekli emirleri verir ve ardından çadırına çekilerek yazmaya başlarmış.

“Dalgaların sürekli çarptığı kaya gibi ol: Sağlam, hareketsiz durur kaya ve yatıştırır etrafında suyun öfkesini. "Ne talihsizim ki bu benim başıma geldi." Hayır talihsiz değilsin, "Bu benim başıma geldiği için talihliyim, zira bana hiçbir zarar veremedi ve şu andaki ya da gelecekteki yaşamım için de korkmuyorum," demeli.

“Sezarlıktan, mor togadan uzak durmaya çalış yapabiliyorsan. Yalın, yozlaşmamış, yüce, dürüst, adil, tanrılardan korkan, merhametli, sevecen, işlerini hevesle yapan biri olmaya özen göster. Felsefenin talep ettiği gibi biri olmaya çalış. Tanrılara saygı göster, insanlara yardım et. Hayat kısa. Yeryüzündeki varlığının yegane ödülü tanrısal yasalara uymak ve toplum yararına çalışmaktır.”

“Eğer inzivaya çekilme isteği duyuyorsan, gayet mümkün ve basittir bu: İnsan dilediği zaman kendi içinde inzivaya çekilebilir. Üstelik insan inzivaya çekilmek için kendi içinden, kendi ruhundan daha huzurlu, daha sakin hiçbir yer bulamaz, özellikle de kendinde inzivaya çekildiğinde ona huzur verecek şeylere sahipse.”

Ülkesi ölümcül bir salgın hastalıkla boğuşurken, savaşlar aylar hatta yıllarca sürerken, dondurucu soğuğun ortasında ordusunun başında duran Marcus Aurelius; geceleri bir imparatordan beklendiği üzere daha fazla strateji oluşturmak, haritaları incelemek ya da uyumak yerine yazı yazıyormuş arkadaşlar. Peki ama Marcus Aurelius bunu neden yapıyordu acaba? Onca zorluğun arasında yazmak gerçekten gerekli miydi yani?

Marcus Aurelius’un bu savaş esnasında yazmayı başladığı notlar sonrasında derlendi ve kitap olarak basıldı tabii ki arkadaşlar. ~~Yazılmasının üzerinden bin yıldan fazla zaman geçmesine rağmen,~~ hala çok satanlar listelerinde karşımıza çıkan “Kendime Notlar”, tam olarak bu kitap işte. Marcus Aurelius bir Roma İmparatoru olmasının yanında bir filozof ve hatta Stoacı düşüncenin önemli bir temsilcisi. Dolayısıyla kendisinin normal şartlarda böyle bir kitap yazması şaşırtıcı olmazdı aslında. Fakat zorlu savaş koşullarında dahi; hayat, ölüm ya da insan ilişkileri gibi konular hakkındaki düşüncelerini not etmesi ilginç geliyor kulağa.

Marcus Aurelius; bir savaşın ortasında 'Düşünceler'i yazmaya başlayan filozof imparator.
Marcus Aurelius; bir savaşın ortasında 'Düşünceler'i yazmaya başlayan filozof imparator.Wikimedia Commons · CC0

Bu durum bazı soruları da getiriyor tabi beraberinde. Mesela yazmayı bir ihtiyaç olarak nitelemek mümkün mü? Bazı anlarda hissettiğimiz o “aklımızdan geçenleri kağıda dökme ihtiyacının” bilimsel dayanağı olabilir mi acaba? Peki yazmanın iyileştirici bir gücü var mı dersiniz? Gelin o halde bu bölüm, yazmanın sessiz ama güçlü dünyasını keşfe çıkalım birlikte.

Yazının serüveni günümüzden yaklaşık 5500 yıl önce, yani M.Ö. 3500 yılında Mezopotamya’da Sümerlerin ticaret kayıtlarını tutma ihtiyacıyla başlamış arkadaşlar. Bunun yanında insan zihni büyüyen şehirlerdeki tahıl stoklarını ve hayvan sayılarını akılda tutmaya da yetmiyormuş tabi. Tüm bunlar bir araya gelince de “çivi yazısı” adı verilen ilk yazı sistemi doğmuş aslına bakarsanız. Yani yazı, en başında bilgiyi somutlaştırmak ve mülkiyet hesabını tutmak için bir veri depolama aracı olarak ortaya çıkmış diyebiliriz.

M.Ö. 3000’lerden itibarense yazı yavaş ama köklü bir dönüşüm geçirmeye başlamış. Eskiden yalnızca kil tabletlerin üzerine nesnelerin resimleri, onları temsil eden semboller çizilirken, artık konuşma seslerini temsil eden, alfabelerin de öncülü olan fonetik işaretler yayılmaya başlamış. Kulağa basit gibi geliyor ama bu gerçekten de devrim niteliğinde bir gelişme aslında. Çünkü bu sayede yalnızca somut nesneler değil, soyut kavramlar da yazı dilinde kendine yer bulabilmeye başlamış.

Sümer kil tabletleri; yazının ticaret kayıtlarından duygu döküntülerine evrildiği yer.
Sümer kil tabletleri; yazının ticaret kayıtlarından duygu döküntülerine evrildiği yer.Wikimedia Commons · CC0

Bu devrime anlam kazandıran en önemli kahramansa, M.Ö. 2300lü yıllarda yaşamış olan Akad prensesi Enheduanna olmuş.

Akad İmparatorluğu'nun kurucusu Büyük Sargon’un kızı olan Enheduanna, aynı zamanda Sümerler’in kutsal şehri Ur’un Baş Rahibesiymiş.

Fakat şehirde çıkan bir isyan sonrası Enheduanna’nın makamı elinden alınmış ve genç rahibe derhal sürgüne gönderilmiş.

Gittiği yerde yalnız ve amaçsız kalan Enheduanna büyük acılara gark olmuş.

Her gün uğradığı haksızlığı düşünüyor, üzüntüsü azalmak yerine günden güne artıyormuş. Ve bir gün artık dayanamayıp tabletlerin başına geçmiş Enheduanna.

Yaşadığı bu büyük travmayı, dışlanmışlığı ve dualarını kil tabletlere dökme ihtiyacı hissediyormuş çünkü. Ve yazmaya başlamış.

Eserlerinde, sadece dini içerikler kaleme almakla kalmamış. Çektiği fiziksel ve ruhsal acıları, sürgündeyken hissettiği korkuları, vücudundaki bitkinliği ve içsel karanlığını da anlatmış. Böylelikle Enheduanna o güne dek yapılmamış bir şeyi yapmış aslında. O zamana kadar yazılan şeyler daha çok kayıt tutmak ya da krallara övgü düzmekten ibaret metinlerken, Enheduanna duygu ve düşüncelerine, acı ve dualarına yer vererek tarihteki ilk edebi metinleri ortaya koymuş. Üstelik bununla da kalmamış ve metinlerin sonuna: “Ben, Enheduanna, bu metni yazan kişiyim. Daha önce hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptım." notunu düşerek yazma işini anonimlikten çıkarıp yazdıklarının altına imzasını atan ilk yazar olmuş.

Enheduanna; tarihte ismi bilinen ilk yazar, Akad prensesi ve baş rahibe.
Enheduanna; tarihte ismi bilinen ilk yazar, Akad prensesi ve baş rahibe.Wikimedia Commons · CC0

Dikkat ettiyseniz Marcus Aurelius, kafasının en yoğun olduğu zamanda, bir savaşın ortasında yazmaya başlamıştı. Enheduanna ise sürgüne gönderilip hayatının belki de en büyük travmasını yaşadığı dönemde… Bu zamanlamalar aslında yazma ihtiyacımız hakkında çok şey söylüyor bize. O halde gelin “Neden bazı zamanlarda yazma ihtiyacımız artıyor?” ya da “Hangi anlarda yazı yazmalıyız?” sorusuna cevap arayalım birlikte.

Bu bahsettiğim anların başında zihnimizin çok dolu olduğu zamanlar geliyor tabii ki. Modern dünyada yaşayan bizlerin sıradan bir günü belki de… Aklımızdan;

“İşteki o sorunu nasıl çözerim, bana niye öyle dedi, arkadaşımı arayıp buluşma ayarlamam lazım, akşam ne yesem, marketten yoğurt, ekmek, yumurta, meyve alacağım, bugün yaşadığımız tartışmada kim haklıydı?”

gibi şeyler ve daha neler neler geçiyor aynı anda… Pek çok şey düşündüğümüz, planladığımız ya da birden fazla şeyi aklımızda tutmaya çalıştığımız zamanlarda zihnimizden geçenleri yazdığımızda rahatlamış hissederiz ilginç bir şekilde.

Sanki kafamızdaki o yük, kalem üzerinden kağıda ya da klavye üzerinden ekrana akıvermiş gibi gelir.

Bilimsel olarak da öyle oluyor diyebiliriz aslında. Zira buna “Cognitive Offloading” yani “Bilişsel Yükü Boşaltma” deniyor literatürde. Kısaca şöyle açıklayabiliriz bu durumu: Çalışma belleği oldukça sınırlı olan beynimiz aynı anda ancak belli sayıda bilgiyi işleyebilecek güce sahip ve bu kapasite aşıldığında dışsal bir araçtan yardım alması gerekiyor. Bu sayede aklımızdakilerin bir kısmını, beynin sınırlı kapasiteli RAM’inden, yani geçici hafızasından alıp sınırsız kapasiteli bir harici diske, yani kağıda aktarmış oluyoruz aslında. Bu şekilde bilişsel yükü boşaltmak da beynin işlemci gücünü serbest bırakıyor ve analiz, mantık yürütme gibi daha üst düzey problem çözme becerilerimiz tekrar devreye girmiş oluyor. Beyin bir şeyleri unutmamak için harcadığı enerjiyi daha önemli işler için kullanabiliyor yani bilişsel yükünü boşalttığında.

Yazmayı ihtiyaç duyduğumuz tek an bu değil tabii. Diğerlerine de bakacağız ama öncesinde kısa bir ara vermemiz gerekiyor sanırım, çünkü benim buraya kadar konuştuklarımızı geçici hafızadan kağıda aktarıp zihnimi rahatlatmam lazım. Sonra kaldığımız yerden devam ederiz.

Evet arkadaşlar, bilişsel yüklerimizi boşaltıp zihnimizi rahattıysak; tam kapasite-full dikkat kaldığımız yerden devam edelim.

Korku, öfke veya yoğun üzüntü hissettiğimiz zamanlar, bir çoğumuzun kalemlere sarılma ihtiyacını en yoğun hissettiği anlardır heralde. Ki Enheduanna da öyle yapmıştı hatırlarsanız. Sorunumuza bir çözüm bulamasak bile biraz olsun rahatlamış, ferahlamış hissederiz kendimizi çünkü yazdığımızda. Peki niye böyle oluyor derseniz bunun cevabını nörobilim profesörü Matthew Lieberman vermiş. “Affect Labeling” yani “Duygu Etiketleme” diyor kendisi bu yaptığımız şeye. Ve ona göre sistem şöyle çalışıyor en basit haliyle: Korku, öfke, endişe, stres ya da yoğun üzüntü hissettiğimiz o durumlarda beynimizdeki amigdala adı verilen bölge yani duygusal alarm merkezimiz aşırı aktif hale geliyor arkadaşlar.

Tehlike çanları çalmaya başlıyor, kaos çıkıyor ve mantıklı düşünmek zorlaşıyor. Fakat hissettiğimiz duyguları kelimelere döktüğümüzde yani “Şu an hayal kırıklığına uğramış hissediyorum.” ya da “Kendimi çok çaresiz hissediyorum.” gibi cümlelerle duygularımızı ifade ettiğimizdeyseeee…

aniden frene basmış gibi oluyoruz adeta. Çünkü böyle yaptığımızda kontrol; o bağırıp duran amigdaladan prefrontal kortekse, yani beynin mantık merkezine geçiyor artık.

Duygusal etiketlemeyi sesli olarak yapmamız, hislerimizi düşünerek bulmamız da mümkün yapılan çalışmalara göre. İlla yazmak gerekmiyor yani. Fakat yazarak yaptığımızda bu etki çok daha güçleniyor ve sistem çok daha etkili bir şekilde çalışıyor diyebiliriz.

Çünkü ne hissettiğimizi sadece düşünerek bulmaya çalışmak, işin içinden çıkmamızı zorlaştıyor bir süre sonra. Hatta “ruminasyon”a yani kafamızın içinde dönüp duran ve sürekli tekrar eden olumsuz düşüncelere sebep oluyor çoğu zaman. Yaşadıklarımızı olduğundan çok daha büyük veya korkutucu olarak algılıyoruz düşündükçe. Sürekli şikayet edip durduğumuz bu “overthink mesaimizi” azaltmak için yapmamız gereken şeyse çok basit aslında: Zihnimizden geçen soyut düşünceleri somutlaştırmak. Ve tabii ki bunu yapmanın en kolay ve etkili yolu da.. yazmak.

Zira bazen derinlerde ne düşündüğümüzü, gerçekten ne hissettiğimizi kendimiz bile fark edemeyebiliyor, zihnimizden geçenlerin hızına yetişemeyebiliyoruz. Fakat yazmaya başladığımızda yavaşlıyoruz. Soyut düşüncelerimizi kağıda dökerek somutlaştırmış oluyoruz. Bunu yapmak da duygu ve düşüncelerimize karşı mesafelenmemizi sağlıyor. Ayrıca yazdığımızda zihnimiz, olaylar ve duygular arasında mantık silsileleri de kurmaya başlıyor artık. Ki bunu da bizi kurtaran bir şey aslında. Zira yapılan araştırmalar insanların soyut düşünme modundayken olayların sadece "nedenlerine" odaklanıp daha fazla endişe ürettiklerini; bunları yazmaya başladıklarında yani somutlaştırma moduna geçtiklerindeyse "nasıllarına" odaklanıp çözüm ürettiklerini kanıtlanmış durumda.

Yazma ihtiyacı duyduğumuz anlar bu kadarla bitmiyor tabii ki. Belirsizlik hallerinde, olayları anlandırmaya çalıştığımız zamanlarda ve daha pek çok durumda yazmak, yazarak rahatlamak istiyoruz. Fakat tüm bu psikolojik faydaları öğrendikten sonra insanın aklına bir soru daha geliyor haliyle: Yazmanın fiziksel sağlığımıza da iyi gelmesi mümkün mü acaba?

Aynı soru Teksas Üniversitesi'nden Sosyal Psikolog James Pennebaker’ın da aklına düşmüş olacak ki, 1986’daki devrimsel çalışmasına basit bir deney tasarlayarak başlamış kendisi.

Deneye katılmak isteyen üniversite öğrencilerini rastgele olacak şekilde iki gruba ayırmış öncelikle. İlk gruptakilerden öğrencilerden hayatlarındaki en travmatik, en üzücü veya en zorlayıcı deneyimleri hakkında yazmaları istemiş. Diğer gruba ise gün içinde yaptıkları sıradan aktiviteler, çevrelerindeki nesneler, yani kısacası duygusal derinliği olmayan konular hakkında yazmalarını söylemiş.

Deney tamamlandıktan sonra, her deneğin sağlık kayıtları 6 ay boyunca takip edilmiş. Ve sonuçlar incelendiğinde travmatik deneyimlerini yazan gruptaki öğrencilerin; üniversitenin sağlık merkezine, diğer gruptakilere nazaran %50 oranda daha az başvurduğu ortaya çıkmış. Ayrıca yine ilk grubun aspirin ve ağrı kesici gibi ilaç kullanımlarında belirgin düşüş olduğu gözlemlenmiş.

Fakat Pennebaker bu deneyin sonuçlarıyla yetinmek istememiş ve daha somut veriler elde edebileceği yeni bir deney tasarlamış arkadaşlar. 1988’de başladığı bu deneyde, ilkinden farklı olarak, katılımcılardan yazma seansları öncesinde, seansların bitiminde ve 6 hafta sonrasında kan örnekleri alınmış.

Süreç tamamlandıktan sonraysa alınan bu kan örneklerinin içine çeşitli bakteri ve virüsleri taklit eden bazı maddeler eklenmiş ve analiz süreci başlamış. Sonuçlar hayli dikkat çekici. Zira travmatik deneyimlerini yazan gruptaki bireylerin “T” yani “savunma” hücrelerinin, sonradan enjekte edilen bu sahte düşmanlara karşı çok daha agresif, hızlı ve güçlü bir çoğalma tepkisi verdiği, yani bu hücrelerinin adeta savaşa daha hazır hale geldiği anlaşılmış.

Deneylerin sonuçlarını değerlendiren Pennebaker; bir duyguyu bastırmanın, vücut için arka planda sürekli çalışan bir uygulama gibi ağır bir fiziksel yük oluşturduğunu, yazmanınsa bu yükü deşarj ederek bağışıklık sistemini baskıdan kurtardığını ifade etmiş. Ancak asıl şifanın sadece yazarak duyguları boşaltmaktan değil, olayları bir mantık çerçevesine oturtmaktan geçtiğini de eklemiş sözlerine. Pennebaker yaptığı deneylerin sonucunda, en çok iyileşme gösteren kişilerin, yazılarında "çünkü", "fark ettim ki", "bu nedenle" gibi nedensellik ve iç görü belirten kelimeleri daha fazla kullananlar olduğunu farketmiş çünkü.

Şu an bazı terapi yöntemlerinde de kullanılan James Pennabaker’ın “Expressive Writing” yani “Dışavurumcu Yazım” adını verdiği bu teknik sayesinde beyin, yaşanan travmayı bir hikaye formuna sokuyor ve yazarken kurulan neden-sonuç ilişkisiyle de anlamlandırıyor aslına bakarsanız. İşte bu sayede otonom sinir sistemi sakinleşiyor ve gerçek biyolojik onarım başlamış oluyor Pennabaker’a göre.

Pennebaker’ın Dışavurumcu Yazım tekniği hayatımızdaki büyük düğümleri çözmek için muazzam bir yöntem elbette. Ancak “İyi ama her gün travma mı yazılır?” dediğinizi de duyar gibiyim. O yüzden bu noktada size yazmayı bir tedavi olmaktan çıkarıp, zihinsel bir temizlik ritüeline dönüştüren bir isimden ve onun bir tekniğinden bahsedeceğim.

Julia Cameron meşhur kitabı “Sanatçının Yolu”nda yaratıcılığın önündeki o görünmez engelleri ortadan kaldırmak ve gün içinde yaptığınız işe daha iyi odaklanabilmek için mucizevi bir ilaç öneriyor:

Sabah Sayfaları. Bu aralar oldukça popüler bir teknik bu, belki sosyal medyada falan karşınıza çıkmıştır. Kısaca şöyle açıklayayım: Cameron; her sabah uyanır uyanmaz, henüz zihninizin tam olarak ayılmadığı o anlarda, kalemi elinize alın ve tam üç sayfa boyunca, aklınızdan ne geçiyorsa, durmadan ve hiçbir sansür uygulamadan yazın diyor.

Kurallar işte bu kadar basit. Öyle dil bilgisine ya da imla kurallarına dikkat etmek ya da güzel yazayım falan diye uğraşmak yok. Ne yazdığınızın da hiçbir önemi yok aslına bakarsanız. Gördüğünüz rüyayı da yazabilirsiniz, o gün içinde yapacaklarınızı da. Hatta 3 sayfa boyunca “yazacak hiçbir şey bulamıyorum” cümlesini tekrar etmeniz bile mümkün. Ayrıca sabah sayfalarını yazarken edebi bir kaygı gütmenize falan da gerek yok. Zaten yazdıklarınızı hiç kimseye okutmayacaksınız. Bunun sebebi de basit: Julia Cameron “iyi yazma” kaygısı gütmeden yazmamızı istiyor çünkü. Sabah saatlerinde yapmamızı söylemesinin sebebi de aynı zaten. İçimizdeki o azılı eleştirmen henüz uyanmamışken yazmaya başlamak.

Julia Cameron bir nevi Cognitive Offloading yapmamızı yani zihinsel yükümüzü boşaltmamızı tavsiye ediyor yani aslında. Bunu tamamen özgür bir şekilde ve güne başlamadan yapmamızı istemesinin sebebiyse, zihinsel çöplerimizi henüz güne başlamadan önce kapının önüne çıkartmış olmak.

Yani sabah sayfaları sayesinde yaratıcılığımızın önündeki engelleri kaldırarak günün geri kalanını çok daha parlak bir zihinle geçirebiliriz Julia Cameron’a göre.

Görüyorsunuz ki yazmanın faydaları saymakla bitmiyor arkadaşlar. Travmaları atlatmak, yaratıcılığımızı arttırmak ya da sadece zihnimizdekileri döküp rahatlamak… Ve hepimizin, rutin hayatlarımızda ihtiyaç duyduğu şey, biraz da bunlar değil mi aslında?

Hayatlarımız her zaman aynı düzlemde gitmiyor, zaten gitmesi de mümkün değil. Bazen daha yoğun zamanlar geçiriyor, bazen daha mutlu ve neşeli, bazen de üzgün ya da endişeli hissedebiliyoruz kendimizi. Hayatın hırçın dalgaları arasında boğuluyormuşuz gibi geliyor ve bir can simidi arıyoruz bazen. İşte tam o anlarda, ihtiyacımız olan bir kalem ve kağıt kadar yakınımızda aslında…

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt