Citius, Altius, Fortius: Olimpiyat Ateşi Yanıyor
Her dört yılda bir tüm dünyanın kalbi Olimpiyat stadyumlarında atıyor. Üstelik binlerce yıl önce de durum pek farklı değildi. Antik çağlardan bu yana Olimpiyat Oyunları, insanlığı tek bir noktada birleştiriyor. 111 Hz'in bu bölümünde Olimpiyatlar'ın tarihine odaklanıyor, bu oyunların ruhunu analiz ediyoruz.
Sunucu: Merhabalar, hepiniz Bilgifelek’e hoş geldiniz.
Sunucu: Bugün yarışmacı koltuğumuzda Barış Özcan var. Merhabalar Barış Bey, hoş geldiniz.
Barış: Hoş bulduk.
Sunucu: Nasıl hissediyorsunuz?
Barış: Valla epey heyecanlıyım. Hiç televizyondaki gibi değilmiş.
Sunucu: O zaman bu heyecanı kaybetmiyoruz. Hemen çarkı çevirelim ve yarışma başlasın!
Sunucu: Veee konu başlığımız Olimpiyatlaaaar! Tam da Olimpiyat haftasındayız... Olimpiyatlara hakim misiniz?
Barış: Yani iyi bir Olimpiyat izleyicisiyim diyebilirim, fakat şimdi çok da iddialı konuşmak istemiyorum.
Sunucu: Kuralları kısaca hatırlatıyorum. Herhangi bir joker hakkınız yok. Herhangi bir yanlışınızda eleniyorsunuz. Veeee bilgifelek baaaaş lıııı yoooor!
Sunucu: Modern Olimpiyatlar’ın kurucusu olarak kabul edilen kişi kimdir?
Barış: Yaa ben bunu biliyordum, dilimin ucunda ismi… Kimdi ya…
Sunucu: Barış Bey biraz acele edelim. Süreniz azalıyor.
Barış: Bir saniye ama siz de hiç yardımcı olmuyorsunuz ki!
Barış: Off ne ki bu hiç de aklıma gelmiyor! Peki şey olabilir mi?
Sunucu: Süreniz doldu. Pierre de Coubertin olacaktı. Maalesef erken bir veda oldu.
Sunucu: Ama canınızı hiç sıkmayın, önemli olan katılmaktı. Barış Bey’e kocaman bir alkış.
Barış: Ama tam cevaplayacaktım ya!
Sunucu: Bu haftaki Bilgifelek’in sonuna geldik. Bir sonraki hafta görüşmek üzere. Sağlıcakla kalın.
Öff ya! Çok da emindim yarışmaya katılırken kazanacağımdan. Keşke Olimpiyatlara katılan ilk kadın Spartalı Prenses Cynisca’yı sorsalardı. Daha geçenlerde yolda Hayatta Bir Gün’ün ilk bölümü “Olimpiyat Mı At Mı?” bölümünü dinleyip öğrenmiştim. Onu sorsalar şak diye cevap verirdim… Bak durduk yere canım sıkıldı şimdi. Kimmiş ki bu Coubertin araştıralım bakalım?
Modern Olimpiyatlar’ın kurucusuydu. Taabiii yaa… Kendisinden “Neye Spor Diyoruz” bölümünde de bahsetmiştik hatta... Pisi pisine elendik daha ilk turdan. Ama her şerde bir hayır vardır. Neyse…
Fransa’nın soylu bir ailesinde doğup pedagoji, tarih ve spor alanında çalışmalar yapmış. Olympia’nın keşfi onu heyecanlandırmış ve Olimpiyat Oyunları’nı düzenlemeye, yani yeniden canlandırmaya itmiş.
Demek Olympia bu kadar yakın bir tarihte keşfediliyor. Hmm… Tüm hayatını bu ideale adamış Coubertin. Peki neden bu kadar önem vermiş ki? Ohooo… Bu konu belli ki daha derinlemesine bir araştırmayı hak ediyor. Tam da Olimpiyat haftasındayız, güzel denk geldi cidden. Ee o zaman ne duruyoruz? Hadi bakalım! Rönesans döneminin meşhur “ab initio” sloganıyla, yani “en baştan” bu Olimpiyatlar nasıl çıkmış gelin bir göz atalım.
Antik Olimpiyat Oyunları her dört yılda bir Peloponez yarımadasının kuzey batısındaki ücra bir vadide bulunan Olimpiya’da düzenleniyordu. Günümüzde Yunanistan sınırları içerisinde kalıyor bu bölge. Nasıl düzenlenmeye başlamış peki?
İnsanların en güçlüsü yarı tanrı Herakles, babası Zeus adına başlatmış bu yarışları. İlk yarışları da kazanmış, ee tabii en güçlü insan sonuçta. Bu başarısı sayesinde babası onu kutsal zeytin dalından bir çelenkle ödüllendirmiş. Yani ilk Olimpiyat şampiyonu da Herakles’miş. Tabii bu hikayenin efsane tarafı. Peki tarihi arka planında ne yatıyor, gelin bir de ona bakalım.
Milattan önce 2000lerin başlarında Avrupa’daki kavimler Doğu Akdeniz’e indiler.
Burada çok daha gelişmiş bir kültüre sahip Akdeniz halklarıyla tanıştılar.
Birkaç yüzyıllık süreçte kaynaşan iki farklı kültür… Bu kültürel etkileşim Girit’ten yükselen Minos uygarlığının Peloponez’i hakimiyeti altına almasıyla giderek hızlanıp, kıtadaki ilk yüksek kültürü geliştiriyor.
Yani insanlar artık sadece hayatta kalmalarını sağlayacak aktiviteler yapmıyordu. Bir nevi aristokrat bir sınıf doğmuş aslına bakarsanız.
Aristokrasinin doğmasıyla birlikte yarışmacı bir tutum ve fiziksel performans da önemli bir hale gelmiş. Spor da bu şekilde ortaya çıktı. Daha sonraları Anadolu, Mısır ve Yunan kültürlerinin etkileşimleriyle çeşitlendi ve giderek popülerleşti. İşte bu çeşitlilik ve popülerlik, sporu bir organizasyon, daha doğru bir ifadeyle festival haline getirdi. Yani Olimpiyatlar başladı.
Olimpiyatlar Milattan Önce 776 yılından taa günümüze dek oynanmaya devam eden dev bir organizasyon. O kadar önemliydi ki bu olay, antik dünyada yılları belirtmek için dahi kullanılıyormuş. Her 4 yıllık zaman dilimine bir “Olympiad” deniyormuş.
Giderek popülerleşen oyunlar milattan sonra 392’de Roma İmparatorluğu’nun Hristiyanlığı seçmesiyle yasaklanıyor. Tüm etkinlik alanları tahrip ediliyor.
On beşinci yüzyılın başlarında Rönesans aydınları “ab initio” diyerek Antik Yunan metinlerini incelemeye başlıyorlar. Biz de bölüme bu şekilde başladık hatırlarsınız. Burada Olympia ve oyunların varlığından tekrar haberdar olan insanlık için bir yeniden keşif alanının kapıları aralandı. Ve 1500 yıllık yani onların zaman dilimlerine göre aşağı yukarı 375 olympiadlık bir aksamanın ardından bugün bildiğimiz formuyla 1896 yılında yeniden düzenlenmeye başladı. Modern Olimpiyatlar’ın kurucusu Coubertin’in bu oyunları düzenlerken bir amacı vardı. Ona göre bu oyunlar “evrensel bir anlayış, kardeşlik ve barış” gibi üç önemli değerin yayılmasına ön ayak olacaktı. Yani bu oyunları asırlarca sürdüren şey yalnızca bu atletik performansa dayalı sporlara duyulan ilgi değildi elbette. Tüm bu şölen; birlikte olmanın verdiği heyecanla anlamlı hale geliyor. Hatta bununla ilgili çok güzel bir anekdot var.
Antik dönemde Olimpiyatlar’dan önce tüm sporcular, daha iyi performans verebilmeleri için kampa sokuluyorlardı.
Kampın sonunda sporcular, seyirciler, tüccarlar hep birlikte 40 kilometre ötedeki Olimpiya’ya yürüyor, şölenlerle karşılanıyorlardı. Birkaç spor organizasyonuyla başlayan bir kent festivali, birden tüm Helen halkını birleştirip ortaklaştıran, barıştıran dev bir etkinlik haline geliyordu. Öyle ki Olimpiyatlara katılacakların güvenliğini sağlamak adına 4-5 aylık bir barış dönemine dahi giriliyordu. Günümüzde de stadyumları dolduran ve ekran başlarında izlenme rekorları kıran bu oyunlar bizi bir araya getirip, orada yaşanan duyguları paylaşmamızı sağlıyor.
Bu yüzden Olimpiyatları kaçırmak epey can sıkıcı bir durum. İşin açıkçası Antik Yunan’da da bu durum farklı değilmiş. Bu birliktelik o kadar önemli ki filozof Thales, Olimpiyat Oyunları’nı izlemeden ölmek istemediği için kavurucu sıcaklara ve yaşına rağmen oyunları izlemeye gitmiş. Gelin görün ki Olimpiyatlar sırasında başına güneş geçmesiyle maaleseeeeef…
Evet… Vefat etmiş.
Sadece izlemek için bile insanların can verdiği bu oyunlar yalnızca bir gösteri değildi şüphesiz. İdeal insan kavramına karşılık aramanın bir aracı olarak görülüyordu. İdeal insan… Bayağı iddialı bir amaç. İdeal insan hem fiziksel hem zihinsel olarak çok güçlü pes etmeyen ve hep daha iyi olmayı hedefleyen kişi olmalı. Bu hedeflerin yanında fair-play ve rekabetçi tutumunu da geliştirmesi gerekiyor elbette. Zaten Olimpiyatlar’ın sloganı da bunu açıklar nitelikte: “citius, altius, fortius, communiter” yani “daha hızlı, daha güçlü, daha yükseğe - birlikte”. Coubertin, spor meraklısı arkadaşı Rahip Henri Didon’dan duyduğu bu sözleri "Bu slogan bir ahlaki güzellik planını temsil ediyor. Sporun estetiği soyuttur." diyerek açıklıyordu.
Bu slogandaki ifadeler gayet somut duruyorlar aslında. Nasıl bir ahlaki güzelliğe hizmet ediyor olabilirler ki? İrdeleyerek ilerlemeye çalışalım bakalım. Ama önce benim bir hafızamı tazelemem gerekiyor. Aklıma çok da güzel bir yarış geldi hatta... Kayıtları da burada bir yerde olacaktı.
Haydaa! Nerde bu yaaaa… İzninizle ben bir şu kaydı bulayım. Siz de biraz dinlenmiş olursunuz.
Heh buldum! Umarım çok bekletmedim sizleri de.
Citius, yani daha hızlı... Bu ifade hepimizin zihninde sanırım ortak bir ismi canlandırıyordur. Tam da o ismin bir yarışının kaydını getirdim sizler için. Yaşayan en hızlı insan… 2008 Pekin Olimpiyatları’na bir dünya rekoru sahibi olarak katıldı, Usain Bolt.
Yani bu yarışlara katılırken de zaten ondan hızlısı yoktu dünya üzerinde. Fakat hala geçmesi gereken biri daha vardı.
Rekorunu 3 salise daha geliştirdi ve 9.69’la kendisini de geçmeyi başardı. Bakın cümlemi dahi bitiremedim, o kadar kısa bir süre. Ne hız ama! Tarih hiç bu kadar hızlı yazılmamıştı. Zaten en hızlısı olduğu yarışmalarda rakiplerini geçmekle yetinmemiş, kendisiyle yarışını sürdürmüş, kendisinden daha hızlı olmayı hedefleyerek çalışmalarına ara vermeden devam etmiş Bolt. 2009’daysa 9.58 ile tekrar kendi rekorunu ve 9.60’ın altına inilemez kabulünü de kırmış. Tüm bu ihtişamlı başarılarına rağmen 2012 Londra’da yarıştan önce 9.54 koşabileceğini de söylemiş kendisi. Bir yenilginin ardından pes etmeyi bırakın, kesinleşmiş en hızlı insan unvanı dahi onun hayal kurmaya devam etmesine engel olamamış. Eminim ki Usain Bolt’un normal bir insana göre anatomik açıdan bazı avantajları vardır. Fakat sadece bu anatomik fark sayesinde yaşayan en hızlı insan olmadığı da bir gerçek.
Bir hayal kurmak ve o hayalin gerçekleşmesi için disiplinli, pes etmeyen dirayetli bir karakterin sonucunda mümkün oluyor bu başarı. Üstelik bu dirayeti kaybedeceğinizi bildiğiniz anlarda gösterdiğinizde olimpik bir sporcu mentalitesine ulaşabiliyorsunuz.
Tıpkı 68 Meksika’da olduğu gibi.
Tanzanyalı maratoncu John Stephen Akhwari yarış esnasında düşüp sakatlanmış. Yaralı bacağı ve acısına aldırmadan koşmaya devam etmiş. Tahmin edileceği üzere de yarışı sonuncu olarak tamamlamış. Bir gazetecinin “Sonuncu olacağınız bile bile yarışı neden bırakmadınız” sorusunaysa “Ülkem beni yarışa başlamam için değil, bitirmem için yolladı” cevabını vermiş. Sekerek koşan bir koşucu aslında estetik bir görüntü oluşturmasa da seyircilerin takdirini ve beğenisi üzerinde toplamayı başardı. Yani sporun estetiğinin illa görsel bir temele dayanmasına gerek yok. 100 metre koşu yarışları 10 saniye gibi kısa sürelerde tamamlanıyor ve bu sürede koşucunun sürati haricinde bir şey görmek mümkün değil. Sonuçta futbol, basketbol gibi taktiksel varyasyonlar, birleşik uyumlu hareketlerden oluşmuyor bu spor… Bu denli fiziksel temele dayanan bir sporun yoğun ilgi görmesi, mücadele ruhuna ve insanın kendi sınırlarının zorlamasının yarattığı heyecana dayanıyor aslında . Daha hızlı olmak, yalnızca hızlı koşmakla mümkün değil zira. Tıpkı daha güçlü olmanın yolunun, yalnızca çok kuvvetli olmaktan geçmediği gibi.
Evet, daha güçlü olmak… Eğer yalnızca daha kuvvetli olmaktan geçmiyorsa nelere dayanıyor peki? Ben yine de güç deyince hepimizce akla gelen ilk isimlere bakacağım. Naim Süleymanoğlu ve Muhammed Ali’ye. Herhalde bu isimlerin güç kavramıyla anılmasına kimsenin bir itirazı olmaz.
Muhammed Ali ya da o zamanki ismiyle Cassius Clay, 1960 Roma’da rakiplerini dize getirmiş ve bunun sonucunda altın madalyayı kazanmış 18’inde gencecik bir sporcuydu. Naim Süleymanoğlu ise 16 yaşında ilk dünya rekorunu kırmış ve sonrasında da kendi rekorlarını birer birer kırmaya devam etmiş bir halterci. Birer cümleyle anlatılabilen efsanevi kariyerler… Dile kolay gelse de böylesine sportif başarılara imza atmış olmalarına inanması epey güç.
Süleymanoğlu bir yandan rekorlar kırarken öte yanda Bulgaristan’ın “soya dönüş” projesi adı altında baskılara maruz kaldı. İsmi dahi elinden alınmış Süleymanoğlu’nun ya da o zamanki soyadıyla Shamalanov. Süleymanoğlu ise bu baskılara daha fazla dayanamayıp evini, doğup büyüdüğü ülkeyi bırakıp Türkiye’ye sığındı. Uğradığı baskıyı tüm dünyaya anlattı.
Benzer bir şekilde başka bir şampiyon Ali ise Olimpiyat madalyasıyla döndüğü ülkesinde ten renginden dolayı bir restorana alınmadı. Bu ırkçı tutum karşısında Ali, madalyasını Ohio Nehri’ne attı ve madalya nehrin derinliklerinde kayboldu.
Öte tarafta Naim 1988 Seul Olimpiyatları’na Türkiye adına katıldı.
Ağırlığının tam 3 katının 10 kilogram fazlasını kaldırarak kendine ait olan rekoru tekrar kırdı.
Yaşadığı tüm zorluklar onu daha da güçlü bir hale getirmekle kalmayıp ilk Olimpiyat altın madalyasını da kazandırmıştı. Peki Ali’nin altın madalyasına ne oldu? 1996 Atlanta Olimpiyatları’nda komite kararıyla Muhammed Ali’ye madalyası tekrar takdim edildi.
Açılış töreninde verilen madalyadan sonra o senenin Olimpiyat ateşini de Ali yaktı. Ki bu Olimpiyatlar aynı zamanda Süleymanoğlu’nun da son madalyasını kazandığı oyunlardı... İki şampiyon, aynı Olimpiyat Oyunları’nda madalya kazandı yani. Şu tesadüfe bakın. Bu onların son Olimpiyat madalyaları olsa da daha güçlü olmaktan hiçbir zaman vazgeçmediler. Aslında bu başarılar bile onları efsane yapmaya yetiyor. Ancak iki efsaneyi sürekli daha güçlü olmaya iten şey, en ağırı kaldırabilme yeteneği ya da yumruklarının kuvveti değil. Karşılarına çıkan engelleri duruşlarıyla aşabilmeleri daha güçlüye giden yolun mihenk taşlarını döşedi. Yani kısacası yenilmek sizi güçsüz yapmaz. Ali ve Süleymanoğlu, güçlerinin yetmeyeceği durumlar karşısında dirayetli kalabildikleri, doğru olanı savunmak için ayağa kalkabildikleri için daha güçlü olabildiler. Sahip oldukları bu mentalite onları sporcu kimliklerinin çok daha üstüne taşıdı. Çok daha üste, yani Antik Olimpiyatlar’dan beri hedeflenen ideal insana yaklaştırdı.
