111 Hz ·Bölüm 140 ·15 Temmuz 2024 ·27 dk ·2.356 kelime

Yaratıcı Olmayı Çok mu Abartıyoruz?

Yaratıcılık deyince hemen aklımıza ressamlar, müzisyenler, mimarlar, yazarlar falan geliyor, değil mi? Bu tür insanların doğuştan yaratıcı olduğunu ve asla onlar kadar başarılı olamayacağımızı falan düşünüyoruz genelde. Fakat yaratıcı olmayı biraz fazla abartıyoruz! Kreatif düşüncelerin, hayatın olağan akışında ve ufak anların sonucunda ortaya çıktığını sıklıkla atlıyoruz. 111 Hz'in bu bölümünde yaratıcı fikirlerin kaynağını arıyor, kreatif yönümüzü nasıl geliştirebileceğimiz üzerine odaklanıyoruz.

0:00

Yok bunu daha önce anlatmıştım, çok fazla tekrara düşerim… Başka bir şey lazım…

Hmmm olur mu acaba? Dur bir notlarıma bakayım…

Yaaanii… Yok ya bağlamından çok koparmış olurum sanki. Offf… Ne olabilir… Ne olabiliiir…

Ah geldiniz demek! Ben de tam bir iş üstündeydim. Uzuuun süredir üzerinde çalıştığım bir proje var da... Baya ses getireceğini düşünüyorum. Emin olun daha önce gördüklerinizden çok farklı bir içerik olacak bu. Sizinle paylaşmak için de sabırsızlanıyorum açıkçası. Hatta iddialıyım, böyle bir içerik fikri bugüne kadar hiç düşünülmedi!

Düşünülmedi deeee…

Offff… Arkadaşlar hiç işler harika ilerliyormuş gibi davranmayacağım size. Baya bildiğiniz tıkandım kaldım bu projede. Tamam, başta bulduğum fikre çok heyecanlanmıştım, hatta bunca yıl nasıl aklıma gelmediğine bile şaşırdım. Ama zamanla işler karıştı da karıştı… Kendimi motive etmek için yeni teslim tarihleri koydum, tüm odağımla bu işin üzerine yoğunlaştım, onlarca şey araştırdım, ama nafile… Bir türlü yaptığım şeyden tatmin olamıyorum. Bulduğum yeni çözümlerin hiçbiri aklıma yatmıyor, araştırmalarımın hiçbirini bu içeriğe entegre edemiyorum. Hep bir şeyler eksikmiş, büyük bir heyecanla koyulduğum bu iş artık hiç yaratıcı değilmiş gibi geliyor bana. Sanki tüm kreatif özelliklerimi kaybetmiş gibi hissediyorum. Acaba tükendim mi endişesi de cabası yani…

Muhtemelen siz de ara sıra yaşıyorsunuzdur böyle şeyler… Okulda bir projeye çalışırken ya da işte bir sunum hazırlarken tıkanıp kalmışsınızdır diye tahmin ediyorum. Veya sanatla uğraşanlarınız vardır aranızda. Tasarladığınız ya da yazdığınız bir eserin sıradan olduğunu düşünüp, diye endişe duymaya başlamışsınızdır bir noktada. Etraftaki herkes çalışmalarını büyük bir kıvançla sunarken, diye strese girmişsinizdir.

Size bir şey söyleyeyim mi arkadaşlar? Böyle hissetmemiz o kadar normal ki... Hatta bir adım ileriye götüreyim bu iddiayı. Bence yaratıcı olmayı biraz fazla abartıyoruz! Aslında kreatif düşüncelerimiz, hayatın olağan akışında ve ufak anların sonucunda ortaya çıkıyor. Eh madem bu kadar iddialı konuştum, altını da doldurmam gerekir... Hadi öyleyse gelin yaratıcılık üzerine konuşalım bugün.

Yaratıcılık deyince hemen aklımıza ressamlar, müzisyenler, mimarlar, yazarlar falan geliyor, değil mi? Bu tür insanların doğuştan yaratıcı olduğunu ve asla onlar kadar başarılı olamayacağımızı falan düşünüyoruz genelde. Bu yüzden de çok keyif aldığımız ve bir o kadar da yetenekli olduğumuz birçok şeyi yapmaya cesaret dahi edemiyoruz… Fakat kendimize yapabileceğimiz en büyük yanlışlardan biri bu aslında. Tamam kabul, bazı insanlar bazı konularda doğuştan mahir olabiliyor. Ancak yaratıcılık dediğimiz şey hepimizin hayata merhaba dediği andan itibaren sahip olduğu bir özellik.

Şöyle izah edeyim bunu… Bireyin, yeni ve bir yanıyla değerli görülen fikirleri ortaya koyabilme becerisi olarak tanımlayabiliriz yaratıcılığı. Hayattaki deneyimlerimiz arttıkça, farklı konularda bilgi sahibi oldukça, başka başka insanlarla iletişim kurdukça ürettiğimiz fikirler de değişiyor tabii ki. Her deneyim, bizim kreatif düşünme kapasitemizi arttırıyor. Mesela karşılaştığımız bir sorunu, farklı yöntemlerle çözmeye çabalıyoruz. Çözüm için yaptığımız tüm araştırma ve deneme yanılma süreçleri de birer yaratıcılık örneği esasında. Dolayısıyla yaratıcılığı yalnızca sıfırdan var edebilme yetisi olarak değerlendirmemek ve sadece sanatla ilişkilendirmemek gerekiyor. Özgün ve kullanışlı düşünceler üretebilmek, yeni tasarımlar ve yeni çözümler ortaya koyabilmek de yaratıcılığın bir parçası.

Hatta durun bak bunu hepimizin aşina olduğu bir örnek üzerinden anlatayım.

Yoğun geçen bir mesai haftasını atlatmayı başardığınızı düşünelim. Öncelikle tebrikler… Onlarca tatil story’sine, dışarıdaki cıvıl cıvıl havaya falan aldırmadan işlerinizi zamanında yetiştirdiniz. Fakaaaat… Önünüzde aşmanız gereken yeni bir engel var… Nedir o?

Hafta sonu evinizde vereceğiniz ufak parti tabii ki. En yakın arkadaşlarınızı davet ettiniz evinize. Onların da keyifle geçireceği bir pazar günü planlamak istiyorsunuz elbette. Her şey dört dörtlük olmalı.

Ancak çok ciddi bir probleminiz var… Hafta boyunca o kadar yoğun çalıştınız ki ne lezzetli bir menü planlayacak vaktiniz oldu ne de market alışverişi yapacak zamanınız. Mecbur evdekilerle idare edeceksiniz. İşte tam bu noktada yaratıcı özellikleriniz harekete geçiyor.

Açıyorsunuz buz dolabını, şöööyle alıcı gözle bakıyorsunuz ne var ne yok diye. Hmmm… Yumurta… Gayet iyi bir başlangıç bu. Soğan da var, çok güzeeel. Zihninizde bir şeyler pişmeye başladı bile. Tereyağı, cheddar peyniri, e sriracha sos da varmış dolapta. Harika!

Arkadaşlarınıza Alvin Cailan’ın meşhur sokak lezzeti The Fairfax sandviçinden yapmaya karar veriyorsunuz. İlk iş soğanları doğramak. Bu arada gözünüz yanmasın diye önlem almayı da ihmal etmiyorsunuz tabii… Doğradığınız soğanları doğrudan kısık ateşte karamelize olmaya yollayıp, yumurtayı hazırlamaya başlıyorsunuz. Bir tavaya biraz tereyağı, yumurtaları da kırın... Eveeet, kısık ateşte yavaş yavaş, krema kıvamına gelene kadar karıştırıyorsunuz yumurtanızı. İşte bu kadaaar. Artık sadece parçaları birleştirmek kaldı. Hamburger ekmeğine sosu sürdünüz, soğanlar, üstüne yumurta, üstüne de bir dilim cheddar ve tamamdır bu iş!

Gördünüz mü… Hem partiyi leziz bir çözümle kurtardınız hem de arkadaşlarınız için mutlu bir an yarattınız. Evet, dışarıdan da söyleyebilirdiniz yemekleri ya da basit soslu bir makarna da iş görürdü kesinlikle. Fakat pratik bir çözümle hafta sonunu hem özenli hem de keyifli bir hale büründürdünüz. İşte tüm bunları yaratıcı düşünebilme kabiliyetinize borçlusunuz.

Şimdi gün içinde kaç kere böyle çözümler ürettiğinizi bir düşünsenize… Akşam ne yemek yapsam, arkadaşlarımla nerede buluşsam, bugün ne giysem ve dahası… Hepsine hızlıca çözümler üretebiliyoruz, değil mi? Bunları otomatik pilotta verdiğimiz kararlar gibi de değerlendirebilirsiniz, ancak tüm bu çözümleri yaratıcı düşünebilme becerileriniz sayesinde üretebiliyorsunuz.

Pekiii nereden geliyor bu yaratıcı fikirler? Yani biz nasıl yaratıcı düşünebiliyoruz? Bu konuyu Georgetown Üniversitesi’nde, Bilişsel Sinir Bilimi dalında çalışmalar yürüten Adam Green de sorgulamış.

Yaratıcılığı, bireylerin kreatif çıktıları üzerinden tanımlamamamız gerektiğini söylüyor Green. Bunun yerine süreç esnasında beyinde olup bitenlere odaklanmayı daha faydalı görüyor. Yaratıcılığı yeni ve kullanışlı olan şeyler olarak tarif ederken, aslında bir ürün ya da sonucu değerlendiriyoruz. Yani söz konusu yaratıcı eylem olduğunda, sonuç, fikrin kaynağına dair pek de bir şey söylemiyor bize. Bu yüzden beyni iş başında gözlemleyerek yaratıcı düşüncenin özelliklerini tanımlamaya çalışmış Green ve ekibi. Bunun için de nöro-görüntüleme cihazlarını kullanarak, yaratıcı süreçleri takip ettiği bir deney tasarlamış. Deneye katılan gruba bir sorun vermiş ve bu soruna alışılmışın dışında bir çözüm üretmelerini istemiş Green. Bu süreçte katılımcıların sinirsel aktivitelerini takip etmiş ve neticesinde beynin farklı bölgelerinin birlikte çalıştığını gözlemlemiş. Buna göre yaratıcı süreçlerde iki sistemin aktif rol oynadığını saptamış Green…

Planlama ve problem çözme gibi yürütücü işlevlerde rol alan bilişsel kontrol ağı ve hayal kurma sırasında en aktif çalışan “varsayılan mod ağı”, yani beynimizin otomatik pilotu.

İşte bu sistemlerin uyum içinde yürüttüğü aktiviteler, yaratıcı düşüncelerin kaynağı olabilir. Green bu gözlemi sözleriyle yorumluyor.

Her ne kadar Green’in çalışmaları, yaratıcılığın kaynağına dair önemli veriler sunsa da tek başına bir açıklama olarak görülmüyor elbette. Zira yaratıcı düşünceden tek bir beyin bölgesinin ya da bir sinir ağının sorumlu olduğunu kesin bir şekilde söyleyemiyoruz.

Mesela Drexel Üniversitesi’nde Deneysel Psikoloji üzerine çalışan John Kounio, yaratıcı düşüncenin daha kompleks bir süreçte ortaya çıktığını savunuyor. Ona göre yaratıcı fikirler sadece beyin aktivitesiyle değil, bireysel deneyimlerin etkisiyle de ortaya çıkıyor. Bu tespitini de baya keyifli bir deneyle desteklemiş kendisi…

Deneyde iki grup caz piyanisti üzerinde bir gözlem yapmış Kounio. Bir grup uzun zamandır bu müzikle uğraşanlardan, diğer grupsa daha tecrübesiz ve genç katılımcılardan oluşuyormuş. Her iki gruptan da piyanoda doğaçlama bir caz parçası çalmalarını istemiş Kounio. Müzisyenler parçalarını çalarken de EEG cihazlarıyla beyinlerindeki elektriksel akım değerini takip etmiş. Daha sonra bu parçaları, caz eğitmenlerinden oluşan bir kurula dinletmiş ve onlardan bu şarkıları yaratıcılık açısından değerlendirmelerini istemiş.

Deneyin sonunda tecrübesiz müzisyenlerin doğaçlama yaptığı sırada, beyinlerinin sağ frontal bölgesinin daha aktif çalıştığını gözlemlemiş Kounio. Ki burası daha analitik ve bilinçli proseslerin gerçekleştiği bir bölge.

Deneyimli gruptaysa işler tam tersi yönde gerçekleşiyor. Onların beyinlerinin sol arka bölümü, yani otomatik ve bilinçsiz işlemlerin gerçekleştiği bölgesi daha aktif çalışıyormuş.

Diğer yandan parçaları değerlendiren jüri de, deneyimli piyanistlerin çaldığı parçaları daha kreatif bulmuş. Genç müzisyenlerin çaldığı melodileri, müzikal kurallara daha bağlı ve çalım tekniğine odaklı olarak değerlendiren jüri; deneyimli cazcıların daha özgün ve uçuk fikirler bulduğu, kurallara aykırı melodiler ürettiği yorumunda bulunmuş.

Bölümün başında söylediğim şeyi hatırladınız değil mi? Yaratıcı süreçlerde deneyimler ve ufak anlar önemli bir rol oynuyor demiştim ya hani... İşte bu deneyden de anlıyoruz ki, bir konuda uzmanlaştıkça daha yaratıcı fikirler üretebiliyoruz. Zira zihnimiz artık metodu kavramayı değil onun ötesine geçmeyi dert ediniyor kendine.

Deneyim konusu tamam, peki ya anların nasıl bir etkisi var yaratıcılığımız üzerinde? Oraya da geleceğim elbette arkadaşlar, ama öncesinde sizden ufak bir ara rica ediyorum. Zira girişte bahsettiğim o harika fikrimi nasıl tamamına erdireceğimi buldum sanırım. Notlarımı tekrar gözden geçirsem, iyi olacak.

Eveeeet, bu kısa molada aradığım cevabı buldum arkadaşlar. Doğru anı yakaladım diyeyim… “Eee nasıl tamamlayacaksın projeyi” diye merak ettiğinizi biliyorum. Anlatacağım, ama konudan kopmayalım şimdilik…

Yaratıcı süreçlerde analitik düşünme kabiliyetinin, hayal gücünün ve deneyimin etkili olduğundan bahsetmiştik az önce. Fakat tüm bunlar kadar, anın da kilit bir rol üstlendiğini söylemiştim size. “Evreka anı” da diyorlar buna. Ama bu sefer akademik bir perspektiften incelemeyelim bence bu konuyu. Onun yerine bir rock grubunun kuruluş hikayesine odaklanalım.

Dünyaca ünlü grunge grubu Nirvana’nın davulcusu Dave Grohl’un, kreatif anlamda yaşadığı kırılma anı, bu konuda verebileceğim en güzel örneklerden birisi. Grup arkadaşı Kurt Cobain’in 27 yaşındaki dramatik ölümü sonrasında ne yapacağını bilemez bir halde bulmuş kendisini Dave. Zamanının büyük kısmını bir şey yapmadan geçiriyormuş bu süreçte. Müzik sesine dayanamadığı için ne radyoyu ne de televizyonu açmıyormuş mesela. En büyük tutkusu olan müzik, artık korktuğu bir şeye dönüşmüş onunu için. Her şeyden uzaklaşmak, bir nevi izole olmak amacıyla İrlanda’da bir yolculuğa çıkmış Gorhl. Dünyanın geri kalanıyla bağını kopardığı bu yolculukta karavanıyla seyrederken, yolun kenarında otostop çeken bir çocuk görmüş. Issızlığın ortasında, koyun ve ağaçlar dışında gördüğü tek canlıymış o otostopçu. Ve üzerinde bir Kurt Cobain t-shirt’ü varmış… İşte bu an, Dave’in o günlerde en çok kaçtığı şeyle yüzleşmesini sağlamış. Ve tam da o anda, içinde bulunduğu psikolojiden çıkması için bir şeyler yapması gerektiğini anlamış. Bu yeniden müzik yapmasının da tetikleyicisi olmuş. Bir anda zihninde saklanan o gitar riff’lerini ve melodileri duymaya başlamış kulaklarında. Hayatına devam etmeye ve sıfırdan yeni şarkılar yazmaya koyulmuş böylece. Birkaç haftada tam 24 parça kaydetmiş Gorhl. Ve 1995’te yeni grubuyla aynı ismi taşıyan ilk Foo Fighters albümünü çıkarmış.

Bu hikayenin devamı da çok güzeldir bu arada. Merak edenler Dave Gorhl’un çektiği mini seri “Sonic Highways”in yedinci bölümünü mutlaka izlesin derim. Hatta bence sekiz bölümün tamamını izlemelisiniz. Yaratıcı fikirlerin çok da abartılmaması gerektiği iddiamızı destekleyecek sayısız örnek var bu seride.

Şimdi yaratıcılıktan bu kadar bahsetmişken Rick Rubin’i de anmadan geçmeyelim. Zira kendisi bu konuda hem çok maharetli hem de bilge bir kişi. Metallica, Slayer, Beastie Boys, Red Hot Chili Peppers, Johnny Cash, Rage Against the Machine, Adele ve daha nice önemli müzisyen ve grubun albümlerinde imzası olan bir grusu kendisi. Ona gru dememin bir sebebi var elbette, çünkü geçtiğimiz yılın başında yayınladığı “The Creative Act: A Way of Being” kitabı, yaratıcılık konusunda bir kılavuz işlevi görüyor. Yakın zamanda Türkçe’ye “Yaratıcı Eylem: Bir Var Olma Biçimi” adıyla da çevrilen kitapta, yaratıcı düşünceye dair gerek pratik gerekse felsefi birçok görüş sunuyor bize Rubin.

Kitabına “Herkes yaratıcıdır” diye başlıyor Rick Rubin. Bu özellik ender rastlanır ya da ulaşılması zor bir şey değil ona göre. Bilakis insan olmanın ayrılmaz bir parçası, bir hak… Bir sohbette yapılan bir espri, bir problemin çözümü ya da trafiği atlatabilmemiz bile yaratıcı bir eylemdir diyor. Bu yaratıcı enerjinin tümüyle çevremizi sardığını savunuyor. Ağaçların meyve vermesi, Mısır Piramitleri, kullandığımız tornavida, otoyol ağları, yediğimiz lezzetli bir sandviç… Gördüğümüz, duyduğumuz her şey aslında bir yaratıcılık örneği. Fakat yaratıcı özelliklerimizi aktive edebilmek için bazı şeylerin kritik olduğunu da söylüyor kitabında.

Örneğin farkındalık Rubin için çok önemli bir konu… Aslında yaratıcı düşüncelerimizi harekete geçirecek onlarca mesaj alıyoruz gün içinde. Sadece bunların farkına varabilmemiz gerekiyor ona göre. Bunu da şöyle bir örnekle açıklıyor Rubin…

“Yazarın biri kafede oturmuş, bir sahne yazmaya çalışıyor. Fakat yazdığı karakterin ne diyeceğinden emin olamıyor diyelim.

Başka bir masadaki sohbete kulak misafiri olabilir ve duyacağı bir söz, tam da aradığı çözüm ya da çözüme yönelik muhtemel bir ipucu olabilir. Şayet bu tür mesajlara açık kalabilirsek, onları daima alırız.”

Gördünüz mü? Aslında gelmesini beklediğimiz o ilham hep etrafımızda. Sadece doğru anı beklemek ve mesajı aldığımızda deşifre etmeye hazır olmak gerekiyor. Bunun için de farkındalığımızı arttıracak ufak ritüellerin faydalı olabileceğini söylüyor Rubin. Bu her sabah uyandığınızda üç kere yavaş ve derin nefes almak gibi basit şeyler de olabilir. Ama sadece ritüellerle hazır olamıyoruz ilhamı işlemeye… Keşfetmeyi, denemeyi ve daimi bir arayış içinde olmayı da öğütlüyor bize Rubin. Mesela edebiyatın klasiklerini okumak, kült filmleri izlemek ya da mimari yapıları ziyaret etmek bizim için bir fırsat kapısı açıyor. Sanatla kurduğumuz her temasın bize seçkin bir duyarlılık kazandırdığını söylüyor Rubin. Buradan aldığımız ilhamla yeni şeyler denememiz gerektiğini de ekliyor. Fakat kritik bir nokta var onun söylediklerinde… Dün çalışan bir fikir, bugün işe yaramayabilir. Dolayısıyla sürekli yeni şeyler denemek gerektiğini de hatırlatıyor grumuz. Bir fikrin gerçekten işe yarayıp yaramadığını anlamanın tek yolu, onu sınamaktır diyor…

Pekii gelelim benim durumuma. Ya bölümün başında benim gibi tıkanırsak ne olacak? İşte burada da Rick Rubin’in kitabı yardımımıza koşuyor.

Rubin çalıştığı müzisyenlerin kreatif anlamda tıkandığı her an denkleme bir değişken koyarak bunu gidermiş. Tek düzeliği kırmak için küçük adımların bile yeterli olduğunu iddia ediyor kendisi. Mesela bir müzisyene her gün sadece ama sadece bir satır yazmasını söylemiş. İşi bölerek yaratıcılık konusunda bir süreklilik yaratmış böylece. Daha da önemlisi baskıyı ortadan kaldırmış.

Bu tek başına kafi gelmeyebilir elbette. Onun için de ortamı değiştirme yöntemini öneriyor Rubin. Stüdyo ışıklarını kapatıp karanlıkta çalmak bile faydalı olmuş çoğu zaman. Ama işi abarttığı noktalar da var…

Mesela bir keresinde vokali baş aşağı asıp kayıt almış Rubin. Bu aykırı denemenin de son derece etkili olduğunu söylüyor.

Tüm bunlarla birlikte tıkandığımız her an perspektifimizi de değiştirmemiz gerektiğini ifade ediyor kitabında.

Mesela bir davulcunun daha yumuşak bir çalım yapmasını istediğinde, stüdyodaki tüm sesleri son seviyeye almış kendisi. E sesler kulakta patlayınca daha sessiz çalma eğilimi göstermiş müzisyenimiz de.

Daha sert çalmasını istediği bir gitaristeyse, tam aksi yöntemi uygulamış mesela…

İzleyici toplamanın, bağlam değiştirmenin ve önem derecesiyle oynamanın da yaratıcı süreçlerde etkili olduğunu söylüyor kitabında Rubin. Daha birçok ders ve fikir var, dolayısıyla kitabı mutlaka okumanızı öneririm. Fakat benim altını çizmek istediğim son bir öğüdü var kendisinin. Ki bu bence en önemlisi.

Akışa bırakmak…

Eğer siz de benim gibi bir fikir üzerinde kılı kırk yarıyor, ama hala dilediğinizi bulamıyorsanız olduğu gibi bırakın. Evet… Yaptığınız çalışmalarda elde ettiğiniz ilk çıktı, sahip olabileceğiniz en iyi versiyon olacaktır muhtemelen.

Mükemmelliyetçilik yaratıcılığınızı zehirleyen bir etki yaratır genelde. Her şeyden önce kendinize dışarıdan bakmanızı engeller. Üstelik sürekli başkalarıyla kendinizi kıyaslayıp, yetersiz hissetmenize de yol açar. Kendinizi ifade etme özgürlüğünüzü kısıtlar…

Benim bulduğum içerik fikrinin dünyada bir eşi var ya da yok, kusurlu veya kusursuz… Bunlar hiç önemli değil aslında. Süreçte deneyimlediklerim, yaptığım hatalar ve üretme cesaretim, elde ettiğim sonuçtan çok daha kıymetli.

O yüzden yaratıcı olmayı çok da abartmaya gerek yok arkadaşlar. Kendinizi özgürce ifade edin, sorunlara karşı yeni çözüm yolları üretin ve sürekli deneyin…

Mükemmel zaten gelip sizi bulacaktır.

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt