
Ekranı Kapat: Unplugged Akımı
Artık hayatı sürekli ekranlar üzerinden takip ediyoruz. Dijitalleşen dünya yaşantımızı epey kolaylaştırdı hiç şüphesiz. Ancak derinlerde bir yerde bizi diğer türlerden ayıran sosyal bir varlık olma özelliğimizi de etkilemeye başladı. 111 Hz'in bu bölümünde dijitalleşmenin sosyal ilişkilerimize olan etkisine odaklanıyor, bu sürece alternatif olarak doğan Unplugged Akımı'nın doğuşunu inceliyoruz.
Günaydın Barış.
Günaydın.
Saat 5:30. Bugün normalden 30 dakika geç uyandın. Bu senin için bir rekor.
Uykunun tadını çıkardım gibi de düşünebilirsin. Üstelik uyku değerlerin epey iyi gözüküyor. Derin uyku süren ortalamanın üzerinde. Haberlere bakmadan önce bir kahve içmeye ne dersin? Senin için kahve makinesini çalıştırmamı ister misin?
Evet lütfen… Kahve içerken haberlere de bakıp zaman kazanmış olurum hem, iyi fikir.
Bugünkü takvimimde neler var söyleyebilir misin?
Bugün epey sakin bir çalışma planın var. Saat 10:30 ile 12:00 arasında bir toplantın olacak. Devamında kendine vakit ayırabilirsin.
Aslında evet. Bir süredir arkadaşlarını ihmal ediyorsun. Son dönemde sosyal etkileşimlerin fazlasıyla azaldı. Bugün hava güneşli. Belki bir arkadaşınla buluşup arayı kapatabilirsin.
Sosyal yaşantımı ihmal mi ediyorum? Daha dün 10 farklı kişiyle mesajlaştım yahu, ne ihmali!
Peki hangisiyle gerçek bir şeyler paylaşabildin?
Konuştuk işte olup bitenler hakkında. Ya hem dışarısı çok kalabalık ve gürültülü…
Telefonunun bildirim sesleri de öyle değil mi?
Ben bir yapay zeka modeliyim Barış. Yazılımımda trip atmak yok.
Tamam tamam…
Dün konuştuğun kişilerden kaç tanesi sana nasıl olduğunu sordu?
Artık kimsenin bunu sormasına gerek yok ki. Herkes sosyal medyadan gündelik yaşantısını ya da fikirlerini paylaşıyor zaten. Bu da bir tür birliktelik sonuçta. Hem de hepsi bir parmak hareketi kadar uzağımda.
Sadece bir akıştan söz ediyorsun. O akışa kendini fazla kaptırmış olabilir misin?
Hiç yoktan iyi…” Bu yalnızlığın da bir ifadesi gibi. Gerçek yakınlık ekran ışığıyla değil, gün ışığıyla başlar.
Bak bak, laflara bak! Sana o felsefe kitabının özetini çıkarttırmakla hata ettim sanırım.
Belki de.
Peki çok bilmiş, ne öneriyorsun? Yani arkadaşımla buluşmanın haricinde…
Unplugged Mode’u denemeye ne dersin?
Unplugged Mode mu? Ne kadar süreliğine?
Önümüzdeki birkaç gün takvimin müsait gözüküyor.
Birkaç gün… Çok uzun değil mi ya?
Öyle mi?
Yine bir kinaye seziyorum ama neyse. Tamam anlaştık. Birkaç günlüğüne fişi çekiyorum. Sen dahil…
Harika bir seçim. Bol şans.
Unplugged Mode devrede.
Eğer 2013’te vizyona giren Spike Jonze filmi ü izlediyseniz, bölümün girişindeki bu kısa mizansenin tonu size tanıdık gelmiştir eminim. Theodore isimli bir karakterin yapay zeka ile kurduğu romantik bir ilişkiyi anlatıyordu bu film. Bakın daha yapay zeka teknolojileri hayatımıza bugünkü kadar entegre olmamışken, isabetli bir yakın gelecek resmi çizmişti bize Jonze. Kopan sosyal bağlarımız üzerine epey önemli soruları masaya bırakmıştı üstelik.
Son dönemde daha sık sık karşıma çıkan akımını incelerken bu filmin yönelttiği soruları hatırladım biraz. Bu akımın 2026’daki en büyük trendlerden birisi olabileceği, özellikle de Alpha ve Z jenerasyonlarının dijital detoksa yönelik tercihlerde bulunabileceği ciddi ciddi konuşuluyor bir süredir. İlk bakışta garip geliyor tabii bu. Sonuçta yeni nesilleri sürekli ekrana baktıkları için eleştirmek gibi bir ezberimiz var. Peki neden onlar da kablosuz bir yaşam arayışına girmiş olabilir ki? İşte bu öngörü üzerine birlikte kafa yoralım ve bizi sonuca götüren sebepleri analiz edelim istedim bu bölümde.
Şimdi bir düşünsenize…
Her sabah, günün ilk ışıkları dahi odamıza düşmemişken elimiz bir refleksle telefona uzanıyor. Ekran bir anda aydınlanıyor. Biriken bildirimler, gelen mesajlar, okunacak e-postalar, tüketilmeyi bekleyen içerikler… Siz birkaç saatliğine offline olsanız dahi, sistem arkada çalışmaya devam etmiş. Ve günün ilk saatlerinde yüzümüze yansıyan o mavi ışık da, sisteme yeniden bağlanma ritüeli gibi bir şey oldu bizim için. Ama işte burada sorulması gereken önemli bir soru var, Bu durum literatüre olarak geçmiş. Normalde hiç tanımadığımız, hatta muhtemelen gerçekte kolay kolay da anlaşamayacağımız birisi, dijital yaşamdaki en yakın hissettiğimiz kişi oluveriyor birden mesela. Her şey ya da herkes parmağımızın ucunda, yani erişilebilir. Ama hiçbirisiyle gerçek anlamda temas edemiyoruz.
Hakkını yemeyelim, bugün kullandığımız teknolojik gelişmeler bize sınırsız bir iletişim imkânı sağladı. Fakat sınırsız sandığımız bu dünya, bizi biz yapan birçok kabiliyetimizi de sınırlıyor ne yazı ki. Bakın mesela sosyolog Sherry Turkle, isimli kitabında bu durumu şöyle özetlemiş… Bu sadece bir teknoloji eleştirisi değil, çağın ruh hâlinin de çarpıcı bir özeti esasında. Çevrimdışı olduğumuz anlarda bir şeyleri yanlış yapıyormuş gibi hissediyoruz çoğumuz. Telefonu sessize almak ya da o bildirim sesine tepkisiz kalmak büyük bir mücadeleye dönüştü. Sanki bağlantıyı koparırsak, dünyadan da düşecekmişiz gibi.
İşin kötü tarafı bu gelişmeler türümüzün psikolojik durumundan sosyal becerilerine, yaratıcı kapasitesinden üretim şekline kadar birçok alanda eksi yazan bir durumu da doğuruyor. Peki biz nasıl bu hâle geldik? Nasıl oldu da bizi diğer türlerden ayıran özelliğimizde, yani sosyal bir varlık olma kabiliyetimizde geriye gitmeye başladık? Aslına bakarsanız cevap birçok konuda olduğu gibi yine beynimizin çalışma prensibinde gizli sevgili arkadaşlar.
Şayet bu duyduğunuz sizin de telefonunuzdaki bir bildirim sesiyse, muhtemelen istemsizce ekranına bakma eğilimi gösterdiniz. Elbette bunu kahin falan olduğum için söylemiyorum. Sadece zihnimizin ve bedenimizin bu uyaranlara adapte olduğunu biliyorum. Her yeni mesaj sesinde biz fark etmesek bile kalbimiz bir anlığına hızlanıyor. Çünkü her bir bildirim, aynı zamanda yeni bir merak unsuru bizler için. Bildirim sesini duyduğumuz anda gibi düşünceler akmaya başlıyor zihnimizde. Yani telefonumuzun ekranındaki küçük bir uyaran, beynimizdeki en temel mekanizmaları harekete geçiriyor. Dikkat, beklenti ve ödül mekanizmalarını. Süreç karmaşık olsa da formül epey bir basit açıkçası.
Bildirim sesi beynimizde bir dikkat uyandırıyor önce. Hemen ardından bir beklenti oluşturuyoruz. O bildirimi açarsak bir ödül kazanacağımızı düşünüyoruz çünkü. İşte bu bir döngü halinde tekrar etmeye başlayınca, zihnimiz de şartlı bir tepki mekanizması geliştiriyor sevgili arkadaşlar.
Amerikan Psikoloji Derneği bu sürekli uyarılma hâlini olarak tanımlamış. Sürekli dijital bir akışa bağlı olduğumuzda beynimizde düşük şiddetli, fakat kalıcı etkide bir stres tepkisi gerçekleşiyor. Bunu da çok ufak bir örnekle açayım size. Hepimiz bildirim gelmese bile telefonumuzu kontrol etme dürtüsü duyarız ya hani… umuduyla, gözümüz ekrana kayar. İşte bu tip anlarda beynimizdeki hipotalamus bölgesiyle ile hipofiz ve adrenal bezleri tetikleniyor. Bu da düşük dozda adrenalin salgılanması demek. İşte böyle olunca dikkatimiz de paramparça oluyor. Zira sürekli adrenalinin sağladığı hazzı arar oluyoruz ve bunu bulamayınca da strese giriyoruz.
Kaliforniya Üniversitesi’nde İnsan - Bilgisayar İlişkileri alanında çalışmalar yürüten Gloria Mark, uzun bir dönem dikkat süresi üzerine gözlemler gerçekleştirmiş. Bunun sonucunda önemli bir şey tespit etmiş mesela. Bilgisayar başında oturan bir kişinin ortalama dikkat süresi 2004’te 2,5 dakikayken, 2020’de bu sürenin 47 saniyeye kadar düştüğünü ifade ediyor çalışmalarında. Bir görevden diğerine geçtiğimizde, zihnimizin bir kısmının önceki görevde kaldığını vurguluyor Mark. Yani aklımızda kapatamadığımız bir sekmeyle yaşamaya devam ediyoruz. Eh bu da enerjimizden biraz daha fazla harcamak demek. Beynimizin, vücudumuzda en çok enerji tüketen organlardan biri olduğunu bu bölümde de hatırlatmam gerek sanırım… Günün sonunda yorgunluk sadece bedensel değil, zihinsel bir boyuta ulaşıyor. Yani bugün öve öve bitiremediğimiz o bilgiye çok hızlı ulaşabilme hâli ve multi-tasking gibi meseleler; beynimizin kapasitesini arttırmak bir yana, bilişsel kontrolümüzü de zayıflatıyor sevgili arkadaşlar.
Anlayacağınız teknoloji tek başına bizi daha yaratıcı ya da verimli kılmıyor. Hatta çoğu zaman normalden daha da meşgul olmamıza yol açıyor. Dijital dünyadan koptuğumuzda çok önemli şeyleri ıskaladığımız yanılgısına kapılmamız da bunun en çarpıcı örneği mesela. İşin daha da endişe verici yanı bu yaşanan gün içindeki zamanımızın da nasıl geçtiğini anlayamamamıza sebep oluyor. Bir nevi zaman algımız kırılıyor. İşte bu FOMO meselesinin ileri boyutlarında hayatımıza yeni yeni girmeye başlayan birkaç kavram var. Onlar arasında psikolojimizi en çok tehdit edenlerden birisinden, doomscrolling’den bahsetmek istiyorum biraz size.
Şimdi basit düşünelim… Bir arkadaşımızın hikâyesine bakmak, yeni bir yorum görmek ya da beğeni almak hepimizin hoşuna gidiyor değil mi? O hikâyenin bir tanığı oluyoruz ya da takdir görüyoruz sonuçta. İşte bunların hepsi birer dopamin mikrodozu özünde. Fakat tıpkı diğer bağımlılıklarda olduğu gibi beynimiz bu mikrodoz dopamine de alışıyor ve zamanla aynı keyfi almak için daha fazla uyarana ihtiyaç duyuyor. Dijital dünyadaki etkileşimler bir noktadan sonra keyiften çok bir alışkanlık oluyor kısacası. Ve biz de bir noktada kendimizi ekranı aşağı doğru kaydırırken buluyoruz. Fakat karşılaştığımız akışlar sadece dostlarımızın içimizi ısıtan paylaşımları olmuyor maalesef. Zira zihnimiz tehlikeli bir durumu yakaladığı anda, orayı daha da eşelemeye başlıyor. Kendimizi kötü haberlere, komplo teorilerine ya da trajedilere durmaksızın maruz bıraktığımız doomscrolling de bunun bir sonucu.
Bakın mesela 2019’da Frontiers in Psychology dergisinde yayımlanan bir makalede, insanların neden kötü haber akışlarına daha çok ilgi gösterdiği sorgulanmış. Bu çalışmaya göre negatif bir bilgi, pozitif bir bilgiye oranla %60 daha güçlü bir sinirsel tepki oluşturuyor beynimizde. Yani zihnimiz tehlike sinyalini daima önceliklendiriyor. Bu evrimsel süreçte geliştirdiğimiz bir savunma mekanizması aslında. Fakat dijital dünya, zihnimizi tasarlanmış uyaranlarla sürekli tetikliyor. Zira algoritmalar, çalıştıkları platformda daha fazla zaman geçirmemiz üzerine programlanıyor. Bir içeriğe dair dikkat süremiz ne kadar uzarsa, o minvalde yeni içerikler çıkarıyorlar önümüze. Eh ne demiştik az önce? Zihniz tehlikeli bir duruma daha çok odaklanıyor, değil mi? Hayatta kalma içgüdümüz bizi tetikte tutuyor yani. Dolayısıyla da negatif içerikler, pozitif olanlardan daha fazla etkileşim alıyor. Günün sonunda tükettiğimiz şeyler haberden çok bir anksiyeteye, bilgilerse bir yüke evriliyor.
Ancak dijitalleşmenin getirdiği tek olumsuz durum bu da değil. Artık psikiyatrik bir hastalık olarak da kabul gören başka bir kavram var bu hususta. Onu da konuşacağız sizinle, fakat burada kısa bir ara verelim derim. Zihnimiz biraz ferahlasa hiç fena olmayacak.
Evet, dijital akışa olan bağlığımız yaşama pratiklerimizi değiştirdi. Artık daha hızlıyız, ama sosyal anlamda zorlanıyoruz. Belki daha çok bilgi edinebiliyoruz, fakat bunu derinleştirebilecek ya da paylaşabilecek enerjimiz ne yazık ki kalmıyor. Psikolojik anlamda da birçok yeni kavramın doğmasına sebep oldu dijitalleşen dünya. Doomscrolling sonucunda yaşanan anksiyete ve depresyon bunun bir yansıması. Fakat olayın kimlik inşası ve yetersizlik hissiyle ilişkilenen başka bir boyutu daha var. Onu da literatüre yakın dönemde giren üzerinden izah etmek istiyorum size.
Bu söylediğim bazılarınıza çok “boomer” bir ifade olarak gelecek belki, fakat bir zamanlar fotoğraflar anıları saklamak için çekiliyordu. Günümüzdeyse anılar, paylaşılabilir fotoğraflar üretebilmek için yaşanıyor. Bir kahve içmeden önce diye düşünüyoruz mesela ya da önümüzde duran devasa bir manzarayı küçük bir ekranın içinden izliyoruz. Bir konseri aklımızda değil, telefonlarımızın belleğinde depoluyoruz. Bu sürekli paylaşılan, tırnak içinde mükemmel hayatlara tanık olduğumuzdaysa kendimizi yetersiz hissetmeye başlıyoruz maalesef.
İşte bu durum 2017’de, İngiltere’deki Royal Society for Public Healt tarafından Instagram Anksiyetesi olarak tanımlandı. Bu raporda Instagram’ın genç kullanıcılar arasında en yüksek anksiyete ve depresyon oranlarına sahip sosyal medya platformu olduğunu ifade edilmiş. Bunu da şöyle nedenselleştirmişler... Instagram sadece bir fotoğraf paylaşma yeri değil, bir life style ya da bir kimlik inşası alanı artık. Bir mekan, bir yemek, hatta bir renk tonu bile sorusunun bir parçasına dönüşüyor burada. Fakat Instagram’da oluşturulan çoğu kimlik, filtrelerden geçmiş veya kurgulanmış birer persona. İşte bu personaları takip eden bizlerin zihninde de hep aynı soru yankılanıyor:
Psikolog Erin Vogel bu vaziyeti diyerek izah etmiş. Özetle görsel bir statü yarışına atıyoruz kendimizi ve elbette rakip olarak da hep bizden daha estetik gözüken kişileri seçiyoruz. Fakat dijital çağda bu karşılaştırmanın hızı ve dozu, bizim zihnimizin evrimsel kapasitesinin çok ötesinde bir yere ulaştı. Çok farklı alanlarda, çok sayıda “rakibimiz” var artık. Ve neden böyle bir kıyaslamaya girdiğimizi mantıklı bir düzlemde değerlendiremiyoruz. Zira zihnimiz bu hızı işleyebilecek kapasitede değil henüz.
Aslına bakarsanız bu rekabet durumu bizim gerçeklik algımızı da eğip büken bir sonuç doğurdu. Bunu ufak, ama etkileyici bir örnekle daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum.
2019’da Amerikalı fotoğraf sanatçısı Amalia Ulman, isimli bir performans projesi tasarlamıştı.
Bu projede kendisine sahte bir Instagram hesabı açtı Ulman. Yarattığı personadaysa estetik ve toplumsal cinsiyet normlarına uygun bir kadın figürü çizmişti. Yani birçok insanın görmek isteyeceği, stereotip bir karakter yaratmıştı. Bu karakteriyle de lüks otellerde tatillerden, pahalı markalardaki alışverişlerden ve en iyi restoranlarda yaptığı brunch’lardan falan fotoğraflar paylaşmaya başladı. Dört ay boyunca sürdürdüğü bu çalışmada binlerce takipçi ve milyonlarca beğeni topladı Ulman. Kendisi bunun kurgusal bir performans sanatı projesi olduğunu duyurduğundaysa, doğal olarak bir şok etkisi oluştu takipçilerinde. Ulman’a göre bu şokun sebebiyse, takipçisi olan birçok gencin o kurguda kendilerinden bir parça bulması. Kimi hayallerini, kimiyse hayali olduğu zannettiği şeyleri gördü o karakterde.
Bu kurguya inananların çoğunun genç olmasının da kritik bir sebebi var. Psikiyatrist Dr. Jean Twenge genç kuşakların, öncekilere kıyasla daha az yüz yüze görüştüğünü, daha az uyuduğunu ve daha fazla kaygılı olduğunu tespit etmiş mesela. Ve bu negatif artışın, sosyal medya kullanımındaki yükselişle neredeyse birebir düzeyde örtüştüğünü ifade etmiş. Bunu da olarak tanımlıyor kendisi. Fakat bu çok da gözle göremediğimiz, içten içe büyüyen bir yalnızlık durumu. Zira dijital köyümüzdeki komşularımızı tam olarak tanıyamıyoruz. Tıpkı Ulman gibi, takip ettiğimiz birçok kişi belki de olduğundan bambaşka bir insanı yansıtıyor bize ve biz onunla bir bağ kurduğumuzu düşünüyoruz. Kısacası dijital dünya sadece zaman algımızı değil, gerçeklik algımızı da büküyor.
Şimdi bunun neden nesilden nesle değiştiğini bir analiz edelim sizinle. X kuşağı açısından dijitalleşme, adapte olunması gereken bir süreçti. Opsiyoneldi yani. Kişiler hayatlarını kazanmak ya da sosyalleşmek için illa sosyal medya kullanmak zorunda değildi. Hatta o zaman sosyal medya diye bir şey yoktu bile. Y kuşağı içinse bu adaptasyon bir zorunluluk hâline gelmişti. Analogdan dijitale geçişte, arada kalan bir bölgede yollarını belirlemeye çalıştı bir çoğu. İş ve sosyal yaşam dijitalleşirken, gelişmeleri yakalamaya çalıştılar. Fakat Z kuşağı bu ekosistemin içinde doğdu ve büyüyor. Biraz da bu yüzden yaşça genç kişilerde bir çeşit FOMO durumu ortaya çıkıyor. Yani özellikle Z ve Alfa gibi genç nesil insanları, diye ezbere eleştirmeden önce, çağın şartlarını da doğru okumalıyız.
Ki onlar da bu çağın akışını kırmaya niyetli gibi duruyor sevgili arkadaşlar. Dijitalleşmeyle birlikte zayıflayan sosyal bağlarımızı, yine bu nesiller sayesinde bağlayacağız belki de. Buna dair çözümlerden birisi de fişi çekmek. Evet, bölümün başında andığım o Unplugged Mode kavramından bahsetmek istiyorum son olarak size.
Her şeyden önce bir şeyin altını çizmekte fayda var. Unplugged akımı teknolojiyi tümden reddetmemizi öneren bir yaklaşım değil. Bu yaklaşımda teknolojiyle aramıza bilinçli bir mesafe koymamız hedefleniyor. Bilinçli mesafe koyma konusu burada çok önemli, zira dijital yaşamdaki akışta bizim kontrolümüz dışında olan birçok ilişkilenme dinamiği var. Amalia Ulman’ın projesi mesela bunun en çarpıcı örneklerinden birisi. Fakat dışarıya çıktığımızda karşımızdaki kişilere dair daha çok veriye sahip oluyoruz. Yaptığımız bir espriye içten bir gülüş aldığımızda, bunun samimi olup olmadığını anlayabilmemiz mesela… Karşımızdakinin vücut dilinden, bakışlarından ya da ses tonundan bir şeyler hissedebiliyoruz böylece. Belki daha yavaş, belki biraz daha zor, ama kesinlikle daha gerçekçi bir ilişki kurma yöntemi bu. Birçok uzman Unplugged Mode yaklaşımının, modern insan için bir nefes alma çabası olduğunu da vurgulamaya başladı zaten.
Mesela Oxford Internet Institute yakın zamanda bir deney gerçekleştirdi. Bu deneydeki katılımcılar üç gün boyunca dijital bir detoksa girdi. Sadece içinde bulundukları anın tadını çıkarmaları istendi onlardan. Üç günün sonundaysa katılımcıların dikkat sürelerinde ve hafıza performanslarında belirgin bir artış olduğu saptandı. Aynı zamanda kendilerini sakin ve mutlu hissettiklerini de söylediler. Yani gerçekten fişi çekmek, beynimiz için bir tür terapi. Dijital karmaşanın, sürekli kıyaslamanın ve bitmeyen bildirimlerin içinde sığınabileceğimiz bir liman belki de. Bir gün boyunca telefonu kapatmak, bir hafta sonu sosyal medyaya girmemek, doğada yürüyüşe çıkmak ya da analog bir günlük tutmak… Tüm bunlar, sadece alışkanlık değişikliği değil anlayacağınız. Kendimize zaman verme ve şefkat gösterme yöntemi aslında hepsi.
Bölümün başında da söylediğim gibi, Unplugged Mode akımının 2026’da daha çok yaygınlaşacağı düşünülüyor; ki bu akımın yansımalarını da daha sık görmeye başladık son dönemde. Mesela 2024’te Hollanda’da The Offline Club adında bir inisiyatif kuruldu. Bu grubun üyeleri bir kafede buluşuyorlar, girişte de telefonlarını bırakıyorlar ve birkaç saat sadece ya kitap okuyorlar ya da sohbet ediyorlar. Benzer şekilde bazı müzisyenler de konserlerinin girişinde katılımcıların telefon kullanımını kısıtlayacak kurallar getirmeye başladı.
Evet, sosyal medyanın bir bu kadar da pozitif etkisi var. Bunları inkar edelim, değersizleştirelim diyemem asla. Veya telefonunuzu günlerce kapatın ve kimsenin size ulaşamamasını sağlayın gibi bir öğüt de veremem. Fakat anın tadını çıkarabilmenin, insanlarla ya da hayatla gerçek bağlar kurabilmenin tadını da sık sık alabilmeliyiz. Evet, bu çağdan kaçamayız belki ama onunla birlikte bilinçli yaşamayı öğrenebiliriz. Bildirimleri kapatmak bir başlangıç olabilir elbette. Ama asıl çekmemiz gereken fiş, zihnimizde bizi meşgul eden o bağlı olma baskısı sanırım.
Belki de bu yüzden fişi çekmek, aslında yeniden bağlanmanın da bir yoludur.
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt