
Sınırları Aşan Fikirler: İpek Yolu
Bir şeyin en mükemmel hali gerçekten de orijinali midir? Yoksa bazen kıymeti, bir başkasının gözüyle bakıldığında mı ortaya çıkar? Bu bölümde, İpek Yolu'ndan başlayarak yabancı elinde "bozulmanın" aslında nasıl bazen bir yeniden doğuş olabileceğini inceliyoruz. Zihnimizi farklı kapılara açmanın bize getirdiği derinliği konuşuyoruz.
Şu dokuya bir bakın arkadaşlar, güneş gibi parlıyor. Bu gördüğümüz, milattan sonra 1. yüzyılda Roma’nın en büyük lüksü: Çin’den, yani o dönemki adıyla "Seres" diyarından gelen saf ipek. Aylarca süren yolculuklar, aşılan çöller ve geçilen devasa dağların ardından buraya, bir Romalı terzinin dikiş masasında.. ve bundan hemen önce çok tuhaf bir şey oldu.
Romalı terzimiz bu ipeği sökmek için bir servet ödedi. Evet, aynen öyle. Dikmek için değil, sökmek için. Romalılar, kervanlarla binlerce kilometre bütün Asya’yı geçen, altından bile pahalı bu kumaşı aldıkları gibi, iğnelerinin ucuyla düğümleri tek tek çözmüşler ve bu sayede ipeği geri ipliğe çevirmişler.
Ben bunu ilk duyduğumda “yok artık” demiştim, bu bir tür “çin işkencesi” örneği ve bu lafı yanlış anlayan biri mi oldu acaba diye düşündüm. Ama aslında yaptıkları çok mantıklı.
Romalılar ipeği seviyormuş ama “bu Çin ipeği biraz fazla sık dokunmuş” diye düşünmüşler. Akdeniz’in nemli sıcağında, üstlerinde ağır kalıyormuş. Nefes almıyormuş istedikleri gibi. O yüzden kumaşı söküp, aynı ipliği daha ince, daha şeffaf, daha hafif bir şekilde tekrar dokumuşlar. Yani iplik aynı iplik, ama kumaş başka bir kumaş olmuş.
Düşününce tabii ipeğin anavatanı, İpek Yolu’nun başı, Kuzey Çin. Oraların kışları karlı, soğuk geçtiği için, kumaşı da ona göre dokumuşlar doğal olarak. Ama yolun öbür ucu Akdeniz. Hal böyle olunca, nasıl biz bugün Antalya’da yazın paltoyla gezmiyorsak, Romalılar’ın da pek gezesi yokmuş.
Düşünsenize… bugün biri gidip çok pahalı bir ceket alıp “ben bunu söküp yeniden öreceğim” dese, delirmiş muamelesi yapabiliriz. Ama burada, bu normalmiş, zevkleri farklıymış çünkü. “Biz bunu böyle giyeriz” demişler. Bu sayede de ipeği bir nevi “Romalılaştırmışlar”.
Peki bu ticareti yapanlar? Roma ve Çin’in arasındaki göçebe tüccarlar, iki ülke birbiri hakkında ne kadar az şey bilirse, o kadar para kazanacaklarının son derece farkındaymış tabii. İpek yapılan tek ülke Çin’miş o zamanlar, ama tüccarlar Çinlilerin bunu fark edip fiyatları arttırmaması için ellerinden gelen her şeyi yapmışlar. Bunun için de “Roma ipeği” tam aradıkları şeymiş. Batıdan doğuya, aynı ipliği başladığı yere geri götürüp “Roma ipeği” olarak satmaya başlamışlar.
Ve Çinliler - yani ipeğin mucidi olan insanlar - kendi ipliklerinin bu “yabancı yorumunu” görünce neredeyse orijinalinden daha çok sevmişler. Kendi yarattıkları şeye, bir başkasının gözünden bakınca tekrar aşık olmuşlar.
Bu tatlı ironiyi düşününce, aklıma bir soru düştü. Bizler bugünlerde hep her şeyin en iyisinin “orijinal”, “özgün” olanı olduğunu varsayıyoruz. Ama o zaman bu “yan sanayi” Roma ipeğini Çinliler nasıl bu kadar sevdi? Bir şeyin farklı versiyonlarının gelişmesi, bir nevi tam potansiyeline ulaşması için, bazen önce bozulması ve bir “yabancının" ellerinde yeniden dokunması mı gerekiyor?
Bu bölümde şunun peşine düşmek istiyorum: Bir şey, neden bazen orijinal yerinde değil de yabancı bir elde daha görünür hale geliyor? Neden bazen bozulan şey, aslında tam da o bozulma sayesinde yeni bir hayata kavuşuyor?
Şimdi… o terzinin yaptığı şeyi kafamda evirip çevirirken şuna bile geldim ve sordum kendime : aslında sadece kumaşları söküp yeniden dokumadık, fikirlere de bunu yaptık değil mi? İpek Yolu dediğimiz o muazzam ağ, aslında 2000 yıl boyunca eski dünyayı tek bir iplikle birbirine bağladı. Ama bu yol üzerinde hiçbir fikir, hiçbir sanat eseri başladığı gibi bitmedi.
İpek Yolu deyince de, normalde aklımız otomatik olarak “baharat, ipek, deve, kervan” görseline gidiyor. Hepsi doğru onların tabii. Ama esas önemli olan şu bence: O yol, 2000 yıl boyunca dünyanın kesiştiği bir dörtyolmuş. Bir şey bir yerden çıkmış, başka bir yere varmış, orada yabancı bir zevke çarpmış, sonra ya şekil değiştirmiş ya da bambaşka bir şeye dönüşmüş. İnsanların kendilerini insanlar aracılığı ile tanımasına, geliştirmesine alan vermiş bu yol.
Bunu düşünerek tarih kitaplarına bakıyorken çok ilginç bir örneğini buldum: Greko-Budizm.
Bizler galiba Budizmi hep bir Hindistan, veya Uzakdoğu dini olarak düşünüyoruz bugünlerde. Halbuki bundan iki bin üç yüz yıl önce kadar, Büyük İskender’in fetihleriyle daha Çin’den bile önce Anadolu’ya gelmiş bu din.
Büyük İskender’in ordusu, Hindistan sınırlarına dayandığında, bölgeye gelen Yunanlılar için heykel sanatı, ilahi olanı insan formunda göstermek, böylece kendilerini tanrılarına daha yakın hissetmek demekmiş. Oysa o dönemdeki Budist inanışında Buda’yı insan olarak tasvir etme alışkanlığı yokmuş; onu sadece bir incir ağacı ya da bir ayak izi olarak resmederlermiş.
İskender Budizm’in doğduğu yer olan Gandhara bölgesine gelince, Yunan heykeltıraşlarla Budist öğretiler karşılaşmış. Hintliler ve Yunanlar, ilk defa karşı karşıya gelip, birbirlerinin sanatı ve kültürüyle tanışmışlar. Ve orada bir şey olmuş: Budist hikayeler, Yunan görsel diline “tercüme edilmiş”.
Burada “tercüme” kelimesi önemli bence. Çünkü kopyalamamışlar, kendi alışık oldukları şeye çevirmişler. Fikir aynı kalmış gibi, ama yüzü değişmiş.
Buda’ya Zeus gibi kıvırcık saçlar vermişler. Omuzlarına da Yunan heykellerindeki gibi bir elbise serince, sanki birden Buda “Akdeniz’den geçmiş” gibi görünmüş yani. Ve bu yeni görüntü, bazı insanlar için Budizmi daha erişilebilir hale getirmiş. 14. Dalai Lama bu konu hakkında şöyle diyor:
“Bu resimler, Buda’nın öğretilerini hayata geçirmenin getirdiği o iç huzuru hala anlatıyor; ama aynı zamanda bize yürüyen, konuşan, bizim gibi uyuyan insanların da hissini veriyor. Bence bu çok önemli. Çünkü bu figürler sadece ulaşılması gereken hedefi göstermiyor; aynı zamanda bizim gibi insanların da, eğer gerçekten denersek, oraya varabileceğini hissettiriyor.”
Dolayısıyla burada olan şey, yeni bir fikir icat etmek değilmiş. Eski bir fikri, başka bir gözün anlayacağı dile çevirmekmiş. Bir şey başka bir dile, başka bir zevke, başka bir hayata değince, kendi içindeki saklı tarafı ortaya çıkmış. Budizmin Asya’da yayılması da, bu heykellerin icadından sonra olmuş. Meğerse Gandhara’dakiler için iş, fikrin kıyafetini değiştirmekteymiş.
Sadece heykelle de kalmamış bu alışveriş tabii. Yunanistan’da bu dönem çıkan Stoacılık felsefesi de bu sökülüp yeniden dokunan ipliklerden payını almış. Akımın kurucusu Kıbrıslı Zenon’un "duygulara mesafe koyma" ve "iç sükunet" fikirlerinde, pek çok araştırmacı İpek Yolu üzerinden sızan erken dönem Budist öğretilerinin izlerini görüyor.
Şu an, İran’dan Çin’e kadar mekik dokuyan, İpek Yolu’nun en yaman tüccarları olan Soğd kavminin kervan rotasını seyrediyoruz. Aylarca, yıllarca git, gel, git, gel… Bu uçsuz bucaksız bozkırlarda vakit geçirebilmek, eğlenmek için türküler söyleyip müzik yapmışlar. O yüzden yanımızdaki kervanda sadece ipek ve baharat yok; kervan halkının elindeki türlü sazlar da var.
Sazın hikayesi, Mezopotamya taraflarında, Sümer’de, Mısır’da ortaya çıkan armut gövdeli, telli bir çalgı ile başlamış. Bizim tanbura çok benzeyen, küçük gövdeli, uzun düz saplı bir alet. Ama asıl mesele şekli değil bence; nasıl bir hayat için yapılmış olduğu. Çünkü bu çalgı biraz şehirliymiş. Yerleşik hayata uygunmuş, evde, avluda oturup çalmak için. Öyle “hadi bunu alıp yüzlerce kilometre taşıyalım, atın üstünde de çalalım” diye icat edilmemiş belli ki.
Ama sonra aynı çalgı bozkıra çıkmış işte, ve işler değişmiş. Şehirde gayet makul olan tanbur, burada bir anda yetersiz bulmuş kendini. Steplerde durmak lüksmüş. Hayat at sırtında akıyormuş hep. Kervanla gidiyorsun, göç ediyorsun, bazen kaçıyorsun, bazen yetişiyorsun… Enstrümanı eline alıp bir köşeye oturmak diye bir şey yokmuş.
Tam o noktada hayatın kendisi çalgıya karışmış. “Ben bu yeni hayata nasıl uyarım” diye değişmeye başlamış tanbur. At üstünde ok atılabilsin diye yaylar nasıl kısalmışsa, dörtnala bile çalınabilsin diye tanburun da sapı kısalmış ve eğrilmiş. Kucakta daha rahat otursun diye gövdesi büyümüş. Başka bir bedene, başka bir ritme uymak için kendini yeniden icat etmiş.
Bu değişen şekil, Hindistan’a vardığında “sitar” ve Çin’de “pipa” adlı çalgılara dönüşmüş. Yani Mezopotamyalı bu enstrüman, İpek Yolu üzerinden doğuya akmış ve yol üstü her halkın türküleriyle yeniden icat edilmiş.
Sonra bir de dönüş yolu var tabii. Bu sefer aynı hat batıya doğru akıyor. Orta Doğu’da ud diye duyuyoruz onu, Avrupa’ya geçince lavta diye. Lavtanın yolu da, zamanla gitar ve kemana dönüşmeye kadar uzanmış.
Bakar mısınız şu değişime... Bozkırın uçsuz bucaksızlığı ve göçebe yaşamı, enstrümanı bozulmaya değil, "iyileşmeye" zorlamış. Eğer tanbur sadece Babil’de kalsaydı, bugün udun, gitarın, kemanın o büyüleyici tınısından mahrum kalacaktık demek. Ama şehirden çıkıp bozkıra çarpan o tanbur, bir göçebenin kucağında, bir atın sırtında adapte olarak dünyaya çok zengin sesler katmış.
İşte ben burada şunu merak etmeye başladım:
Roma’daki ipek de, Gandhara’daki Buda da, bozkırdaki saz da aynı şeyi söylüyor gibiydi. Bir şey, bazen kendi başına kaldığında değil; başka hayatlara çarptığında değişiyor. Peki neden? Neden bir Sümerli bir sabah kalkıp gitarla kemanı icat etmedi de, sazların bu kadar insanın, bu kadar kültürün elinden geçmesi gerekti? Demek ki o gezmenin kendisinde gerekli olan bir şey var.
Stüdyoya dönünce bunu konuşacağız, ama önce kısa bir ara verelim isterseniz.
Tekrar hoş geldiniz arkadaşlar. Şimdi bu kesişim meselesini biraz daha net kurcalayalım isterseniz.
Kesişim dediğim şey, hani iki yolun karşılaşması gibi. Ama burada yollar; kültürler, disiplinler, zevkler, teknikler, hatta gündelik alışkanlıklar olabiliyor anladığım kadarıyla. Ve bunun sonucunda mevcut iki yoldan biri değil de üçüncü, yeni bir şey çıkmış olabiliyor.
Roma’daki terzi tam olarak bunu yapmış. Çin ipeğiyle Roma iklimi kesişmiş. Ortaya yeni bir kumaş çıkmış. Gandhara’da Budist öğretisiyle Yunan heykel dili kesişmiş. Ortaya “yüzü olan Buda” çıkmış.
Bozkırda şehir çalgısıyla göçebe hayatı kesişmiş. Ortaya saz ve gitar çıkmış.
Galiba İpek Yolu boyunca tekrar tekrar olan şey buydu: Öz aynı kalıyor, ama başka bir hayatın içine girince biçimi değişiyordu. Ve bazen tam da o değişiklik, o şeyi daha yaşanır, daha taşınır, daha sevilebilir hale getiriyordu.
Az önce tarih boyunca örneklerini gördüğümüz bu şeyin, modern dünyada konmuş bir adı da var aslında: Medici Etkisi.
Bu ismi koyan kitabı yazan Frans Johansson, en ilginç sıçramaların çoğu zaman tek bir alanda daha da derine inmekten değil, farklı alanların birbirine sürtünmesinden çıktığını söylüyor. Yani yeni fikir, çoğu zaman yoktan var olmuyor; başka başka dünyaların parçaları yan yana gelince görünür hale geliyor.
Johansson, Floransa’daki Medici döneminde farklı sanatçıların, tüccarların, düşünürlerin aynı şehirde—hatta aynı sofralarda—bir araya gelmesini örnek veriyor. O dönem Michelangelo ve Da Vinci gibi dahilerin çıkmasında bu ortamın büyük bir payı var iddiasına göre.
Charles Darwin’in hikayesi de buna benziyor. Darwin bir doğa bilimci ve jeologmuş. Galapagos adalarından dönünce, getirdiği kuş örneklerini bir kuş bilimci olan arkadaşı John Gould’a göstermiş. Gould, her adadaki örneklerin farklı türler olduğunu fark edince, o şekilde atılmış evrim teorisinin temelleri. Büyük fikir, Darwin’in baktığı şeye, başka bir uzmanın gözünün değdiği anda çıkmış. Yani yine aynı hikaye: aynı malzeme, başka bir bakış, yeni bir anlam.
Johansson bunu bir de çok basit bir mantıkla anlatıyor. Aynı dünyanın içinde kaldıkça, aynı parçalarla oynuyorsunuz. O yüzden ihtimalleriniz de sınırlı. Ama iki ayrı dünyanın parçalarını bir araya getirince, bir anda olasılık alanı genişliyor.
Yeni fikir dediğimiz şey, çoğu zaman yepyeni bir parça değil diyor yani Johansson, mevcut parçaların karıştırılıp yeni bir şekilde yan yana gelmesi. Legolarla oynamak gibi, aynı tuğlaları birleştirerek apayrı şeyler üretebiliyorsunuz.
Bugün mimarlıkta bile aynısını yapıyoruz. Mimar Mick Pearce, Zimbabwe’deki bir binayı soğutmak için termit yuvalarının doğal hava akış sistemini incelemiş. Soğutma bacaları inşa ederek, klima kullanmadan %90 daha az enerji harcayan bir bina tasarlamayı başarmış bunun sayesinde. İnsan aklı, kendi dışındaki bir düzene çarpınca yeni bir çözüm üretmiş.
Ve tarih boyunca bunun en büyük motorlarından biri İpek Yolu gibi ağlarmış. Çünkü İpek Yolu aslında 2000 yıl boyunca dünyayı birbirine çarptıran devasa bir olasılık makinesi gibi çalışmış. Sürekli yeni parçalar getirip, yeni komşuluklar kuruyormuş.
Bu sefer de ama, neden o zaman İpek Yolu’nda her gün yeni bir şey icat etmemişiz diye sormak istiyorum. Madem yabancıyla temas bazen bu kadar dönüştürücü olabiliyor, neden bazı karşılaşmalar bizi gerçekten değiştiriyorken bazıları sadece geçip gidiyor? Belki de bunun cevabı biraz beynimizin nelere önem verdiğinde yatıyordur. Nörobilim açısından incelemek işimize yarayabilir belki o zaman, bir de o yönden bakalım isterseniz.
Birinci ağımız, Varsayılan Mod Ağı. Burası bizim "iç atölyemiz". Hani bazen pencereden dışarı dalıp gidersiniz, hayaller kurarsınız ya; işte o anlarda burası aydınlanıyor. İplikleri havada uçuşan özgür bir dokuma tezgahı gibi düşünün burayı. Zihnin yeni desenler deneyebildiği, kuralların olmadığı bir yer.
İkincisiyse Merkezi Yönetici Ağ. Bu da bizim "odaklanan tarafımız". Elimizdeki işi bitirmeye, verimli olmaya çalışan o disiplinli usta dokumacı… Eğer bu ağ çok baskınsa, iplikleri sadece bildiği, güvenli desenlerle dokumaya çalışıyor. Çünkü o verimlilik peşinde, yeni bir şey icat etmek gibi bir derdi yok.
Asıl marifet, bu ikisinin ortasındaki Belirginlik Ağı denen hakemde gizli. Bu ağ, beynimizin bir tür dikkat radarı. Dış dünyadan gelen binlerce ses, görüntü ve fikir arasından hangilerinin önemli olduğuna karar veren kısım bu.
Zihnimiz aslında biraz garantici bu teoriye göre. Mesela “ipek” deyince hemen “elbise”ye gidiyor. “Çalgı” deyince “oturup çalma”ya gidiyor. İşte buna “Associative Barriers,” yani "çağrışım engelleri" deniyor. Zihin, o ipeğin içindeki felsefeyi ya da müziği görmek istemiyor, çünkü bu "zor" olan yol…
Ve yabancı olanın asıl marifeti burada başlıyor. Çünkü o yabancı unsur, bu üçüncü ağı dürtüyor. “Bak burada değişik bir şey var!" diye ışıklar yanıyor. O an yönetici ağımız bir anlığına duruyor ve o iç atölyemizin kapıları açılıyor. İşte o saniyelik "şaşırma" anında, o yabancı iplik bizim eski fikirlerimizle çarpışıyor. Tıpkı o Roma ipeğinin sökülüp yeniden dokunması gibi, zihnimiz de eski kalıpları söküp yepyeni şeyler üretebiliyor.
Yani arkadaşlar, kendimizi dışarıya kapattığımız, bildiğimizi okuduğumuz anlarda aslında yaptığımız şey, Belirginlik Ağımızın kapılarını dünyaya kapatmakmış… Oysa en büyük keşiflerimizin bazıları, zihnimizin o güvenli duvarlarından çıkıp yeni bir şeyi kurcaladığı anlarda gerçekleşiyormuş.
Halbuki bizim bugün “dijital ipek yollarımız” var, değil mi? Dünyanın her yerinden bilgiye, sanata, kültüre ulaşmak tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar mümkün. Dünyanın öbür ucundan fikirlerle saniyeler içinde buluşabiliyoruz. Ama biz bu yolları “yeni fikirler dokumak” için hakkını verecek kadar kullanabiliyor muyuz? Yoksa algoritmaların kurduğu güvenli yankı odalarında sadece zaten bildiğimiz şeyleri mi dolaşıyoruz? Galiba derdimiz biraz da şu: İyi fikir sanki sıfırdan, tek başımıza aklımıza gelirse daha makbul olacakmış gibi davranıyoruz. Oysa tarih, pek cam fanus altında saklanan özgün fikirlerle çalışmamış, temas sevmiş.
Anladığım kadarıyla; Buda’ya bir yüz veren Yunanlılar, tanburu ata bindiren Türkler ve Budizmi Stoacılıkla harmanlayan filozoflar aynı şeyi yapıyordu: Birbirlerinin ipliklerini söküp, insanlığın ortak hafızasını yeniden dokuyorlardı.
Bazen bu “bozmak” gibi görünmüş. Ama sonra, tam da o bozuk haliyle başka yere tutunmuş. Çünkü aslında yaptıkları, orijinalin görünmeyen farklı bir tarafını açığa çıkarmakmış. Dolayısıyla “yabancı” kelimesini biraz başka bir yere koyuyorum galiba kafamda. Yabancı, sadece uzak ve garip olan değil. Bazen elimizdeki şeyin, bizim bile görmediğimiz bir yüzünü ortaya çıkaran kişi.
Künye
- YazanFırathan Özfırat
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
- Görsel Tasarım ve KurguUmut Güloğlu