İnsanın Kehanet Sevdası
111 Hz ·Bölüm 233

İnsanın Kehanet Sevdası

Falcılık geleneği tarihin kendisi kadar eski. Fakat diğer geleneklerin aksine günümüzde daha bile güçlü devam ediyor. Bilimsel gelişmeler bile fala olan inancımızı sarsamadı. Peki nereden geliyor bu kehanet ihtiyacımız?  111 Hz'in bu bölümünde insanın falla olan sonsuz ilişkisini irdeliyoruz.

27 Nisan 2026 ·30 dk ·2.505 kelime
0:00

1800’lü yılların sonundayız. Osmanlı’nın o zamanki padişahı II. Abdülhamit, sarayında önemli bir görüşme yapıyor. Abdülhamit bu görüşmeyi her ay düzenli biçimde talep ediyor. Devlet işlerinin genel gidişatı ve kendisini bekleyen muhtemel zorluklarla ilgili rapor alıyor. Fakat bu ayki görüşmenin daha önemli bir gündemi var. 1900’lü yıllara, yani yeni yüzyıla girerken kendisini ve Osmanlı Devleti’ni ne tür yeniliklerin ve badirelerin beklediğini öğrenmek istiyor padişah. Görüştüğü şahıs da gelecekle ilgili bu tür soruları yanıtlayabilecek tek kişi: Hoca Şahin. Yani sarayın falcısı.

Şimdi günümüzden o yıllara bakınca durum çok tuhaf görünüyor değil mi arkadaşlar? Bir padişahın saraya falcı çağırıp, devlet meseleleri konusunda ona danışması. Ama Abdülhamit bunu yapan ne ilk ne de son kişiymiş. Osmanlı’da devlet adamları müneccimlere ve medrese eğitimi almış kişilerden seçilen müneccimbaşılara sık sık danışırlarmış.

Mesela tahta geçmek için en uğurlu gün nedir? Savaşa girmek, doğum yapmak, evlenmek veya denize gemi indirmek için en uğurlu saat kaçtır?

İnanması zor ama bütün bu soruların cevabını verirmiş müneccimler.

E geleceği tahmin etme arzusu Osmanlı’da başlamamış tabi. İnsanlık ilkçağlardan beri ileride yaşanacak önemli olayların bazı ön belirtileri olduğuna inanmışlar. Tarihçiler milattan önce 4000 yıllarında Mısır’da, Babil’de, Çin’de ve Kalde’de el falı ve astrolojik yorumlama gibi metotların kullanıldığını gösteren belgeler bulmuşlar. Yani ilk fal baktıran kişiye ulaşmaya çalışırsak Mezopotamya uygarlığına kadar geri gitmemiz gerekir.

Eski uygarlıklar çeşit çeşit yöntem kullanırmış fal bakmak için. Günümüzde de kullanılan kahve telvesi, iskambil kağıdı, rüya yorumlama, yıldızların devinimlerinden anlam çıkarma gibi tanıdık yöntemlerden tutun, ayna falı, kitap falı, kuşların seslerini yorumlama gibi beklenmedik yöntemlere kadar. Sümerler kesilen kurbanların karaciğerlerine bakarak, Etiler’se kuşların uçuşlarına bakarak ileride başlarına gelebilecek olayları tahmin etmeye çalışırlarmış.

Usturlap. Eski uygarlıkların göğü okuyup geleceği kestirme aleti.
Usturlap. Eski uygarlıkların göğü okuyup geleceği kestirme aleti.Wikimedia Commons · CC BY-SA 3.0

Bu uygarlıkların mitolojik öykülerinde de zaten falcı karakterlere sık sık rastlıyoruz. Mesela Yunan mitolojisinde gelecekten haber getiren Delfi kahinleri, devlete danışmanlık yaparlarmış. Bu kahinler kendilerini Apollon’un Sözcüleri olarak görürlermiş. Mitolojide Yunan tanrısı Apollon’un falcılık ve kahinlikle ilgili bir çok öyküsü var. Mesela Apollon evlenmek istediği Kasandra’ya falcılık yeteneği bağışlamış.

Yani fala ve falcılığa önem veren sadece halk değil. Gördüğünüz gibi devleti idare edenlerin ve hatta Platon, Uythagoras gibi dünyaya iz bırakmış ünlü düşünürler ve felsefecilerin de fala inandığı düşünülüyor. Mesela Aristo, yüz çizgilerine bakarak kişinin karakterini okumak üzerine bir kitap yazmış. Fransa’da çok ünlü bir hekim, astrolojiye dayanarak 3000 yılına kadar dünyada olabilecek bütün olaylarla ilgili kehanetlerde bulunmuş. Bu bilim insanı günümüzde bile kehanetleriyle ünlenmiş bir isim. Tabi ki Nostradamus’tan bahsediyorum.

Nostradamus 1555’de kehanetlerini bir kitapta toplayarak Lyon’da yayınlamış. Bu kitabın ünü sayesinde Nostradamus saray hekimliğine atanmış ve yaklaşık 20 yıl sarayın daimi danışmanı olmuş. Fakat ona bu ünü getiren kehanetleri, 1581’de kiliseden aforoz edilmesine sebep olmuş.

Nostradamus. 1555’te kehanetlerini kitaplaştırdı; bugün hala yorumlanıyor.
Nostradamus. 1555’te kehanetlerini kitaplaştırdı; bugün hala yorumlanıyor.Wikimedia Commons · Public domain

Nostradamus’un başına gelenler bana kalırsa bize fal ritüelinin tabiatıyla ilgili de bir şey anlatıyor. Sonuçta hangi kültüre bakarsak bakalım, kahinlik ve falcılık tartışmalı konular. Yalnızca Hristiyanlıkta değil, neredeyse bütün dinlerde günah kabul edilmesine rağmen, antik uygarlıklardan beri devam eden falcılık merakı bir şekilde hayatını sürdürüyor.

Peki nasıl sürdürüyor? Günümüzde bilim ve teknolojinin gelişimiyle bazı batıl inançlar sönümlendi. Artık etrafta pek kahin göremiyoruz. Geleceğe dair bilimsel bulgulara dayanan tahminler yapılıyor elbette. Meteorologların, ekonomistlerin, sismologların işi de bir bakıma olacakları tahmin etmek. Ama burada bahsettiğim gelecek tahmini, tamamen birbirinden bağımsız iki olayı, bir neden-sonuç ilişkisine oturtmaya dayanıyor. Mesela önemli bir sınavı geçip geçmeyeceğimizin, kahve telvesinin tabağa yapışıp yapışmamasına bağlı olması gibi.

Böylece aslında, falcılığın günümüzde aldığı şekle geldik bence. Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi’nde bir araştırmacı, ülkemizdeki falcılık geleneğinin farklı kuşaklar üzerindeki etkilerini araştırmış. Araştırmada Z kuşağı, anne-babalarına kıyasla fala daha az inandıklarını söylemişler. Yapılan ankette gerçekten de X kuşağının, gençlere göre evde daha sık fal baktığı görülüyor.

Fakat evde fal bakmak geleneksel bir yöntem. Y kuşağı bunun yerine bu deneyimi daha güncel bir formata taşıyarak, sosyal bir etkinlik haline getirmiş. Arkadaşlarıyla buluşup kafelerde fal baktırıyorlar. Z kuşağı ise fal bakma eylemini törenselliğinden tamamen arındırıp gündelik hayatına entegre etmiş aslında. Dijital dünyanın sunduğu imkanlarla bu geleneği sanal bir boyuta taşımış. Yani tahmin ettiğiniz gibi gençler artık telefonlarındaki uygulamalardan fal baktırıyor.

İçtiğin kahvenin fotoğrafını çekip telefonuna yüklediğin bir falcılık ritüeli hakkında Nostradamus ne düşünürdü bilmiyorum. Ama kehanetlere olan bağımlılığımızın durdurulamayacağını zaten öngörmüştür muhtemelen.

Kader Çarkı. Falın dijital çağda aldığı yeni biçim: telefondaki ritüel.
Kader Çarkı. Falın dijital çağda aldığı yeni biçim: telefondaki ritüel.Wikimedia Commons · Public domain

Gelecekten haber almaya dair dinmeyen bir arzumuz var. Kahve telvelerimizde, avucumuzun içinde, içtiğimiz suda, yıldızlarda, hatta sakızımızdan çıkan manide bile geleceğimize dair bir işaret arıyoruz. Tahta kutunun üstünde niyet çeken tavşanın hayatımıza çizeceği yol haritasını bekliyoruz. Yöntemler eskidiğinde yeni fal bakma yöntemleri icat ediyoruz. Artık kahine ihtiyacımız yok. Elimizde hiçbir şey yoksa bir kağıdı katlayıp üstüne kehanetler yazabilir, arkadaşımızın seçtiği sayıya göre ona geleceğini bildirebiliriz.

Neden yapıyoruz bunu? Gelecek tahminlerine inanmadığını söyleyenler bile çoğu zaman burç yorumlarının çekiciliğine karşı koyamıyor. Peki fala inanmasak bile neden falsız kalamıyoruz?

Biyokimyacı Hamid Zand’a göre bu sadece bir merak değil. Fal baktırma isteği şiddetli bir arzudan besleniyor: Bilinmeyeni kontrol etme ihtiyacımızdan. İnsanoğlunun en büyük özelliklerinden biri ölüm korkusu hissetmesi değil midir? İçten içe dünyadaki zamanımızın kısa olduğunu bilir ve yaklaşan sonumuzdan korkarız. Durum böyle olunca, gelecekte deneyimleyeceğimiz olayları duymak - bu olaylar uydurma bile olsa- bizim kaygılarımızı biraz olsun yatıştırabilir değil mi? En azından bu olaylar yaşanana kadar ölmeyeceğimize inanmak hoşumuza gider. Belirsizlik ortadan kalkar.

Ama falın yalnızca evrimsel kaygılarımızı yatıştırdığını sanmayın. Aynı zamanda beynimizin mutluluk hormonu salgılamasına da sebep oluyormuş.

Profesör Zand’a göre, yarının bize ne getireceğine dair bir söz duymak, beynimizi bir tür “tahmin oyununun” içine çekiyor. Bir sürprizi tahmin etmeye çalıştığımızda ve olabileceklerle ilgili beklentiye girdiğimizde, sonuç belirsiz olmasına rağmen beynimiz yine de dopamin hormonu salgılayabiliyor. Çünkü araştırmalara göre dopamin, ödülün kendisinden çok “ödül beklentisi”yle bağlantılı.

Yani bir falcı size “Yakında iyi haberler alacaksın” dediğinde, beyniniz anında hevesleniyor, beklentiye giriyor. O iyi haber hiç gelmese bile, siz hayatınızda olumlu bir gelişme yaşanacağını düşündüğünüz süreçte kendinizi mutlu hissediyorsunuz.

Tabi şimdi ne düşündüğünüzü tahmin edebiliyorum. “Barış, falcı hep iyi şeyler söylemiyor ki” diyorsunuz. Haklısınız. Ama bence kötü haberleri biraz erteleyelim. Hazır keyifliyken kısa bir ara verelim. Dönüşte devam ederiz.

Peki falcı kötü haberler getirdiğinde ne oluyormuş bakalım.

Hamid Zand bu konuda diyor ki, falcı hiç bir zaman kaçınılamaz bir kötü kader çizmez bizim için. Sadece uyarıda bulunur. “Senin için tehlikeli olabilecek bir yol var. Bu yoldan kaçınmaya çalış” der. E biz de bunu duyunca tetikte oluruz, dikkatli oluruz. Bu olası tehlikeden kaçınmak için önlemler alırız. Sonuçta başımıza kötü bir şey gelmediğinde, bu kez de tehlikeyi atlatmış olmanın mutluluğunu yaşarız. Kötü yoldan sakınmış olmak da bizde ödül mekanizmasını devreye sokar. Dolayısıyla beyin yine dopamin salgılamış olur.

Üstelik bu mutluluk hissi yalnızca falın sonrasında gerçekleşmiyor. Fal baktırma sürecinin kendisi de beyinde uyarıcıları devreye sokuyormuş. Zand’a göre falcıyı dinlemenin yarattığı heyecan hissi, kumar oynamanın yarattığı heyecanlı bekleyişe çok benziyor. Yani falcının söylediklerini dinlerken, attığımız zarın kaç geleceğini beklermiş gibi bir heyecan yaşıyoruz. Bu belirsizliğin yarattığı coşku hissi de ani bir dopamin artışını tetikleyebiliyor.

Hatta bu sebeple fal baktırmak da, tıpkı kumar gibi bağımlılığa yol açabiliyormuş biliyor musunuz? Fransa’daki Nantes Üniversitesi’nde bağımlılık üzerine çalışan psikiyatrist ve profesör Dr. Marie Grall-Bronnec, fal baktırmaya bağımlı hale gelmiş bir kadın üzerine bir araştırma yazısı yayınlamış.

Yazıda Helen olarak adlandırılan 45 yaşındaki kadın, 19 yaşından beri her konuda falcılardan tavsiye alıyormuş. İlk başlarda eğitimi ve kariyeri konusunda kararsızlık çektiği için başlamış fal baktırmaya. 20’lerinin ortasından itibaren daha çok ilişki tavsiyesi için gitmiş. 30’lu yaşlarına geldiğinde günde neredeyse 8 saatini çeşitli falcılarla yüz yüze ve online seanslar yaparak geçirmeye başlamış. Artık bütün parasını fal baktırmaya harcayan Helen, çoğu zaman bakılan fallardan tatmin olmuyor ve hemen yeni bir seans ayarlıyormuş. Artık akşam hangi filmi izleyeceği gibi basit kararlarda bile falcılardan teyit istemeye başlamış.

İşin tuhafı Helen aslında falcıların anlattıklarına hiçbir zaman tam anlamıyla inanmadığını söylemiş. Profesör Grall-Bronnec hastasının bu alışkanlığını, düşük özgüven problemi için bir tür geçici ilaç olarak görüyor. Yani Helen’ın sürekli güvenceye ihtiyacı var. Kararlarını teyit ettirmezse hayatın getireceklerinin sorumluluğunu almaya hazır değil.

Belirsizlik kaygısı sadece Helen’ın yaşadığı bir duygu değil elbette. Hepimiz zaman zaman buna benzer korkular duyuyoruz. Kim her kararından yüzde yüz emin olabilir ki? Geleceğin ne getireceğini biraz olsun bilmek hepimizi rahatlatırdı. Zaten “fala niye inanıyoruz” sorusunun en basit cevabı da burada yatıyor. Çünkü inanmak istiyoruz.

Üstelik bu isteğimiz dünyayı algılama biçimimizi de etkiliyor. Falcının söylediklerine kanıt arıyoruz. Hatta çoğu zaman da buluyoruz. Peki nasıl buluyoruz? Amerikalı psikoloji profesörü Ronald Riggio, bu süreçte bize üç tip bilişsel önyargının yardımcı olduğunu söylüyor.

Birincisi “hindsight bias” yani “sonradan anlama önyargısı”. Bu terim basitçe, bir olay gerçekleştikten sonra o olayın önceden tahmin edildiğine dair yanlış bir inanç geliştirilmesi anlamında kullanılıyor.

Eminim hayatınızdaki bazı olayların size de kendinizi kahin gibi hissettirdiği olmuştur. Sabah uyandığınızda içinizde tuhaf bir his vardır. Sonra gün içerisinde bir arkadaşınız size kötü bir haber verir. İçinizden dersiniz ki “Bugün böyle bir şey olacağını biliyordum. Hissetmiştim.” Halbuki bu hisse sadece olay yaşandıktan sonra anlam veririz. Bir şey olur ve artık ondan önceki her şey bu olay bağlamında değerlendirilir.

Bu insan doğasıdır. “Sonradan anlama” yanılgısı bizi geleceği gördüğümüze inandırır. Gerçekten geleceği gördüğünü iddia eden bir falcının söyledikleri ise her zaman aklımızın bir köşesinde durur. Kısmen ezberimizdedir, yoruma açıktır. Sessizce bir bağlama kavuşmayı bekler.

İkinci önyargımız “confirmation bias” yani doğrulama önyargısı. Buna “teyit yanlılığı” da diyebiliriz. Biz insanlar genellikle kendi düşüncelerimizi teyit eden bilgileri kayırmaya, öne çıkarmaya eğilimliyizdir. Dolayısıyla kendi varsayımımızı desteklemeyen bilgileri de görmezden geliriz.

Mesela diyelim ki bir falcı bize uzun boylu, esmer bir adamla tanışacağımızı söyledi. Bir-iki ay sonra gerçekten karşımıza bu tanıma uyan biri çıktığında ne düşünürüz? İnancımız doğrulandığı için tatmin olmuş hissederiz değil mi? O ana kadar tanıştığımız uzun boylu ve esmer olmayan bütün adamlar bir anda aklımızdan çıkar. Düşüncemizi teyit etmeyen karşılaşmaları unuturuz, görmezden geliriz.

Yani bir tür algıda seçicilik. Gerçekleşmeyen binlerce kehaneti boş veriyor, gerçekleşen bir taneyi de ömür boyu hatırlıyoruz.

Ronald Riggio’nun bahsettiği üçüncü önyargı ise “korelasyon ve nedensellik yanılgısı. Korelasyon, iki değişkenin birlikte hareket etmesi demek. Yani A artarken B’nin de artması, aralarında bir korelasyon olduğu anlamına gelir. Ama bu A ve B’nin artışları arasında bir neden-sonuç ilişkisi olduğu anlamına gelmez. İşte yanılgı kısmı da burada devreye giriyor. Riggio’nun söylediğine göre “A ve B birlikte artıyor, demek ki A, B’ye neden oluyor” demek yaygın bir düşünce biçimi. Halbuki korelasyon nedensellik anlamına gelmez. A ve B’nin değişiminde üçüncü bir etken olabilir veya tamamen tesadüfi bir ilişkilenme olabilir.

Mesela önemli bir iş görüşmesine girmeden önce falcıya gittiniz diyelim. Falcı bu görüşmenin iyi geçmesi için size uğurlu bir bileklik verdi veya kırmızı renkte bir aksesuar takmanızın size uğur getireceğini söyledi. Siz bu uğurlu aksesuarı takıp görüşmeye gittiniz ve görüşmeniz iyi geçti. Görüşmenin iyi geçmesi ve uğurlu bilekliğiniz arasında bir neden-sonuç ilişkisi kurmanız kaçınılmaz değil mi? Halbuki belki de hazırlıklıydınız ve belli ki bu görüşmeyi falcıya danışacak kadar önemsiyordunuz. Ama diğer etkenleri düşünmezsiniz bile.

İşte Riggio’ya göre bu üç önyargı bir arada çalıştığında, biz bilimsel dayanağı olmadığını içten içe bildiğimiz halde gerçeküstü fenomenlere inanıyoruz.

Hatta bazen inanmakla da kalmıyoruz. Gerçekleşmesine biz yardımcı oluyoruz. “Kendini gerçekleştiren kehanet” terimini eminim hepiniz duymuşsunuzdur.

Sosyolog Robert Merton’un 1948’de ortaya attığı bu terim, aslında Thomas teoremi üzerinden çıkardığı bir sonuç. “Bir durum gerçek olarak algılanıyorsa, o durumun sonuçları kişinin gerçeği olacaktır.” diyor Thomas teoremi. Robert Merton da bu teoreme kendi yorumunu ekliyor ve diyor ki; “Söz konusu durum gerçek olmasa dahi bu konudaki beklenti, durumu gerçekliğe dönüştürebilecek potansiyele sahiptir”.

Pygmalion etkisi olarak da adlandırılan bu beklenti etkisinin en basit örneğini başarı konusunda görüyoruz. Araştırmalara göre eğer bir konuda başarılı olacağınız size söylenirse, o konuda başarı gösterme ihtimaliniz epey artıyor.

Yani bu yönden aslında bir falcının bizim üzerimizde bir motivasyon konuşmacısına benzer etki yaratması çok kolay. Ama tabi aynı şeyin tersini de yapabilir. İlişkimizin ters gideceğine veya bir arkadaşımızla aramızın bozulacağına dair bir kehanette bulunursa ne olur? İçimize şüphe tohumları eker ve biz arkadaşımızla aramızın bozulacağı anı kollamaya başlarız. Bizdeki davranış değişikliği karşı tarafın da davranışını etkiler ve gerilim sonucu belki de gerçekten bozuşuruz. Tabi ki biz bunun olacağını biliyorduk, işte falcı haklı çıktı.

Yani kehanetlere inanmamızın bir sürü psikolojik açıklaması var arkadaşlar. Ama bu konuda kendimize o kadar da yüklenmeye gerek yok. Çünkü fal sektörü de epey zekice hareket ediyor. Evet sektör diyorum çünkü günümüzde atalarımız gibi kristal kürenin etrafına toplanmasak da, bazen bir web sitesinde gezinirken karşımıza çıkan “kaç yaşında evleneceksin” yazılı linke tıklamadan edemiyoruz.

Hayatın bilinmezliğine karşı anlam arayışımız devam ettiği için, falcıya gitmesek bile günlük hayatta karşımıza çıkan küçük kehanetlerin çekiciliğine direnemiyoruz. Hatta gazetelere astroloji köşesi eklenmesi de bu gerçeğin fark edilmesiyle bağlantılı.

1930 yılında İngiltere’nin ünlü Sunday Express gazetesi, Prenses Margaret’ın doğumu üzerine “Yıldızlar yeni prenses için ne diyor?” başlıklı bir yazıya yer vermiş. Tarihteki ilk astroloji köşesini yayınlayan bu Sunday Express sayısı, gazete satışlarını sekize katlamış. Astrolojik kehanetlerin ne kadar ilgi çektiğini fark eden diğer gazeteler de hemen kendi astroloji köşelerini yazmaya başlamışlar.

Peki bu astroloji köşeleri neden ilgi çekiyor? Çünkü kehanetler kişiye özel. Bütün okurlar için tek bir gelecek tahmini yazılsa kimse üstüne alınmazdı değil mi? Yani bir falda yazan şey ne kadar genel-geçer olursa olsun, “bize özel” yazılmış olduğunu bilmek bizim ondan anlam çıkarmamıza yetiyor. Psikologlara göre bu “Barnum Etkisi” denilen bir olgunun sonucu.

Barnum Etkisi’ne ismini veren kişi 1800’lerde yaşamış P.T. Barnum isimli ünlü bir şovmen. P.T. Barnum’a ilk büyük şovmen de diyebiliriz çünkü kendisi ilk sirki kurmuş. Barnum’un sirki genellikle göz aldatmacalarına dayanan büyülü şovlarla dolu. İsminin psikolojik bir fenomene verilmesinin sebebi ise çok ilginç. Barnum, basit sihirbazlık hilelerini doğru pazarlayarak büyülü bir dünya kurmuş.