Öyleyse bu kadar üstten bahsedilmişken “daha yükseğe” gitmeye ne dersiniz?
“Daha yükseğe” ulaşmak… Bu kavram ve ideal insana ulaşma amacı, bana mükemmelliğe ulaşmayı hatırlatıyor. Olimpiyatlar ve mükemmellik denilince de akla tek bir isim geliyor. Jimnastik sporunun altın çocuğu Nadia Comaneci.
Rumen sporcu henüz 14 yaşındayken 1976 Montreal Olimpiyatları’na katıldı. İstekli ve hevesli bir çocuk olan Comaneci jimnastik barına çıktığında inanılmaz figürleriyle herkesin takdirini topladı. Fakat puanlar açıklandığında tüm salondan bir uğultu yükseldi.
Puan tabelasında Comaneci’nin karşısında bir nokta sıfır sıfır yazıyordu. Yani sadece bir puancık. Herkes çok şaşkındı. Kimse böyle bir sonuç beklemiyordu. Stadyumdan yapılan bir anons herkesin kafa karışıklığını giderdi.
Barış: Sayın seyirciler. Olimpiyat tarihinde ilk kez mükemmel on puan!
Olimpiyat tarihinde o güne dek kimse “perfect ten” yani 10 tam puan almamıştı. Puan tabelası 10 tam puan alınmasının imkansız olduğu düşünülerek yalnızca 3 haneye yer verecek şekilde tasarlanmıştı. Elinde uğurlu oyuncak ayısı, kafasında her zaman daha yükseğe ulaşma hayalleriyle geldiği Montreal’den, 7 mükemmel 10 puan ve 3 altın madalyayla dönmüştü Nadia.
Ülkesinde bir kahraman gibi karşılandı. Fakat Romanya baskı rejimiyle yönetiliyordu. Ülkesindeki siyasetçilerle ters düşen antrenörleri bir gezi sırasında ABD’ye iltica etmişti. Bu olayın ardından Comaneci’nin üzerindeki baskılar da artmıştı haliyle. Ülke dışına çıkmasına izin verilmiyordu. Fakat idealinde sürekli daha yükseğe gitmek olan birine sınır koyulabilir mi?
1989’da Romanya’dan yasadışı yollarla sınırı geçmeyi başardı.
Başka bir ailenin yakalanması sayesinde bulduğu fırsatla üzerine ateş açılmasından kurtularak Macaristan’dan sığınma talebinde bulundu. Oradan ABD’ye de kaçmayı başaran Nadia bu sefer de onu Amerika’ya kaçıranların baskısından kurtulmak için Kanada’ya yerleşti. Burada jimnastik antrenörlüğü yaptı. Romanya devrimi ve geçen zamanla beraber ‘96 yılında tam 7 sene sonra ülkesine dönmeyi de başardı Comaneci. Üzerine kurulmaya çalışan hiçbir tahakkümü kabul etmeyip, özgürlüğü için gereken her şeyi yaptı Nadia. Onu zincirlemeye çalışanların gözleri önünde hep “daha yükseğe” uçmayı başardı. Onun bu azmi, sadece on sekiz yaşına kadar sürdürebildiği olimpik kariyerini de taçlandırdı hatta. Öyle ki iki kez Olimpiyat Nişanı alan ilk sporcu unvanına da sahip oldu Comaneci. Yalnızca mükemmel 10’lukları ve madalyalarıyla değil, bildiklerini aktarmaya çalışarak ve her zaman özgür kalarak başardı üstelik bunu. Bildiklerini aktarmak, bir sonraki neslin başarısı için yepyeni bir mücadele sahasına girmek anlamını taşıyordu.
Nadia gibi jimnastikçi olan ve televizyon yayınlarına yetişemediğinden istatistiki verileri dışında pek de bir şey bilinmeyen “Altın Hayalet” Larisa Latynina için de bu durum farklı değildi.
