111 Hz ·Bölüm 139 ·8 Temmuz 2024 ·28 dk ·2.140 kelime

Dünyanın En Büyük Hazinesi Nedir?

Masal deyince aklımıza prensesler, cadılar ve anka kuşları gibi türlü çeşit olağanüstülükler geliyor. E tabii bir de çocuklar... Çoğumuz masalların çocukların dünyasına ait olduğunu ve yetişkinliğe geçince onları terk etmemiz gerektiği düşünüyoruz. Peki ama gerçekten öyle mi? Yetişkinlerin masal dinlemeye ihtiyacı yok mu? 111 Hz'in bu bölümünde masalların büyülü dünyasına yolculuk yapıyor, onların hayal gücümüz üzerindeki etkisini inceliyoruz.

0:00

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer tellal pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Uzaaak diyarların birinde, kuş uçmaz kervan geçmez bir köyde yaşayan bir adam varmış. Bu adam etrafında gördüğü, duyduğu her şeyi merak eder, aklına takılan bir sorunun cevabını bulmak için dağlar aşmaktan, denizler geçmekten çekinmezmiş. Sorusunun cevabını bulana kadar aylarca hatta yıllarca maceradan maceraya sürüklenir, türlü çeşit tehlikeler yaşarmış. Ama başına gelen onca şeye rağmen araştırmaktan, öğrenmekten ve en önemlisi de bildiklerini diğer insanlara anlatmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiş.

Günlerden bir gün bir çocuk “Dünyanın en büyük hazinesi nedir?” diye sormuş. Adam düşünmüş düşünmüş ama bulamamış. Sonra karar vermiş sorunun cevabını bulmaya, düşmüş yollara ve sonunda sormuş karşısına çıkan asırlık kayalara:

Ama adam durur mu? Çoktan düşmüş bile yola, göğün 7. katına çıkmaya…

İşteee kahramanımızın macerası başladı. Bakalım yol onu nereye götürecek, ne mücadeleler vermesi gerekecek? Maalesef bizim 7 kat tırmanacak vaktimiz olmadığı için bu süreçte ona eşlik edemeyeceğiz tabii. Ama merak etmeyin masalın sonunda onu yakalar nasıl bittiğini öğreniriz. Şimdi gelin biz devam edelim.

Masal deyince ne geliyor aklınıza? Prensesler, cadılar, anka kuşları, mutlu biten sonlar ve tabii ki çocuklar… Çoğumuz masalların çocukların dünyasına ait olduğunu ve yetişkinliğe geçince onları terk etmemiz gerektiği düşünüyoruz. Ama gerçekten öyle mi? Yani yetişkin olunca masal dinleme ihtiyacımız bitiyor mu? Gelin bunun cevabını bulmak için önce masal neymiş, neden anlatılır, neden dinlenirmiş biraz bunları irdeleyelim.

Sözlerime “masal ilk olarak şu tarihte ve şurada anlatılmıştır” diye başlamayı isterdim ama konu masallar olunca böyle bir şey söylemek pek de mümkün değil. Zira masalların tarihi insanlık kadar eski diyebiliriz. Sözlü kültüre dayanan bu eserler; insanların birbirine anlatması sayesinde dilden dile yayılıp, kuşaktan kuşağa aktarılarak bugünlere kadar ulaşmışlar. Peki ne vardı, neden insanlar anlatmaktan da dinlemekten de vazgeçmedi bu masalları?

Çünkü yazının bile olmadığı bu tarihlerde masallar eğitim ve öğretimin en önemli aracı olarak görülüyordu. Bir önceki nesil, hayata dair sahip olduğu tüm bilgi ve tecrübelerini bir sonraki kuşağa masallar sayesinde aktarabiliyordu. Ayrıca içinde yaşadıkları toplumun kültürü, değerleri, gelenek ve görenekleri de bu şekilde yaşatılıyordu. Masallarda övülen erdemler ve yerilen kötülükler sayesinde iyi ve ahlaklı bir insan olmanın önemi vurgulanıyor, dinleyenlere mutlu olmanın yolları gösteriliyordu. İnsanlar yalnızca ateş başında oturup masal dinleyerek, hayatta henüz başlarına gelmemiş zorluklarla yüzleşebiliyor ve hiçbir stres yaşamadan, bunlarla nasıl mücadele edeceklerine dair fikir edinmiş oluyorlardı. Yani aslında masallar, başta çocukları ve gençleri olmak üzere tüm insanları hayata hazırlıyordu.

Şimdi böyle söyleyince, “sanki masallar bugün artık bu işlevlerini devam ettirmiyormuş” demek istemişim gibi duyulabilir. Ama tabii ki öyle değil. Zira masallar bu çağda bile insanları derinden etkileyip dönüştürmeye devam ediyor.

Öte yandan masalların yüzyıllar boyunca varlığını devam ettirebilmesinin birkaç nedeni daha var tabii ki. Mesela sosyalleşme ve eğlence… Eee telefonun ve tabletin olmadığı zamanlarda insanlar bir araya gelip masallar anlatarak eğlenebiliyor, birbirleriyle böyle etkileşime geçebiliyorlardı işte.

Fakaaat masallardan vazgeçemememizin çok daha önemli bir sebebi var bence. O da, doğrudan hayal gücümüze hitap ediyor olmaları… Çünkü masallar bu sayede çok daha etkili ve kalıcı olmayı başarabiliyorlar.

Şimdi kendinizden pay biçin mesela… Geçmişte bir büyüğünüzün sizi karşısına alıp verdiği nasihatlerin kaçını hatırlıyorsunuz? Peki ya anlatılan masalları sorsam? Büyük ihtimalle çoğumuzun aklında küçükken dinlediğimiz masallar çok daha canlıdır, öyle değil mi? Çünkü nasihat dinlemenin hayal gücümüze hiçbir etkisi yok. Anlamlandırmak için sadece beynimizin sol yanını kullandığımız, bir kulağımızdan girip, hatta bazen de diğer kulağımızdan çıkan birtakım sözler işte…

Ama masallar öyle mi? Masal dinlerken tüm beynimiz aktif.

Beynimizin sol yanı sayesinde kelime ve cümleleri anlamlandırır, masalın olay örgüsünü takip eder, neden ve sonuç ilişkisi kurar, mantıksal çıkarımlar yaparız.

Sağ beynimiz sayesindeyse anlatılanları hayalimizde canlandırır, duyguları hisseder, kahramanla kendimizi özdeşleştiririz.

Masalcının bunu yaparken kullanacağı şeylerse çeşitli imgeler, metaforlar ve arketipler; yani kısacası “sembol dili”dir. Arkadaşlar şimdi bu oldukça derin bir konu. Çünkü masallardaki sembol dilinin evrensel olduğu ve insanın bilincine olduğu kadar bilinç dışına da hitap ettiği düşünülüyor. Dolayısıyla bunlara dair yazılmış yüzlerce kitap, yapılmış binlerce araştırma var. Şu an hepsine değinecek vaktimiz yok tabii ama bir cümleyle özetlemem gerekirse sembol dili dediğimiz şey; soyut duygu ve durumları; somut nesneler, olaylar ve karakterler aracılığıyla anlatmaya yarıyor. Mesela aslan denilince aklımıza güç gelir, orman tehlikedir, kötülükse üvey annede vücut bulur. Bir kahraman yola çıkıyorsa değişim geçirecek, büyüyecek demektir. Yolda karşılaştığı canavarlarsa gerçek hayatta karşısına çıkabilecek zorlukların sembolüdür.

Bir dakika ya, biz niye böyle uğraşıyoruz ki? Gelin birçok kültürde farklı versiyonlarına rastlanan, sembol dili açısından oldukça önemli diyebileceğimiz Mavi Sakal masalına gidelim. Hem masalların dilini biraz da yerinde incelemiş oluruz. Hazırsanız bizi bu büyülü evrene götürecek aracımızı çağırıyorum.

İşte geldiii. Karşınızdaaaaaa; uçan halı! Eee masallar dünyasına başka bir şekilde gideceğimizi düşünmediniz herhalde. Marty McFly’ın uçan kaykayı varsa bizim de uçan halımız var!

Eveet rahat ve güvenli bir şekilde oturduğuma göre hazırız. Gidiyoruz!

Vaay arkadaşlar bu çok eğlenceli. Rüzgarı yüzümde hissederek bulutların arasında uçmak ne güzelmiş!

Uçan halımız gittikçe hızlanıyor. Orada görüşüüüü—

Ve işte geldik.

Bir varmış bir yokmuş. Uzak diyarlardan birinde, kocaman şatosunda uzuun mavi sakallı bir adam yaşarmış. Bu adam çok ama çok zenginmiş… Fakaaaat bir yandan da o kadar çirkin ve o kadar korkutucu bir adammış ki kimse yanına yanaşmak istemezmiş. Mavi Sakal birçok kez evlenmişse de tüm eşleri gizemli bir şekilde ortadan kaybolmuş.

Günlerden bir gün Mavi Sakal, birbirinden güzel üç kız kardeşe rastlamış ve onlardan biriyle evlenmeyi kafasına koymuş.

Ne var ki kızlar Mavi Sakal'dan korkmuş. Yine de vazgeçmeyen adam bin dereden su getirerek sonunda en küçük kız kardeşi iyi biri olduğuna ve kendisiyle evlenmeye ikna etmiş.

Evlendikten kısa bir süre sonra, Mavi Sakal’ın bir yolculuğa çıkması gerekmiş ve karısına şatonun tüm odalarının anahtarlarını vermiş. “Yalnıııız” demiş, “Şu küçük odaya asla girmeyeceksin.” Kız en başta dirense de bir gün geçmiş, iki gün geçmiş, en sonunda merakına yenik düşmüş ve Mavi Sakal’ın girme dediği yasak odanın kapısını açmış.

Odaya adım attığı anda dehşete kapılmış.

Çünkü bu oda Mavi Sakal’ın kaybolan tüm eşlerinin cesetleri, kemikleri ve kanlarıyla doluymuş.

Hemen çıkıp kapıyı kapatmış ama anahtarın üstüne bulaşan kan izini bir türlü silememiş. Silmeye çalıştıkça leke daha da büyüyormuş.

En sonunda küçük anahtarın ucundan kan damlamaya başlamış.

Endişeye kapılan kız, Mavi Sakal görmesin diye anahtarı bir dolaba saklamış. Ama ne var ki anahtardan damlayan kan kesilmek bilmemiş ve dolaptan da taşmaya başlamış.

Adam eve döndüğünde, karısının yasaklı odaya girdiğini anlamış ve öfkeden deliye dönüp “Sıra sende!” diye bağırmış. Kız, Mavi Sakal’ın onu öldüreceğini anlamış ve son duasını etmek için izin istemiş. Dua ederken erkek kardeşlerinin gelip kendisini kurtarmasını isteyen kadının duaları kabul olmuş. Mavi Sakal kızı öldürmeden kardeşleri gelip adamı öldürmüş. Nihayetinde kızı kurtulmuş ve sonsuza dek huzur içinde yaşamış.

Off ne masaldı ama… Yalnız alıştıklarımızdan biraz farklıydı, yetişkinlere göre bir masaldı sanki ne dersiniz? Şimdi gelin hep birlikte bu masaldaki bazı sembollere, arketiplere göz atalım. Sizce ne üzerineydi bu masal, yani ne düşündünüz dinlerken, neler hissettiniz? Masalların tek bir analizi, kesin bir anlamı yok, farklı yorumlara açık anlatılar sonuçta. Ki masalların güzelliği biraz da buradan geliyor bence.

Mavi Sakal’ıysa şöyle yorumlayabiliriz… Ataerkil düzende sıkışıp kalmış, baskı ve şiddetle korkutulmuş, susturulmuş kadınların özgürlüğünü kazanma mücadelesi… “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabında bu masalı derinlemesine inceleyen Psikanalist Clarissa Estes’in deyimiyle “doğal yok edici”nin sembolü olan Mavi Sakal; zenginliği ve gücüyle kadınlar üzerinde kontrol sahibi olmak isteyen, kendisine itaat etmeyenleri de cezalandırmaktan çekinmeyen bir zorba diyebiliriz. Eski eşlerine yaptıklarını dinlediniz… Ablaları Mavi Sakal’la evlenmek istemezken onu değiştirebileceğine inanıp evlenme teklifini kabul eden küçük kardeşse saf ve iyi niyetli kadın arketipini yansıtıyor.

Clarissa Estes; diyor kitabında. Fakat kadın, merakının peşinden gidip doğru soruyu sorduğunda -yani anahtarı kilide soktuğunda- gerçeklerle yüzleşmesi kaçınılmaz oluyor. Sonrasında ilk olarak korkuyla, öğrendiği gerçekleri reddetmeye çalışsa da artık bunları görmezden gelmeyi başaramıyor. Masalımızda kadının kan damlayan anahtarı saklamaya çalışması ilk aşamadaki gerçeklerden kaçma isteğini gösterse de bunu yapamadığını görüyoruz. Çünkü anahtardan damlayan kanlar gerçekleri unutmasına müsaade etmiyor. Ve hayatındaki yok edicinin denetiminden kurtulmadan, yani Mavi Sakal’ı öldürmeden bu kanlar silinmiyor ve içindeki ses bir türlü susmuyor.

Yani tabii bu masaldaki semboller bunlarla sınırlı değil, çok daha fazlası var ama masalların bu büyülü dünyası benim biraz başımı döndürdü arkadaşlar. Baksanıza kazdıkça daha da derine iniyoruz. Ama bence bu kazıyı bitirelim şimdi… Ben halıma atlayıp stüdyoya geçeyim, sizinle de orada buluşuruz.

Arkadaşlar Mavi Sakal masalı beni oldukça etkilemiş sanırım, stüdyoya gelirken de sürekli bu masalı düşünüp durdum. Ve düşünürken de aklıma bir soru geldi. Şimdi masallar için gerçek hayatın izdüşümleri olduğunu, hayata hazırlanmamızı sağladığını söylemiştik… Peki bu durumda masallardaki karakterlerle empati kurabilir miyiz acaba? Yani masalda olan olayları kendimiz deneyimliyor gibi hissetmemiz mümkün mü?

Aslında evet, mümkün. Ayna nöronlar sayesinde kendimizi bir masal kahramanıyla özdeşleştirebiliyoruz.

‘90’larda Parma Üniversitesi’ndeki bilim insanları iki grup maymunun davranışlarını inceleyip, beyinlerindeki aktiviteleri gözlemledi. Bu maymun gruplarından biri fiziksel birtakım hareketler yapıyor, diğer grupsa hareketsiz bir şekilde oturarak yalnızca hareket eden maymunları izliyordu.

Hareket etmeyen maymunların beyinlerini inceleyen bilim insanları ilk başta gördüklerine inanmakta zorlandı. Zira tamamen hareketsiz olmalarına rağmen, beyinlerinin ön kısmındaki fiziksel hareketleri kontrol eden bazı nöronlar aktif hale gelmişti.

Ve aynı deney insanlar üzerinde yapıldığında bilim dünyasında yer yerinden oynadı. Çünkü ayna nöronlar adı verilen bu birimlerin insanlarda da tıpkı maymunlardaki gibi çalıştığı keşfedildi. Yani biz hiçbir şey yapmadan otururken; karşımızdaki insanların hareketlerine, duygularına ya da tepkilerine göre beynimizin ilgili bölümlerindeki nöronlar da aktif hale geliyor. Bu demek oluyor ki, insan bizzat kendisi deneyimlemese bile karşısındakiyle birlikte üzülebiliyor veya onun canı yandığında kendi canı yanmış gibi hissedebiliyor. Bu gerçekten de çok ama çok büyük bir keşif arkadaşlar. Zira bu sayede insanlık olarak birbirimizin duygu, düşünce ve davranışlarını anlayabilme, tahmin ve taklit edebilme becerilerimizin nerden geldiğini -yani kısacası empati duygumuzun kaynağını- keşfetmiş olduk.

Ama daha da ilginç olan başkalarını gözlemlerken aktif olan ayna nöronlarımızın masal dinlerken de aktif olması… Görsel bir uyaran yokken bile, sadece dinlemeyle ayna nöronlarımızın çalışır hale gelmesi oldukça ilginç. Hatta sihir gibi ki bu bize çok önemli bir şey söylüyor:

Hayal gücümüz bizim süper gücümüz!

Çünkü masal dinlerken ayna nöronlarımızı çalıştıran şey bizim dinlediklerimizi hayal etmemiz... O sırada masal dünyası zihnimizde öyle canlıdır ki;

kah kahraman olur yollara çıkar, dağları deleriz;

kah canavarları alt eder, dünyaları kurtarırız. Bu sırada empati duygumuz tavanda, ayna nöronlarımız iş başında, beynimizin ilgili bölgelerinin hepsi aktif ve görevdedir.

İşte bu da masalların neden daha etkili ve kalıcı olduğunun bilimsel açıklamasını yapmış oluyor bize. Bu sayede masallarda dinlediklerimiz beynimize bilgi olarak değil deneyim olarak kaydediliyor. Bu durum bize başta da konuştuğumuz “Masallar, insanları hayata hazırlar.” cümlesinin doğruluğunu kanıtlıyor aslında.

Hayal gücümüz elimizden alınsa nasıl bir dünyada yaşardık düşünebiliyor musunuz? Evet belki beynimizin mantıklı yanı, yani sol lobumuz oldukça gelişirdi. Belki son derece akılcı bir dünyada yaşayan, somut öğeler dışında pek bir şeye değer vermeyen, oldukça da mantıklı insanlar olurduk. Olurduk olmasına ama hayal gücü olmadıktan sonra bunların tek başına ne önemi var ki? Daha iyi bir dünyayı, daha iyi versiyonlarımızı hayal edemedikten, oraya varmak için uğraşmadıktan sonra çalışmanın, çabalamanın, emeğin anlamı bu kadar büyük olur muydu sizce? Hayallerimizin bize sağladığı motivasyon ve umut olmadan gerçekten mutlu olabilir miydik? Hatta her şeyi bir kenara bırakalım, hayal gücünün olmadığı bir dünya ne kadar tekdüze, ne kadar sıkıcı olurdu düşünebiliyor edebiliyor musunuz?

Ünlü şairimiz Cemal Süreya; “Masal dinlememiş çocuklar, büyüyünce kedi resmini bile cetvelle çizerler.” demiş.

Üstat tek cümlede özetlemiş her şeyi… Peki bugün yoğun iş ya da okul hayatlarımız arasında, teknolojinin bu denli geliştiği, her şeyin ama her şeyin görselliğe dayandığı günümüzde,hayal gücünüzün yavaş yavaş köreldiğini fark ediyor musunuz siz de? Elimizden düşürmediğimiz ekranlar bizi somut şeylerin dünyasına hapsederken, sürekli yakındığımız zamansızlık ve monotonluksa bizi ezberlenmiş davranışları tekrar tekrar yapmaya, hayatın içindeki küçük mutlulukları es geçmeye itiyor.

Küçük şeyleri fark edebilmenin, daha iyi, daha mutlu olabilmenin yoluysa rengarenk, çeşit çeşit kediler çizebilmekten geçiyor. Cetvelle çizilen kedilerin dünyasında yaşamak istemiyorsak kaç yaşında olursak olalım masal anlatmayı da dinlemeyi de unutmamamız gerekiyor.

Aa unutmak demişken, bölümün başında yazdığım masalı yarım bırakmıştık, onu unuttum sanmayın. En son bıraktığımızda göğün 7. katına çıkacaktı kahramanımız. Gelin bakalım masalın sonunda neyle karşılaşıyor.

Adam göğün 7. katına çıkıp bilge anaya ulaşmayı kafasına koymuş ama yolda sürekli canavarı nasıl alt edeceğini düşünüyor, rüyalarında sürekli onunla savaşıp kazanıyormuş. “Bugüne kadar kimse bu canavarı alt edememiş olabilir. Ama bu benim de yapamayacağım anlamına gelmez.” diyerek güç toplamış ve korksa da bu işin peşini bırakmamaya ant içmiş. Yol boyunca canavarı nasıl yeneceğini hayal edip durmuş.

Ve nihayet göğün 6. katına ulaşmış. Sessiiizce atmış ilk adımını, ve o an görmüş 3 başlı ejderhanın gözlerini. Bir an kaçmayı düşünse de “Hayır” demiş içinden, “Bu canavarı alt edip sorumun cevabını alacağım bilge anadan. Yapabilirim!” Kendinden emin bakmış ejderhanın gözlerine ve o an olmayacak bir şey olmuş.

Ejderha olduğu yerde donup kalmış.

Önce rengi solmaya, sonra bütün vücudu dökülmeye başlamış.

Adam fal taşı gibi açılmış gözleriyle izlemiş olanları. Canavarı alt etmenin heyecanıyla koşarak çıkmış 7. kata, Bilge Ana’nın huzuruna.

Adam köyüne döndüğünde, hayal etmenin dünyadaki en büyük hazine olduğunu herkese anlatmış. Herkes çok şaşırmış ama sonunda hayal kurmanın önemini anlamışlar. Bu sayede hayatları çok daha renkli olmuş.

Demem o ki masallar sadece çocuklar için anlatılmıyor. Hepimiz onlardan bir şeyler öğrenebilir, ilhamı onlarda bulabiliriz.

Velhasıl gökten üç elma düşmüş efendim. Biri bu masalı anlatan benim, biri dinleyen sizlerin, biri de hayal etmeyi bilen tüm insanların başına!

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (1)