Barnum Etkisi psikolojide, insanların genel kişilik tahlillerinde ve gelecek tahminlerinde kişisel anlam bulma eğilimini ifade ediyor. Ve bu etkiyi güçlendiren faktörlerin en önemlisini astroloji köşelerinde ve sakızdan çıkan fallarda buluyoruz. Yani kişiselleştirme. Gelecekten gelen bir mesajın yalnıza “bizim için” olduğunu bilmek, ona inanma ihtimalimizi artırıyor.

Elbette Barnum Etkisini arttıran başka faktörler de varmış. Mesela kehanetin pozitif olması bizim ona inanma ihtimalimizi güçlendiriyormuş. Haliyle başımıza olumlu şeyler geleceğine inanmaya daha istekliyiz. Zaten hatırlarsanız başta “inanma isteğinin” gücünden de bahsetmiştik.

Tabi bu gelecek mesajının güvenilir birinden gelmesi de önemliymiş. Dünyanın en büyük şovunda bize gerçek bir deniz kızı gösterildiğinde, buna inanmamız daha muhtemel. Günlük hayatımızda kendimiz görsek gerçek olduğunu düşünmeyiz. Siz de bütün arkadaşlarınızın övdüğü bir falcının kehanetini, rastgele bir fala göre daha ciddiye almaz mısınız?

Yani arkadaşlar anlayacağınız, yüzyıllardır süren fal sevdamızın altında epey fazla psikolojik etken yatıyor. Peki bu ne demek? Fal baktırmak psikolojik bir sorunun göstergesi mi? Tehlikeli bir alışkanlık mı?

Pek değil. Eğer fal bağımlısı Helen örneğindeki gibi bütün paranızı falcılara döküp, her seanstan sonra pişmanlık çekmiyorsanız, hiç değil. Psikologlara göre hassas bir ruh halindeyken falcıya gitmek, kötü niyetli biriyle karşılaştığımız durumlarda dolandırılma riskimizi artırıyor. Ama bunun dışında özellikle zararlı bir alışkanlık değil. Etkiye fazla açık olmamak adına, Barnum etkisini akılda tutmak ve sağlıklı bir şüphecilikle yaklaşmak yeterli.

Psikologların bu tavsiyesini biz ülkemizde “fala inanma, falsız da kalma” olarak özetliyoruz.

Kökleri Mezopotamya’ya uzanan fal geleneği, bunca bilimsel gelişmeye rağmen yakın zamanda sona ereceğe benzemiyor. Yani Nostradamus değilim ama benim öngörüm böyle. Çünkü fal yalnızca kahve sohbetlerimizi renklendiren eğlenceli bir aktivite değil. Aynı zamanda çok insani bir ihtiyacımızı da gideriyor. Başımıza gelen olayları anlamlandırıyor.

Yaşam denen bu korkutucu yolculukta hepimiz biraz kehanete ve açıklamaya ihtiyaç duyuyoruz. Sonuçta bu kaygı ve belirsizlik hissinin içinde oturmak kolay değil. Ama maalesef insan olmak bunu gerektiriyor. En azından bu korkuda yalnız olmadığınızı bilmek belki biraz olsun rahatlama sağlar.

Hepimiz bütün belirsizliği ve bilinmezliği içinde anı yaşamaya çalışıyoruz. Bu zor görevde desteğe ihtiyaç duyarsanız ve çevrenizde falcı bulamazsanız, emin olun aileniz ve dostlarınız da aynı görevi başarıyla yerine getirecek. Hatta üç vakte kadar onlardan haber alabilirsiniz.

İyi haberler yolda. Bir sonraki kehanete kadar kendinize iyi bakın, görüşürüz.

Künye
  • YazanElif Danyal
  • Ses KurguMetin Bozkurt
  • Video Kurgu & Görsel TasarımUmut Güloğlu
Kaynaklar (5)