Asla Unutulmayacaksınız
111 Hz ·Bölüm 232

Asla Unutulmayacaksınız

Yapay zekayı en iyi haline getirmek için biz olmanın ne demek olduğunu öğrettik ona. Fakat bu sefer de sınırı aştık, doğadaki entropiyi dijital dünyada kaybettik: unutulma hakkı.

20 Nisan 2026 ·30 dk ·2.311 kelime
0:00

Şu an baktığınız bu fotoğrafta, 1930’larda stüdyoda donup kalmış bir anı görüyorsunuz. Neresi acaba burası? Ankara? İstanbul da olabilir. Ama şehirli bir aile bu, belli… Çocuk ne kadar tatlı değil mi? Tam kameraya bakmıyor, o eski kameraları görünce dikkati dağılmıştır belki… Kimdi acaba bu insanlar? Ne iş yapıyorlardı, nerede yaşıyorlardı?

Çok eski bir fotoğraf… Sararmış, bazı köşeleri kırılmış, belli belirsiz izler var. Daha teknik anlatmak gerekirse, fotoğrafın malzemesindeki gümüş, oksijenle tepkimeye girmiş. Biz buna genel bir isimle oksitlenme diyoruz ama aslında gümüş, sülfürleşerek kararıyor. Olay teknik bundan ibaret.

Eskimiş fotoğraf. Gümüş oksitlenir, kenarlar silinir; doğa unutmaya yer açar.
Eskimiş fotoğraf. Gümüş oksitlenir, kenarlar silinir; doğa unutmaya yer açar.Wikimedia Commons · Public domain

Ama bu teknik olay bize çok hayati bir şey gösteriyor. Sadece fotoğraflar değil, aslında her şey eskiyor. Madde, doğası gereği; düzenli halden düzensizliğe, varlıktan yokluğa doğru akıyor. Entropi deniyor hatta buna.

O eskime, yok olma hali; bir tür toprağa geri dönme çabası. Doğa, eskimiş olanı silerek her zaman yeniye yer açıyor gibi düşünebiliriz. Yani evren nefes almak istiyor arkadaşlar.

Ama artık nefes alacak bir alan yok. Çünkü her yer bizimle dolu.

Bazen YouTube kanalımın en son sayfalarına iniyorum. 8-9 yıl önceki videolarıma bakıyorum... Garip bir his. Kendime yabancılaşıyorum gerçekten. Ekrandaki halime bakıp “Bu ben miyim?” diyorum. Yüzüm farklı, sesim başka, saçlar uzun… Zaman beni değiştirmiş.

Ama dijital dünya için durum hiç de öyle değil.

Oradaki “ben”, hiç değişmiyor. Sanki daha dün yüklemişim gibi. videoları. Ben onları bugün silsem de, biliyorum ki bir yerlerde, karşıma çıkacaklar. Tabii, bu işe girerken bu riski bilerek başladım.

Ama asıl soru şu:

Bu riskin büyüklüğünü gerçekten kavrayabildim mi?

Beraber düşünelim. Risk diye neyden kastediyorum. Şöyle; bu öyle bir iz ki... Herhangi bir ekrandaki o 'sil' seçeneği, aslında koca bir yalandan ibaret. Az önce konuştuğumuz, o kağıdın sararmasına izin veren doğaya hiç benzemiyor burası. Beni asıl ürküten şey de bu: Artık bir seçim şansımızın kalmamış olması. Hatalarımızla, yanlış tercihlerimizle, geçmişimizle buradayız artık. Kaçış yok.

Yanlış anlamayın, bu teknoloji bize çok yaradı. Senelerdir bunun hakkında beraber konuşuyoruz zaten, böyle tanıştık desek yalan olmaz. Ama tüm bu konforun ortasında, hayati bir şeyi feda ettik:

İnsanların bizi unutması. Unutulma hakkı.

Unutulmayı seçmek artık mümkün değil mi?

Belki diyeceksiniz ki; “İyi güzel anlatıyorsunuz da, benim YouTube’da videom yok, göz önünde biri değilim. Beni neden ilgilendirsin bu konu?”

Bir siteye girerken direkt 'kabul et'i seçtiğiniz, şu cookies dedikleri çerezler, Instagram’da öylesine paylaştığınız bir fotoğraf, attığınız iki satır yorum var ya... Bunların hepsi birer veri.

Bugün kullandığımız akıllı asistanlar, mail kutumuzdan anlık konumumuza kadar her şeye erişmiş durumda. Sistem artık sizin nasıl biri olduğunuzu çok iyi biliyor. Sonsuza kadar da bilecek.

Hatta hangi yemeği saat kaçta söylediğimizi, hangi reklamda kaç saniye takılı kaldığımızı, bir ürünü neden çok istediğimizi... Hepsi izleniyor aslında. Daha çok tüketmemiz, daha çok orada kalmamız için. Bunu geçtiğimiz bölümde dikkat ekonomisinde konuşmuştuk.

Peki, bu konu sadece bizim kafamızı mı kurcalayan bi sorun mu? Hayır.

2014 yılında İspanya’da sıradan bir adamın, Google’a açtığı o meşhur davayla başlamış asıl olay.

Gelin, şimdi o güne gidip dosyayı inceleyelim.

Ana karakterimiz İspanyol avukat Mario Costeja González (Mar-yo Kos-te-ha Gon-sa-les). 90’ların sonunda González, zor bir dönemden geçiyor, borçlanıyor ve evine el konuluyor. O dönem işler daha analog biliyorsunuz; bu haciz ilanı, yerel bir gazetede yayımlanıyor. Hem de tüm gerekçeleriyle birlikte.

Yıllar sonra, González borcunu ödeyip düzlüğe çıkıyor, rahat bir nefes alıyor. Ama bir gün, adını öylesine Google’da aratınca karşısına çıkan manzarayla şok oluyor tabi: 12 senelik o gazete haberi, arama sonuçlarının en tepesinde!

Tabii ki González adının artık bu eski borç haberiyle anılmasını istemiyor. Neticede bu, geçmişte kalmış, kötü bir anı. Hemen Google’dan bu haberi kaldırmasını istese de cevap çok net: “Biz sadece halka açık olan bilgiyi gösteriyoruz” diyor şirket.

İspanyol mahkemelerinden istediği sonucu alamıyor González. Konuyu Avrupa Adalet Divanı'na kadar götürüyor. Ve işte tam orada, dijital çağın dönüm noktası olacak bir karar veriliyor: González haklı diyor mahkeme. Hatta tam olarak şöyle diyor:

“Kişinin özel hayatının korunması hakkı, arama motorunun ekonomik çıkarından ve kamunun o bilgiye ulaşma merakından daha üstündür.”

Yani bizim bilgilerimiz, mahremiyet hakkımız; şirketlerden daha önemli diyor burada.

Ama işin daha ilginç bir boyutu var. Bu karardan hemen sonra Google’a ilk etapta 180 bin silme talebi geldi. Burada devletler biraz kurnazlık yaptı aslında. Çok önemli bir karar olsa da ellerinde, tüm sorumluluğu şirketlere bıraktılar. Google’a bayağı “siz karar verin” dediler anlayacağınız.

Bir düşünün... Google her ne kadar en popüler arama motorlarından biri olsa da, günün sonunda bir şirket. Temel amacı kâr etmek, en az maliyetle en yüksek verimi almak değil midir? Bir şirket, sizin geçmişinizi silerken, gerçekten mahremiyetinizi mi düşünür, yoksa işin içinde başka bir çıkar gözetir mi?

Mesela düşünelim, bu sefer davacı sizsiniz. Hakkınızı kullanarak Google’dan bir bilgiyi sildirme “talebinde” bulunuyorsunuz. Eğer Türkiye’deyseniz, KVKK’yı duymuşsunuzdur, Kişisel Verilerin Korunması Kanunu. Avrupa’daysanız GDPR kısaltması. Bu yasalar diyor ki:

bu veri sana ait, senin mülkün, ama şirkete emanetin.

Bu yasalara güvenip dava edebilirsiniz tabi ama Gonzalez kadar iyi bir sonuç almayabilirsiniz. İspanya mahkemelerinin yaptığı gibi reddetmeleri mümkün.

Hatta kazansanız bile aslında o bilgi çoğunlukla tamamen silinmiyor. Mahkemeyi kazandığınızda Google o içeriği çıkarıyor "arama sonuçlarından". Ama o veri, kaynak sitede durmaya devam ediyor. O da ayrı bi dava istiyor anlayacağınız.

İşte bu upuzun süreçlerden de anlıyoruz ki neyin kamusal bilgi olduğuna da şirketler karar veriyor. Kamusal bilgi dediğimiz şeyi aslında toplumun ortak hafızası gibi düşünebiliriz bu arada. Toplumun genelini ilgilendiren, erişimi herkese açık olan bilgiler en sade haliyle. Hangi bilginin kamusal olduğu, neyi hatırlayıp neyi unutacağımız başkalarının elinde diyebiliriz.

Bu noktada siyaset felsefesine bir girelim diyorum. Bir soruyla devam edelim: Bu kontrol tam ne olarak ne ifade ediyor? Unutulma hakkını konuşurken neyi dikkate almak gerekiyor? Kamu yararı mı bireysel mahremiyet mi?

Çünkü eğer 'unutulma hakkı' kontrolsüz bir şekilde kullanılırsa, bir “dijital temizlik” aracına dönüşebilir. Düşünsenize; bir şirketin çevreye verdiği zararı 'bu benim unutulma hakkım' diyerek sildirdiğini...

Bunu bilerek devam etmeliyiz: Unutulma hakkını tartışırken aslında bir terazi kuruyoruz. Bir tarafta bireyin geçmişin yükünden kurtulma ve mahremiyet hakkı var; diğer tarafta ise toplumun gerçeği bilme ve ifade özgürlüğü hakkı.

Bu iki taraf arasındaki çizgi, okyanusun tam ortasından çekiliyor. Avrupa Mahkemeleri için, az önce konuştuğumuz gibi, birey şirketlere karşı yasalarla korunuyor gibi görünüyor. Amerika’da ise bir şeyi silmek sansür aslında. Bir yandan da verilerimiz bizim mülkiyetimiz olarak görülüyorsa, bu bizim mülkümüze bir saldırı değil midir? Bizden izinsiz kullanılması, daha doğrusu bu izinden vazgeçtiğimizde artık çok geç olması, mülkiyet hakkımızın gasbı olarak yorumlanabilir mi? gibi sorular da gündemde.

Siyaset felsefesinin tartışmalarına rağmen, Gonzalez örneğindeki gibi, devletlerin kolaya kaçıp, tüm sorumluluğu şirketlere devrettiğini görüyoruz aslında.

Bunun nasıl bir boyuta ulaştığını görmek isterseniz, bir site kurmuşlar: TheySeeYourPhotos. Fotoğrafınızı yüklüyorsunuz ve Google Vision API gibi yapay zeka sistemlerinin, verilerinizle sizi nasıl kategorize ettiğini görüyorsunuz. Ülkeniz, yaşınız, cinsiyetiniz, cinsel yöneliminiz, zaaflarınız, yetenekleriniz… Sizin ne kadar özgüvenli göründüğünüzü bile söylüyor. Tüm bunlara göre de hangi ürünleri satın almaya yatkın olduğunuzu tespit ediyor.

Giriş sayfasında yazan cümle çok çarpıcı: “Onların ne gördüğünü görün"

Sitenin temel amacı aslında dijital bir farkındalık yaratmak diyebiliriz. Yapay zekanın bizi ne kadar tanıyabileceğini gösteriyor anlayacağınız.

İşte bu modeller, bizim öylesine paylaştığımız anıları bile böyle kullanabiliyor. Unutmak işine gelmiyor haliyle, bilgilerimizi en verimli şekilde kullanıyor gördüğünüz gibi.

Zaten insanlık makineleri temelde bu yüzden geliştirmedi mi: insan gibi, hatta insan yerine üretsinler, çalışsınlar, hatırlasınlar diye. E tabii şu anda makinelerle geldiğimiz hal bir tuhaf. Tam performans çalışabilmeleri için bizi yani insanları tanımaları gerek. Evet gelinen noktanın korkutucu tarafları var, kabul edelim. O yüzden şimdi onlara “insan gibi” unutmayı öğretmek istiyoruz.

Özetle arkadaşlar; doğanın o güzelim "eskime" özelliğine karşı, dijitalin hafızasına mecbur kaldık. González davasıyla bir "unutulma hakkı” kazansak da günün sonunda şirketler daha baskın bu süreçte. Siz biraz nefeslenin, daha teknik konulardan bahsedeceğiz çünkü. Dönünce makinelere unutturma yöntemleriyle devam edelim.

Ne diyorduk? İnsan gibi unutmak. İşte teknoloji dünyasının gündemi bu: Machine Unlearning. Yani, Makineye Unutturma.

Kelime dikkatinizi çekti mi? O kadar öğretme ateşi ile learning diye diye geldik buralara şimdi “Unlearning” diyoruz. Burada da unlearning derken unutturmaktan kastımız, öğrenmemesi.

Bugün kullandığımız o devasa yapay zeka modelleri, internetteki her şeyi bir deneyim olarak özümsedi aslında. Bu sayede gün geçtikte daha yetenekli oluyor. Sizin 10 yıl önce yazdığınız bir blog yazısı, bir yapay zekanın sistemine çoktan karıştı bile. Şimdi Google’a gidip "o yazıyı sil" diyebilirsiniz ama o bilgiyle eğitilmiş bir yapay zekanın sisteminden nasıl cımbızlayacaksınız?

Hatta şöyle söyleyeyim, bir yapay zekaya bir veriyi unutturmaya çalışmak, bir insana "dün yediğin yemeğin tadını hücrelerinden sil" demek gibi bir şey.

MIT & ETH Zurich, son araştırmalarında “Cross-Modal Unlearning” dediğimiz bir kavramı tartışıyor. Mesela, yapay zekaya bir yüzü unutturmak istediğinizde, sadece o fotoğrafı silmesi yetmiyor. O yüzle ilişkili ses kayıtlarını, o yüze sahip biri gibi görünmenin anlamını tüm verilerin arasından ayıklaması gerekiyor.

İşte bundan tam olarak emin olamadıkları için bilim insanları artık “Adversarial Unlearning” yani “Düşmansı Unutturma” üzerine çalışıyor. Bu yöntem, yapay zekanın unuttuğunu iddia ettiği bilgiyi hala gizli tutup tutmadığını test eden bir sistem aslında. Dedektif gibi düşünebilirsiniz. İz kalmayana kadar yapay zekayı tarayıp duruyor. İlginç meseleler.

Ve arkadaşlar, makinelerin 'unuttum' demesi yetmiyor; artık onların gerçekten unutup unutmadığını denetleyen başka algoritmalar tasarlıyoruz. Çünkü dijital çağda 'unuttum' demek, 'hiç bilmedim' demekle aynı şey değil.

Ama bir yandan da sormadan edemiyorum. Bu yapay zekanın da bir kapasitesi yok mu? Yani bazen iyi cevaplar alamıyoruz, tam istediğimiz görseli çıkaramıyoruz mesela. Yapay zeka istemeden unutamaz mı yeteneklerini? Yolunda gitmeyen bir şeyler hiç mi yok?

Tabi ki var.

Onların bizden çok farklı bir öğrenme kusuru var: Katastrofik Unutma

İnsan bir şeyi unuttuğunda genelde detaylar silinir ama temel yetenek kalır. Makinelerde ise durum daha trajik olabiliyor. Bir modele yeni bir beceri öğretmeye çalıştığınızda, daha önce öğrendiği genel yeteneklerin tamamen gidebiliyor. Mesela şiir yazmayı öğretmek isterken matematik yetisini kaybedebilirler.

Ocak 2026’da, yani daha çok yeni yayımlanan bir makale var, başlığı şu: “Öz-Damıtma Sürekli Öğrenmeyi Mümkün Kılıyor”. Araştırmacılar Katastrofik Unutma'ya karşı bir yöntem geliştirmişler. İngilizce kısaltması SDFT. Türkçeye sanırım “Öz-Damıtma Ayarı” olarak çevirebiliriz.

Bu arada damıtma kelimesi dikkatinizi çekmiştir, distillation yani. Yapay zeka literatüründe çok yaygın bir kavram. Devasa bir modelin sahip olduğu o karmaşık bilgiyi, daha öz ve rafine bir hale getirerek aktarmak demek. Hatta şöyle canlandırabiliriz gözümüzde: Her şeyi bilen bir "öğretmen" modeli var, sahip olduğu beceriyi bir "öğrenci" modele aktarıyor.

Yönteme dönecek olursak, çok ilginç. Matematik formullerine girmeden anlatacağım, merak etmeyin. İşin özü, bu teknikte, yapay zekayı kendisinin öğretmeni yapıyorlar. Model, yeni bir veriyi öğrenirken eski halindeki o devasa birikimi kaybetmemek için kendine ders anlatıyor. Sonuç ne biliyor musunuz? Makineler artık öğrendiği her şeyi, biz ne kadar silersek silelim, yapısının bir parçası haline getiriyor. İnsan gibi öğrenmeye yaklaşıyor yani.

Dediğim gibi, çıkan yasa her ne kadar bizim yani kullanıcının tarafındaymış gibi görünse de bilim insanları ve mühendisler, o izlerin asla silinmemesi, makinenin karakterine işlemesi için 'Kendi Kendine Damıtma' (Self-Distillation) yöntemlerini kusursuzlaştırıyor. Tabii bilim ve hukuk birbirinden ne kadar haberdar, ondan emin olamıyorum.

Paradoks tam burada işte: İnsan rahatlamak, özgürleşmek, değişmek için unutmak istiyor; yapay zeka ise mükemmelleşmek için her şeyi hatırlamak zorunda.

Oxford Üniversitesinden Viktor Mayer-Schönberger (Vik-tor Ma-yer Şön-ber-ger) dikkatimi çekti. Zaten kendisi İnternet Yönetişimi ve Düzenlemeleri Profesörü. Diyor ki; “Verilere son kullanma tarihi koyalım. Bırakalım dijital dünya da paslansın” Başta bizim konuştuğumuz gibi, eskimenin dijital halini öneriyor aslında. Kullanılmayan, bir önemi kalmayan veriler silinsin, çözüm önerisi bu. “Dijital Çağda Unutmanın Erdemi” isimli kitabında, asıl tehlikeli olanın “zaman aşımı olduğunu söylüyor dijital dünya için.

Çünkü veri, zamanla eskidikçe, bağlamından kopabilir ister istemez ve anlamsızlaşabilir.

González’in borç haberi, o gün için 'doğru ve anlamlıydı'. Ama 2014’te, yani borçlarını ödeyip yeni bir hayat kurduğunda o veri artık zaman aşımına uğruyor. Schönberger’e göre verilerin sadece varlığı değil, anlamı da sorgulanmalı bu yüzden. Aslında o eskime, yapay zekanın daha iyi öğrenmesi için de gerekebilir diyor kendisi.

Düşünsenize, mükemmel bir hafızanızın olduğunu. Tüm hatalarınızı, geçmişinizi, tüm detaylarıyla hatırladığınızı. Öğrenmek, gelişmek ne kadar zor olurdu? Geçmişe takılı kaldığımızda zorlaşan pek çok şey var: kendinizi kabullenmek, ileriye bakmak, risk almak, cesaret etmek ve en önemlisi: affetmek.

Kendimizi affedebilir miydik eğer her şeyi hatırlasaydık?

İşte burada Nietzsche devreye giriyor. Kendisi, unutmayı pasif bir zayıflık olarak değil, yani bir “hatırlayamama” değil; "aktif bir yetenek" olarak yorumluyor.

Nietzsche. Unutmayı zayıflık değil, “aktif bir yetenek” sayar; bir tür sindirim.
Nietzsche. Unutmayı zayıflık değil, “aktif bir yetenek” sayar; bir tür sindirim.Wikimedia Commons · Public domain

Bir sindirim sürecine benzetiyor unutmayı. Nasıl ki midemiz yiyecekleri öğütüp vücudumuzu zehirlenmekten koruyorsa; zihnimiz de anıları öğütüyor gibi düşünebiliriz.

Unutulma hakkı, aslında değişme hakkını da kapsıyor. İnsana, her zaman başka biri olma ihtimali sunuyor gibi düşünebiliriz. Affetmek sadece hatalarla ilgili olmayabilir bu arada. Yani siz bugün, artık görülmesini istemediğiniz bir halinizi de dijital arşivden kaldırmak isteyebilirsiniz. O halinizi seversiniz de ama yansıtmak istediğiniz o değildir.

Burada felsefi bir soru geliyor aklıma: Biz affetme yetimizi mi kaybediyoruz acaba? Bir ismin dijital dünyadaki varlığı, her ne olursa olsun orada durmaya devam ederken, bizim için başka bir ihtimalin önemi kalmıyor mu? Olan oldu diyip değişmeye yanaşmıyor muyuz?

Unutulma hakkı, antropolojik bir ihtiyaca dokunuyor bu noktada: Yabancı olma ihtiyacı. Bazen bilinmemek, tanınmamak ve en önemlisi: ikinci şanslar. Eskiden bir şehirden diğerine gittiğinizde, kimse sizin geçmişinizi bilmezdi; bu bir kaçış değil, insanın kendini keşfetmesi için bir molaydı. Şimdi mola vermek çok zor anlayacağınız.

Bugün dijital dünya sandığımız kadar geniş değil, bir kasaba gibi, başka bir yere de kaçmayı mümkün kılmıyor artık. İsmimi arattığımda dijital olarak tüm varlığım ortada. Bugünlerde, Google’ın yapay zeka araçları tüm araçlarına entegre oldu neredeyse, belki görmüşsünüzdür, arama motorunda sayfanın altına bile inmeden detaylı bir özet okuyabiliyorum aradığım şey ile ilgili. Bırakın tanımayı, bizi daha “hızlı” tanımanın yollarını buldular gibi geliyor. Bir şey yazarken bizim için daha iyisini yazmayı teklif eden uzantılar da var, biz sormadan. Öyle gramer ile ilgili de değil artık. Bizim gibi olmayı bildiği için, yazabileceğimiz en iyi halini yazmayı soruyor aslında. Tüm bunları da unutacak gibi de değil anlayacağınız.

Unutulma hakkımızı kendimize hatırlatırsak belki, bu ürkütücü tanışmanın önüne geçebiliriz. En azından yasal olarak kendimizi korumayı biliriz.

Videonun başında o eski fotoğrafa bakmıştık hani... Sararmış, bazı yerleri silinmişti. O fotoğrafın en güzel yanı neydi biliyor musunuz? Eksik olması. Bugün bir şirkete dava açıp adınızı arama motorlarından sildirebilirsiniz. Bu yasal bir zafer olabilir. Ama asıl mesele, yapay zekanın bizi tanıması. Bizim gibi olmanın ne demek olduğunu bilmesi. Haliyle, artık istesek de kaçamıyoruz kendimizden. Her yer bizim daha iyi versiyonlarımızı sunan araçlarla dolu. Değişmek de bir o kadar zor. Çünkü sürekli eski halimizle karşılaşıyoruz. Ama aslında boşluklara yer açmak, bize kendimizi hatırlatabilir. Gerçekten ne olmak istediğimizi, nasıl değişeceğimizi gösterebilir. Ne dersiniz, belki unutmak ve unutulmak; hatırlamanın başka bir yoludur.

Künye
  • YazanSeray Soylu
  • Ses KurguMetin Bozkurt
  • Video Kurgu & Görsel TasarımUmut Güloğlu ------