Kuşları Kıskanan İnsan: Neden Uçmak İsteriz?
Kuşlar gibi uçabilsek, kanat çırpıp gökyüzüne yükselsek, semalarda süzülüp yeryüzünü yukarıdan izleyebilsek... Ne güzel olurdu, değil mi? Uçmak, insanlığın en eski hayallerinden biri olduğu kadar, en büyük korkularından da biri aynı zamanda. Ancak tüm tehlikelerine rağmen, binlerce yıldır uçma arzumuz hiç sönmedi. Diadolus ve İkarus'un güneşe doğru uçma cesaretinden Hezarfen'in Galata'dan süzülüşüne, uçma rüyalarından farklı hikayelerdeki çeşitli metaforlara... 111 Hz’in bu bölümünde uçma tutkumuzun kökenlerini araştırıyor, tarih boyunca insanın gökyüzüne uzanma çabasını ve bu çabanın aslında neyi simgeliyor olabileceğini sorguluyoruz. 111 Hz quiz sayfasına erişmek için: https://podbeemedia.com/quiz/baris-ozcan-ile-111-hz 111 Hz ana sayfasına erişmek için: https://podbeemedia.com/podcast/baris-ozcan-ile-111-hz
Ama yok yok. Onları düşünmüyorum, ben uçuşa odaklanıyorum. İlk anda korkmak normal zaten ama sonrası eminim eşsiz bir deneyim olacak.
Hahaha! Günlerdir Okmeydanı’nda talim yapan şu divaneden mi bahsedersin? İnanma böyle şeylere bozacı, bir insanın kuş gibi uçtuğu nerde görülmüş daha önce?
Birazdan kendi gözlerinle görürsün o vakit.
Birazdan dediği ne zaman acab—-
Aaa işte orada! Hazerfen Ahmet Çelebi Galata Kulesi’nin tepesinden kendini boşluğa bırakmak üzere. Of çok heyecanlı! Hıı bu arada uçmayı planladığı mesafe de tam olarak 3358 metre. İnanılmaz gerçekten!
İşte başladı! Şaka gibi, resmen şu anda gökyüzünde kanat çırpan bir adam var!
Yani Evliya Çelebi’nin aktardığı bu olay eğer gerçekse muhtemelen böyle sahneler yaşanmıştı İstanbul’un çeşitli meydanlarında. Ancak maalesef bu hikaye Seyahatname’den başka hiçbir kaynakta yer almadığından, olayın gerçekliğine dair büyük soru işaretleri mevcut.
Fakat Hezarfen gerçekten kanat takıp uçmamış olsa bile, Evliya Çelebi bu hikayeyi yazdığına göre bunu hayal etmiş demektir. Ondan sonra yaşayan pek çok şair, yazar, sanatçı ve bilim insanı da uçma hayalleri kurmaktan, anlatmaktan ve bunun için çalışmaktan hiç vazgeçmedi zaten. Hatta bu kişilerin içinde dünyaca ünlü bir ressam bile var. Kendisi uçmayı hayal etmekle kalmamış bununla ilgili onlarca çizim de yapmış üstelik. Hayır sanatsal anlamda değil, bildiğiniz mekanik çizimlerden bahsediyorum.
Ama oraya geçmeden önce kısa bir ara verip bir nefeslenelim bence zira epey hızlı gittik. Dönüşte uçma tutkunu ressamımızla devam edeceğiz.
Uçma tutkunu ressamımızda kalmıştık aradan önce öyle değil mi arkadaşlar? Aslında bu kişi sizi çok da şaşırtmayacak bence. On parmağında on marifet, Leonardo Da Vinci’den bahsediyorum tabii ki.
Da Vinci; Mona Lisa, Son Akşam Yemeği gibi ünlü tabloların ressamı ve eşsiz bir sanatçı olmasının yanında bir bilim insanı, çok önemli bir mucitti. İnsan anatomisi hakkında yaptığı detaylı incelemelerden köprü tasarımlarına, su altı dalgıç giysisinden savaş makinelerine kadar sayısız çalışması mevcut kendisinin. Fakat tüm bunlar bir yana, Da Vinci’nin gökyüzüne ve uçmaya duyduğu merak bir yana…
Öyle ki 1480’lerde başladığı çalışmaları sonucu 200’den fazla uçuş makinası tasarladığı biliniyor kendisinin. Vida şeklinde mekanik bir uçma aracı, planör ve helikopter benzeri aletler çizmiş. Fakat, Da Vinci’nin bu alandaki en ünlü tasarımı “ornitopter” adını verdiği, insanların kanat çırparak uçmasını sağlayacak bir makina. Evet arkadaşlar, Da Vinci de kuşları taklit ederek göklerde özgürce salınabileceğimizi düşünenlerdenmiş. Ve bunu başarabilmek için de kapsamlı araştırmalar yapmış tabii ki.
Doğanın işleyişini, çeşitli böcek ve kuşları, uçurtmaları ve özellikle yarasaları çok yakından incelemiş Da Vinci. Kuşların anatomileri, uçuş hareketleri, kanatlarının yüzey alanı ve şekilleri gibi önemli detayları da göz önünde bulundurmuş. Ve hatta bu çalışmaları sayesinde aerodinamik prensiplerine dair önemli çıkarımlarda bulunmuş kendisi.
Bilindiği kadarıyla tasarladığı ornitopteri inşa etme şansı olmamış. Fakat olsa dahi motora sahip olmayan bu makinanın, onun hayalindeki gibi olamayacağı, insanların bir kuş gibi yeryüzünden gökyüzüne yükselebilmesini sağlayamayacağı, daha sonra yapılan denemelerle kanıtlanmış durumda. Her ne kadar Da Vinci’nin bu tasarımı başarılı olamasa da, bu süreçte yaptığı çalışmalar o kadar önemli ki, bunların modern havacılığın temellerini oluşturduğu düşünülüyor. Yani ornitopterden yaklaşık 400 yıl sonra, 1903’te başarıyla havalanan ilk uçağı yapan Wright Kardeşler’in yürüdüğü yoldaki taşların bir kısmını da Leonarda Da Vinci’nin döşediğini söyleyebiliriz rahatlıkla.
Ancak maalesef biz insanlar bu kadar istememize, sayısız kez denememize rağmen uçabilecek şekilde evrimleşmemişiz. Bunun en önemli sebeplerinden biri vücut yapımızın buna uygun olmaması. Diğer bir sebepse yaşamak için aklını ve becerilerini kullanan atalarımızın, hayatta kalabilmek için bir çift kanada ihtiyaç duymaması. Zaten insan, aklını kullanabilmesi sayesinde bir araç içinde de olsa uçmayı başarabilmiş en nihayetinde. Balon, helikopter, planör, uçak, roket… Tüm bu araçlar içimizde yatan bu bitmek bilmez uçma arzusu sayesinde yapılabildi aslında. İyi ama neden hala bir kuş gibi uçmayı hayal etmekten vazgeçemiyoruz? Uçmak bizim için ne anlama geliyor? Neden hala rüyalarımızda, gökyüzünde kanat çırptığımızı görüyoruz?
Uçmak pek çok insanın sıklıkla gördüğü bir rüya türü. Peki bu ne anlama geliyor derseniz, klasik yani geleneksel yoruma göre rüyada uçmak; özgürlük, bağımsızlık, sınırları aşma ve ruhani yükselişi simgeleyebileceği gibi; kaçış, kontrol kaybı ve güçsüzlük duygularıyla da ilişkilendirilebiliyor. Uçuş sırasındaki hislerinize ve uçuşu kontrol edip edememenize bağlı olarak olumlu ya da olumsuz anlamda yorumlanabiliyor yani.
Ancak rüyalar ve bilindışı diyince bahsetmeden geçemeyeceğimiz çok önemli biri var: Ünlü psikiyatr ve psikanalist Carl Gustav Jung’tan bahsediyorum tabii ki. Jung rüyada uçmayı yalnızca bilinçli dünyanın sınırlamalarından kaçış olarak görmemiş. Aynı zamanda ruhsal dönüşümün, içsel potansiyele erişme arzusunun, benliğin yeniden keşfinin ve bireyleşme sürecinin bir yansıması olarak da ele almış. Rüyada uçmak; bilinçdışındaki arzuların, bastırılmış duyguların veya psişenin -yani zihnimizin- derin katmanlarından gelen mesajların bir yansıması olabilir demiş kendisi. Tabi Jung’un yorumları da, kişinin uçuşu kontrol edip edemesine göre değişim göstermekte. Ona göre; eğer kişi rüyasında özgürce uçuyorsa, bu onun bilinçdışı potansiyelleriyle uyum içinde olduğunu ve bireyselleşme sürecinde ilerlediğini gösteriyormuş. Ancak kontrolsüz veya korkutucu bir uçuş deneyimi; bilinç dışından gelen güçlü bir enerjinin, yani gölgede kalan yönlerin, bilinç tarafından yeterince entegre edilemediğine işaret edebilir demiş Jung.
Ayrıca yine Jung, uçma rüyalarının kolektif -yani tüm insanlığın- ortak bilinç dışındaki, arketipik sembollerle ilişkili olabileceğini de ifade etmiş. Bu durumda uçma rüyaları bize kişisel olarak sembolize ettikleri anlamların yanında; insanlık tarihine kodlanmış ortak imgelerle de bağlantı kurduğumuzu gösteriyor.
Bu ortak imgeleri mitolojik ya da dini hikayeler gibi kadim anlatılar ya da modern dönem eserlere baktığımızda görebiliyoruz aslında. Uçma genellikle; özgürlük, bağımsızlık, güç, keşif arzusu, kaçış, değişim, ruhsal yükseliş ve yeniden doğuş gibi imgelere ilişkilendiriliyor diyebiliriz. O zaman hadi gelin bu imgeleri bir de hikayelerin içinde görmeye çalışalım.
İranlı yazar Ferîdüddin Attâr’ın, 12. yüzyılın sonlarında kaleme aldığı “Mantıku’t-Tayr” yani “Kuşların Diliyle” adlı eserinde;
Çeşitli kuşlardan oluşan büyük bir kuş sürüsü, Hüdhüd kuşunun önderliğinde padişahları Simurg’u bulmak için uzun ve zorlu bir yolculuğuna çıkarlar.
Bu yolculuk sırasında birbirinden zorlu ve tehlikeli yedi tane vadiden geçmeleri gerekmektedir fakat bunları aşmak gittikçe daha da güç bir hale gelir. Yolda kuşların büyük bir kısmı vazgeçer Simurg’u aramaktan. Kimisi daha erken, kimisi daha geç de olsa pes eder, yorulur, hatta hastalanır.
En nihayetinde yoluna devam eden Hüdhüd ve 30 kuş Simurg’a ulaşır. Ve fakat vardıkları yerde aradıkları padişahları Simurg’un aynadaki yansımalarından, yani kendilerinden başkası olmadığını keşfederler.
Burada tasavvufta yeri olan vahdet-i vücud inancını anlatıyor aslında Ferîdüddin Attâr. Ulaşmak istenen Simurg bu inancı temsil ederken; kuşlar tasavvuf inancındaki insanları, yedi zorlu vadi de bu yolda aşılması gereken manevi aşamaları simgeliyor. Yani kişi ancak bu vadileri geçip, bu manevi süreçleri tamamlarsa; içsel olarak değişip gelişebilir, bu sayede benliğini aşarak hakikate ulaşabilir demek istiyor kendisi. İnsanın ruhsal olarak yükselmesinin, sınırlarını aşarak kendini yeniden keşfetmesinin kuşlar ve uçuş metaforu üzerinden anlatılması tesadüf değil tabii ki arkadaşlar.
Bir kuş gibi uçabilmek; yerçekimi gibi güçlü bir kuvvete karşı koyabilmeyi gerektirdiği için güç, gökyüzünden yeryüzüne bakıp her şeye hakim olabilmeyi sağladığı için kontrol, bunlarla birlikte hiçbir şeye bağlı olmadan dilediğin anda, dilediğin yerde olabilme olanağı sunduğu için de bağımsızlık ve özgürlüğü çağrıştırıyor bize en çok.
Uçmak diyince hangimizin aklına özgürlük gelmez ki?
Nitekim Richard Bach’ın aklına da gelmiş. Kendisi “Martı Jonathan Livingston” adını verdiği novellasında, aykırı bir martı olan Jonathan’ın hikayesini anlatıyor. Aykırı diyorum çünkü Jonathan diğer martılar gibi “yalnızca yemek bulmak için” uçmaya karşı çıkıyor.
Sınırlarını aşmak istemesi, farklı tekniklerle uçmayı denemesi, daha yüksek hızlara daha keskin manevralara sahip olmak için çalışması, büyük bir tepkiyle karşılanıyor martı topluluğu tarafından. Ve hatta dışlanıyor.
Ama "Uçmak bir martının en doğal hakkı, özgürlük onun doğasında var ve bu özgürlüğü engelleyecek ne varsa; gelenekler, batıl inançlar ya da diğer sınırlamalar… Bunların tümü bir kenara bırakılmalıdır.” diyen Jonathan, toplum baskısına kulak tıkayarak isteklerinin peşinden gitmeye devam ediyor. Başka bir dünyaya gittiğindeyse, uçuş becerilerini geliştirmesinin yanında, uçmanın çok daha derin anlamları olduğunu keşfediyor sevgili martımız. Böylelikle hem özgürlük ve bağımsızlığından feragat etmiyor, hem de sınırlarını aşarak kendini yeniden keşfediyor. ''Bin yıldır yaptığımız tek şey balık peşinden koşmak. Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı; öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi.” diyerek de değişimin, gelişimin ve tabii ki özgürlük ve bağımsızlığın ne kadar önemli olduğunun altını çizmiş oluyor.
Gelecek ne getirir bilinmez ama şu an için göklerde bir kuş gibi kanat çırparak uçabilmemiz pek mümkün görünmüyor. Uçak, helikopter gibi araçlarla veya paraşüt, bungee jumping gibi ekstrem sporla yetinmek durumundayız bu deneyime biraz olsun yaklaşabilmek için.
Fiziken kanatlanıp uçabilmemiz mümkün olmasa da zihnen bunu yapabilmemiz mümkün aslında. Ama önce Martı Jonathan Livingston gibi belli kalıpların içine konulmayı reddetmemiz, onun gibi batıl inançlara ve toplum baskısına göğüs germeyi öğrenmemiz ve gerektiğinde konfor alanımızdan çıkabilecek cesareti gösterebilmemiz gerekiyor. O yola çıktıktan sonraysa, yol çok zorlu bile olsa, Hüdhüd ve arkadaşları gibi pes etmeden devam etmemiz lazım. Zira ancak bu şekilde özgürleşebilir, ancak o zaman değişip gelişebilir ve kendimizi yeniden keşfedebiliriz.
Evet, belki bizi istediğimiz her an, istediğimiz her yere ulaştıracak heybetli kanatlarımız yok. Belki gökyüzünde süzülerek ufka doğru uçamıyoruz gönlümüzce. Ama bizim de hayal gücümüz var. Ve inanın bana, bu azımsanmayacak kadar büyük bir güç. Onu kullanmayı, zihninizdeki ve ruhunuzdaki kanatlarla uçmayı unutmayın.
Künye
- YazanKevser Yağcı Biçici
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (13)
- Uçuş Fobisi (Aerofobi) Nedir? Uçak Korkusunun Nedenleri, Belirtileri ve Tedavisi | Hiwell
- Psychology: where does fear of flying come from? ⎟ Fofly
- IKARUS’UN HİKAYESİ
- İlk uçan Müslüman bilim adamı 'İbn Firnas'
- Hezârfen Ahmed Çelebi
- Mühendislik ve Sanatın Kesişimi: Leonardo da Vinci’nin İnovasyonları
- Uçma ve Süzülmenin Evrimi: İnsanlığın Asırlara Uzanan Uçma Hasreti...
- Deampaths
- MANTIKU’t-TAYR - TDV İslâm Ansiklopedisi
- Arzu Bosnevi: Mantıku’t Tayr’la Yolculuk
- Martı Jonathan Livingston
- İnsanlığın Kadim Tutkusu: Uçmak | Doç. Dr. Osman Yalçın - Ufuk Çizgisi (23. Bölüm)
- İnsanların Uçuş Tarihi... - Evrim Ağacı