İlk Olimpiyat Oyunu olan ‘56 Melbourne ve ‘60 Roma’da bireysel daldaki tüm yarışların şampiyonu oldu. ‘64’te katıldığı son Olimpiyatlar’ın ardından 18 madalyayla en çok altın kazanan sporcu rekorunu tam 48 yıl elinde tuttu. Ta ki 2012 Londra’da rekoru Michael Phelps tarafından kırılana dek! Peki Latynina kendinden rekor alındığında ne yaptı biliyor musunuz? Michael Phelps’e teşekkür etti. 48 yılın bir rekor için çok uzun bir süre olduğunu ve sonunda kırıldığı için çok mutlu olduğunu söyledi.
Çünkü “daha yükseğe” kavramı onlar için sadece kişisel bir başarıya ulaşmak anlamı taşımıyordu. “Daha yükseğe” gidilmeliydi ve bunu kimin yaptığının bir önemi yoktu. Larisa da tam olarak bunu yaptı. Antrenörlüğe başladı ve birçok olimpik şampiyon sporcu eğitti. Çünkü rekabete saygı duyma, birlikte olimpik hareketi yükseltme ve özgürce eşit şartlarda yarışmak “daha yükseğe” ulaşmanın yegane yoluydu.
Şimdiye kadar bahsettiğimiz sporcuların, başarılarından ziyade onları alanlarında en üste çıkaran şeyler üzerine konuştuk. Onlar için bu yarışın bireysel anlamını çözümlemeye çalıştık. Peki ya “Olimpiyat ruhunu” tüm unsurlarıyla ortaya çıkaran şey ne? Elbette “birlikte” olmamız. Bu dev organizasyonun, sporcuların, yapılan tüüüm antrenmanların birlikte olmadığımız, bunu paylaşamadığımız bir denklemde ne anlamı var ki?
Tıpkı 2000 Sydney’de yarışan Ekvator Gineli yüzücü Eric Moussambani’nin ilginç hikayesinde olduğu gibi. Ülkesini temsil edecek tek yüzücü sakatlandığı için apar topar milli kafileye katılan Moussambani’ye yarışlardan sadece sekiz ay önce yüzme öğretilmiş. Hatta Sydney’e gelene kadar 100 metre yüzeceğini bile bilmiyormuş. 50 metre yüzmek için geldiğini sanıyormuş Eric. İlk turdaki iki rakibinin de hatalı çıkış yaparak diskalifiye olmasının ardından Moussambani turu tek başına tamamladı. Yarışın sonlarına doğru boğulma tehlikesi dahi geçiren olimpik yüzücü, ilginç bir rekora imza attı. 1 dakika 52 saniyeyle Olimpiyat tarihinin en yavaş 100 metre kazananı rekorunu elinde tutuyor. Uzun süre de kimse bu rekoru kıramayacak gibi duruyor açıkçası.
Yarış esnasında Moussambani’yle alay edildiğini düşünebilirsiniz. Fakat işin açıkçası pek de öyle olmuyor. Hatta tam aksine tüm izleyenler yarış sonuna kadar Eric’i alkışladılar, ona desteklerini sundular. Eric ise yarışı yorgun bir şekilde tamamladıktan sonra çok kısa bir açıklama yaptı… “Gururluyum”.
Gördünüz mü? Olimpiyat tarihine geçen, teknik olarak başarısızlık olarak nitelendirebileceğimiz bu durum bile, yaşanan hikayeden daha önemli görülmüyor. İzleyen herkesin gönlünü fethetmeyi bu şekilde başarabiliyor.
Binlerce hikayeyi, üzüntüyü, sevinci, gururu tek bir çatı altında toplayabiliyor Olimpiyatlar. Her kıtayı temsil eden 5 halkasıyla bize ilham vermeye devam ediyor. Vasiyeti üzerine Coubertin’in Olimpiya’daki Zeus Tapınağı’na gömülen kalbi gibi dünyanın tüm spor severlerinin kalbi de Olimpiyat stadyumlarında atıyor. Umarım 2024 Olimpiyat Oyunları da onlarca unutulmaz hikayelere tanık eder bizi. Kırılacak nice rekor, aşılacak nice sınır var. Tıpkı Olimpiyatların resmi sloganında da olduğu gibi “citius, altius, fortius - communiter”. Yani daha hızlı, daha güçlü, daha yükseğe ve belki de en önemlisi “birlikte”.
Künye
- YazanKadir Can Değer
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt