111 Hz ·Bölüm 173 ·3 Mart 2025 ·24 dk ·2.197 kelime

Yasakların Dayanılmaz Çekiciliği

Bir şeyi yasaklamak onu gerçekten ortadan kaldırır mı, yoksa tam tersine daha cazip hale mi getirir? Tarih boyunca yasaklar hep hayatımızda oldu, ama çoğu zaman beklenenin tam aksi sonuçlar doğurdu. Bu bölümde, yasakların insan psikolojisi üzerindeki etkisini konuşacağız. Yasaklar neden daha büyük bir arzu yaratır? İnsan zihni, sınırları kabul etmek yerine neden onları aşmaya programlıdır? Ve asıl büyük soru: Yasaklar gerçekten bizi korumak için mi var, yoksa kontrol etmek için mi? Belki de cesaret, yasaklamakta değil, insanlara seçim yapma özgürlüğü tanımaktadır. Gelin, birlikte keşfedelim!

0:00

Evet arkadaşlar, yanlış duymadık. 2011’den beri Fransa’da okullarda ketçap sıkmak yasak! Yani, yasak derken, sınırlandırılmış diyelim… O da şöyle bir sınırlandırma ki; ketçapı patatesin üstüne sıkabilirsiniz ama sandviçin içine koyamazsınız.

Yani…Soğan halkasının yanına da sıkabiliyor olabilirsiniz şimdi yalan söylemiş gibi olmayayım… Gastronomi katillerinin tespit edilmesine yönelik çıkarılan bu absürt yasağın sebebi de şu: Fransız mutfağının özgünlüğünü korumak! Ve tabii işlenmiş gıdaların aşırı tüketiminin önüne geçmek...

Yıllar içinde tüm dünyada artan sağlıksız gıda tüketimi, Fransız yetkilileri ve okul yönetimlerini o kadar çok endişelendirmiş ki; çocukların geleneksel Fransız yemeklerini bırakıp her yemeği ketçapla tüketmeye başlamasını ve gelecek nesillerin obeziteyle mücadele etmesini önlemek için, böyle bir yasak getirme ihtiyacı duymuşlar. Çünkü ketçap, sadece bir sos değil, lezzetleri tek tipleştiren bir tehdit olarak görülüyor. E haksız sayılmazlar tabii; bu, bir nevi mutfak kültürüne karşı bir sabotaj! Yani düşünün, Boeuf Bourguignon’u ketçaba bulamak?

Fransız gurmelerin kabusu olurdu herhalde! Bunun neden yapıldığını anlamak güç değil; bir toplumun toplum olarak kalabilmesi için kültürüne sahip çıkması güzel bir şey tabii ki. Peki ama bunu yasaklayarak yapmak ne kadar makul? Yani bir şey yasaklamak, onu gerçekten ortadan kaldırıyor mu sizce? Yoksa tam tersi, yasaklanan şeyi bir arzu nesnesine dönüştürüp onu daha cazip bir hale mi getiriyor?

Bir düşünelim mesela… Çocukken size bir şeyin yasak olduğu söylendiğinde ne yapardınız?

“Sakın elektrik düğmesiyle oynama” dediklerinde örneğin? İçine gerekirse ıslak parmaklarınızı da devreye sokup ne olacağını görmek istediniz, değil mi? Ya da kardeşinize “Bu odaya sakın girme” dediğinizde, o oda bir anda dünyanın en merak edilen yeri haline gelmedi mi?

Bu sadece çocuklukla ilgili değil. Yasaklar, insan psikolojisinin en büyük tetikleyicilerinden biri. Bir şeyi yapmamamız söylendiğinde, içimizde onu daha da fazla yapma isteği doğuyor! İşte insan doğasının en büyük paradokslarından biri: Yasaklar sadece kısıtlamaz, bazen tam tersine, arzuyu körükler!

Aslında bu mesele o kadar derin ki, insanlık tarihinin en eski anlatılarından biri bile bunun üzerine kurulu. Adem ile Havva’nın yasaklı elması!

Hikayeyi biliyorsunuz: Bahçedeki her meyve serbest… Ama bir tanesi yasak! Peki sonuç ne oldu?

Tabii ki cennetten kovulma pahasına o meyveyi yemek istediler.

Çünkü yasaklanan şey, bilinmeyen şeydir. Bilinmeyen şeyse, her zaman daha çekicidir.

Bugün, sizinle bu meselenin biraz derinlerine ineceğiz.

Osmanlı’da kahve içmek neden yasaklanmıştı mesela? Ya da Japonya’da insanlar neden bel ölçülerine göre sınıflandırıldı?

Ve en önemlisi… Acaba bu yasaklar gerçekten işe yaradı mı? Yoksa insanların içindeki o yasaklı elmayı daha da tatlı hale mi getirdi? Gelin, tarihin en ilginç yasaklarına birlikte göz atalım ve bu sorunun cevabını arayalım!

Arkadaşlar açıkçası bu kadarını ben de beklemiyordum.

Ama şaka gibi görünen bu durum Japonya’da gerçeğe oldukça yakın. Bugünlerde beden algısı ve bireysel özgürlük üzerine hassasiyet artarken, Japonya’da fazla kilolu olmak yasal olarak izleniyor.

Biliyorsunuz Body shaming, yani beden utandırma kavramı, bireylerin dış görünüşü üzerinden baskıya maruz kalması anlamına geliyor ve dünya genelinde psikolojik etkileri nedeniyle giderek çok fazla eleştiriliyor. Ancak Japonya, bu algının tersine, bedeni değil, toplum sağlığını koruma odağıyla hareket ettiğini savunarak, fazla kiloyu bir halk sağlığı meselesi olarak ele alıyor.

Peki, bir bireyin kilosu gerçekten bir devlet meselesi olabilir mi? Japonya, uzun yaşam süresiyle ünlü bir ülke, ama bu yasak burada nasıl kabul gördü ve işlerlik kazandı?

Japonya, uzun yaşam süresiyle ünlü bir ülke. Dünyanın en yaşlı insanları burada yaşıyor ve sağlıklı bir hayat sürmeleriyle tanınıyorlar. Peki bu sadece genetik mi, yoksa sıkı disiplin ve yaşam tarzının bir sonucu mu sizce?

Şimdi Japonya’yı düşündüğümüzde aklımıza düzen, disiplin, saygı gibi kavramlar geliyor değil mi?İşte bu sadece bir algı değil, hayatın her alanında karşılaşılan bir gerçek. Bushido felsefesi, yani samurayların onur, sadakat ve öz disiplin anlayışı, modern Japon toplumunda hâlâ etkisini sürdürüyor. Bu anlayışı kısaca özetlemek gerekirse: Birey yalnızca kendi hayatı için değil, toplumun geneli için de sorumluluk taşıyor. Yani “Ben böyle iyiyim” diye bir şey yok, çünkü sağlıklı olmak sadece kişisel bir tercih değil, toplumsal bir gereklilik olarak görülüyor.

İşte bu kolektif bilinç, sağlık politikalarına da yansımış. 2008’de yürürlüğe giren Metabo Yasası, tam olarak bu yüzden var. Amaç, Japon halkının daha sağlıklı beslenmesini teşvik etmek ve obezite oranlarını düşürmek. Bu yasa kapsamında da 40 ila 74 yaş arasındaki bireylerin bel çevresi ölçülüyor ve belirlenen sınırları aşanlar zorunlu sağlık danışmanlığı ve yaşam tarzı eğitimine tabi tutuluyor. Burada erkekler için üst sınır 85 cm iken, kadınlar için 90 cm olarak belirlenmiş.

Ancak tam da bu noktada işler daha da ilginçleşiyor! Çünkü bu yasak sadece bireyleri değil, şirketleri de ilgilendiriyor! Şirketler, çalışanlarının sağlıklı kilo aralığında olmalarını sağlamak zorunda. Eğer çalışanlar bu kriterlere uymuyorsa, şirketler mali cezalarla karşı karşıya kalıyor.

Yani burada mesele, “Aa ben biraz kilo aldım yanlarım çıktı”dan; işverenin “Senin yanların çıktı, bize ceza kesilecek!” diye dertlenmesine giden bir sistem var.

Düşünsenize… Eğer böyle bir yasa Türkiye’de olsaydı, iş yerlerinde nasıl sahneler yaşanırdı? Öğle yemeğinde biri tabağınıza bakıp “Yani şimdi şu üçüncü dilim baklavaya gerçekten ihtiyacın var mı?” diye sizi uyarsa mesela? Açıkçası ben problem çıkarabilirdim. Kimse kimsenin baklavasını dilim bazında saymamalı. Bence tabii.

Şaka bir yana, bu yasa ilginç bir soruyu da beraberinde getiriyor: Sizce sağlıklı yaşamak bireyin sorumluluğunda mıdır, yoksa devletin mi? Japonya’da bu yasa yürürlükte olduğu süre boyunca obezite oranlarında belirli bir düşüş gözlemlenmiş mesela. Peki bu şekilde uygulanan bir yasa ile, gerçekten sağlıklı alışkanlıklar oluşturulabilir mi sizce? Yoksa insanlar sadece bel çevresi ölçümlerinde geçer not alacak şekilde ayar yapmayı mı öğreniyor?

Ama işte burada kritik bir nokta var. Japonya'da bu yasa başarılı olmuş olması birey ve toplum arasındaki bağın kuvvetinden geliyor. İnsanlar kendilerini sadece bireysel varlıklar olarak değil, büyük bir toplamın parçası olarak görüyorlar. Yani, sağlıklı olmak onların sadece kendi tercihleri değil, çalıştıkları yerden, içinde bulundukları topluma kadar herkesi etkileyen bir mesele. E kültürlerindeki disiplin, kolektif sorumluluk ve düzen anlayışı da, bu tarz yasaların daha etkili olmasını sağlıyor.

Peki her zaman böyle mi işler? Yani, her yasak gerçekten amacına ulaşır mı? Yoksa bazen tam tersi bir etki mi yaratır?

İşte bu sorunun cevabını ararken, yasakların nasıl ters tepme eğiliminde olduğunu gösteren çarpıcı bir örneğe bakalım…

Şimdi bir düşünün… 17. yüzyıl Osmanlısındayız. İstanbul’un dar sokaklarında yürüyorsunuz. Hava puslu, han kapılarında yankılanan sesler var, çarşı içinden yükselen taze pişmiş simit kokusu, bakırcıların çıkardığı ince çekiç sesleri… Ve tabii ki kahve! Mis gibi kokusu her yere yayılıyor ama durun! Bu seslerin arasında bir başka şey daha var… Usulca fısıldayan insanlar, hızlıca kapanan kapılar, gölgelerde kaybolan adamlar… Çünkü kahve içmek büyük bir risk! Osmanlı'da kahvehaneler yasaklanmış durumda!

Peki neden? Yani kahve dediğimiz şey sonuçta su, biraz telve, biraz da keyif. Devletin bununla ne alıp veremediği olabilir ki? diye sorulabilir. Ama işte mesele tam da burada başlıyor. Çünkü kahve, Osmanlı’da sadece bir içecek değil, bir sosyallik biçimiydi. Kahvehaneler, yalnızca “geldin, kahveni içtin, gittin” mantığıyla işleyen yerler değildi. Buralar halkın bir araya geldiği, konuştuğu, haber aldığı, yani aslında bilginin ve sohbetin merkezi haline gelen mekânlardı.

Şimdi düşünün… Saray için bu, çok da hoş bir durum değil. İnsanlar bir araya gelip ne konuşuyordu? Dedikodu mu yapıyorlardı? Siyaset mi konuşuyorlardı? Yoksa padişah hakkında memnuniyetsizliklerini mi dile getiriyorlardı? Muhtemelen hepsi! İşte bu yüzden Osmanlı’da kahvehaneler bir dönem büyük bir tehdit olarak görülüyordu. Sonunda IV. Murad, 1633'te kahvehaneleri kapatıp kahve içmeyi yasakladı.

Üstelik sadece kahve değil, tütün ve alkol de yasaktı. Hatta IV. Murad bu yasağı o kadar ciddiye alıyormuş ki, bizzat kılık değiştirip İstanbul sokaklarında denetim yaptığı bile söyleniyor. Eline kahve fincanı ya da nargile almış birini yakalayınca, hop, cezalandırıyormuş! Ve bu cezalar da pek hafif değilmiş arkadaşlar, kimi zaman idama kadar gidebiliyormuş.

Ama tahmin edebileceğiniz gibi, yasaklar her zaman istenildiği gibi çalışmaz. Peki ne oldu? İnsanlar kahveden vazgeçti mi? Tabii ki hayır! Kahve yeraltına indi. İstanbul’un dört bir yanında gizli kahvehaneler açıldı. İnsanlar kahve içmek için buluşmaya devam etti ama daha sessiz, daha dikkatli bir şekilde. Üstelik bu yasak, kahveyi daha da cazip hale getirdi. Hatta yasaklar kalktıktan sonra kahve kültürü Osmanlı’da iyice yayıldı ve bugün hâlâ süren o meşhur kahve geleneğimizin temelleri atılmış oldu.

İnsan doğası işte, neyi yasaklarsanız ona daha çok ilgi duyuyor! Peki bu sadece Osmanlı’ya özgü bir durum mu? Tabii ki hayır. İşin içine psikoloji girdiğinde, yasakların insan zihni üzerindeki etkisinin çok daha evrensel olduğunu görüyoruz. Çünkü yasaklanan şeyler, insanlar için çoğu zaman olduğundan çok daha değerli ve cazip hale geliyor. Bunun arkasındaki mekanizmayı anlamak için psikolog Jack Brehm’in Karşıt Tepki Kuramına bakalım.

Bu kurama göre, insanlar özgürlüklerinin tehdit altında olduğunu hissettiklerinde, tepki olarak yasaklanan şeye daha fazla ilgi duyarlar. Brehm’in 1966’da yaptığı bir deneyde, katılımcılara belirli tüketim ürünleri sunulmuş ve bazıları kasıtlı olarak yasaklanmış. Denekler, başlangıçta tarafsız oldukları bu ürünlere, yasaklandıktan sonra daha fazla değer biçmeye başlamışlar. Yani özgürlüğümüzün kısıtlandığını hissettiğimizde, kısıtlanan şey bizim için bir anda daha anlamlı hale geliyor.

Bu, insan beyninin kontrol algısıyla doğrudan bağlantılı. Beynimiz, özgür irade duygusuna büyük önem veriyor ve seçim yapma yetimiz kısıtlandığında, bilinçaltında bir savunma mekanizması devreye giriyor. Beyin, kaybettiği özgürlüğü geri kazanmak için yasaklanan şeye daha fazla odaklanıyor. Bu tepki, özellikle dopamin adı verilen nörotransmitter ile ilişkili. Dopamin, ödül ve motivasyon sistemini kontrol eden bir kimyasal. Yasaklanan şey de, ulaşılması zor bir ödül olarak algılandığında beynimiz daha fazla dopamin salgılıyor. Yani yasaklanan bir şeyi istemek aslında beynimizin bizi motive eden biyolojik bir tepkisi!

Romeo-Juliet Etkisi de tam olarak bu mekanizmayla çalışıyor. Driscoll, Davis ve Lipetz’in 1972’de yaptığı araştırmaya göre, aileleri tarafından onaylanmayan ilişkilerde çiftlerin birbirine olan bağlılığı daha da güçleniyor. Peki neden?

Çünkü yasak, sıradan bir ilişkiyi büyük bir mücadeleye, epik bir hikâyeye dönüştürüyor. Engel ne kadar büyükse, aşk da o kadar anlam kazanıyor. İnsan zihni böyle çalışıyor arkadaşlar; bir şeyi elde etmek zorlaştıkça ona daha fazla değer biçiyoruz. Normalde heyecanlı bir buluşma sadece hoş bir anı olurken, engel konduğunda tutkulu bir maceraya dönüşüyor.

Bir de işin şu boyutu var: Yasaklanan ilişki, çiftleri birbirine karşı değil, dünyaya karşı birleşmiş gibi hissettiriyor. "Herkes bize karşı !" duygusu devreye giriyor ve bu da aralarındaki bağı daha güçlü kılıyor. Otoriteye karşı bir başkaldırı, aynı zamanda ilişkiye bir kimlik ve anlam kazandırıyor.

Benzer bir durum Streisand Etkisi'nde de görülüyor. İnsan beyni, bilgiyi özgürlüğünün bir parçası olarak kodluyor ve bilgiye erişim engellenmeye çalışıldığında, bu yasak ters etki yaratıyor ve onu daha da çekici hale getiriyor. 2003 yılında Barbra Streisand, malikanesinin havadan çekilmiş fotoğrafının internette yayılmasını engellemeye çalışınca, tam tersi oldu. İnsanlar bu yasağı duyunca fotoğrafa daha fazla ilgi gösterdi. Çünkü beyin, engellenen bilgiye karşı takıntı geliştirmeye yatkın.

Ama her yasak isyan doğuracak diye bir şey yok. Bazen insanlar yasaklara tepki göstermek yerine, onları sorgusuz sualsiz kabullenmeyi seçiyor. Japonya örneğinde bunu gördük. Peki, yasaklar her zaman karşı çıkılacak bir şey mi oluyor, yoksa bazen insanların uyum sağlamasına mı yol açıyor? İşte burada işin içine otorite ve toplum mühendisliği giriyor.

Tarih boyunca yasaklar sadece bireysel psikolojiyi değil, toplumları şekillendirmek için de kullanıldı. Devletler, toplumları yönlendirmek ve kontrol etmek için yasakları bir araç olarak gördü. Kimi zaman "ahlaki düzeni" sağlamak, kimi zaman "kamu yararı" için, kimi zaman da tamamen siyasi nedenlerle yasaklar getirildi. Peki her zaman istedikleri sonucu alabildiler mi?

ABD’deki içki yasağı, toplum mühendisliğinin belki de en ünlü örneklerinden biri. Ama gerçekten içki tüketimini azalttı mı, yoksa tam tersi bir etki mi yarattı? Gelin, bu yasakların toplum üzerindeki etkilerine biraz daha yakından bakalım…

1920’lerde ABD hükümeti, Alkol Yasağı’nı yürürlüğe koydu. Amaç tabii ki alkol tüketimini azaltarak halk sağlığını korumak, aile içi şiddeti engellemek, üretken bir toplum yaratmaktı. Ancak işler pek de planlandığı gibi gitmedi…

İçki yasağı yürürlüğe girdikten sonra ne oldu dersiniz? Kaçak içki üretimi ve tüketimi patladı! O kadar ki, yasak döneminde yasa dışı içki üretimi yasal döneme kıyasla daha fazla arttı. Gizli barlar – namıdiğer speakeasy’ler – her yerde açıldı. Mafya ve kaçakçılar, bu yasağı fırsata çevirerek muazzam bir ekonomik güç kazandı. Al Capone gibi suç baronları işte bu yasak sayesinde yükseldi.

Üstelik devletin amacı alkol tüketimini azaltmakken sonuç ne oldu dersiniz? Halk çok daha tehlikeli ve sağlıksız içkilere yöneldi. Tıbbi alkol ve ev yapımı kaçak içkiler yüzünden binlerce insan kör oldu, hatta hayatını kaybetti.

Yani, devletin iyi niyetle getirdiği bu yasak, tam tersine halk sağlığını daha da tehlikeye attı. Otorite bir yasak koymuştu ama insanlar bunu delmenin yollarını buldu. Ve yasağın kaldırılmasıyla birlikte, alkol tüketimi tekrar normal seviyesine döndü.

Ama bu sadece alkol yasağıyla sınırlı değil. Bazen yasaklar, devletlerin belirli bir ideolojiyi koruma çabası olarak da karşımıza çıkıyor. Örneğin, 1960’ların Amerika’sında, rock müzik gençlerin "isyankâr" olmasına neden oluyor diye bazı eyaletlerde yasaklanmaya çalışıldı.

O dönemde özellikle The Beatles, The Rolling Stones gibi grupların şarkıları ve konserleri muhafazakâr kesimler tarafından tehlikeli olarak görülüyordu. Alabama’da Beatles plakları toplu şekilde yakıldı, bazı radyo istasyonları rock müziği çalmayı tamamen bıraktı. Çünkü gençleri "bozduğu" düşünülüyordu. Ama ne oldu? Rock müzik yok oldu mu? Hayır! Tam tersine, isyanın, özgürlüğün ve değişimin sesi oldu!

Yani, yasaklanan şey sadece bir üründen ibaret değil, çoğu zaman bir yaşam tarzını, bir fikri, bir akımı engelleme çabası. Bugün bile hepimizin çok yakından şahit olduğu gibi, bilgiye erişimin kısıtlanması ve kültürel yasaklar, toplumu yönlendirmek için kullanılan araçlar haline gelmiş durumda.

İşte bu noktada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Yasaklar gerçekten bizi korumak için mi var, yoksa dizginlemek için mi?

Yasaklar, insanlığın en eski araçlarından biri. Tarih boyunca gücü elinde tutanlar, toplumu şekillendirmek için yasakları kullandı ama çoğu zaman beklenmedik sonuçlarla karşılaştı. Kahve yasaklandı, ama daha çok içildi. İçki yasaklandı, ama yeraltına indi.

Kitaplar yasaklandı, ama elden ele dolaşıp daha fazla okundu. Çünkü insan zihni, sınırları kabul etmek yerine onları aşmaya programlı. Böyle olunca da her yasak, kendi direnişini beraberinde getiriyor.

Bazen yasak koymak, bir şeyin tamamen unutulmasını sağlamak yerine, ona daha fazla anlam yüklenmesine sebep olur. Belki de asıl cesaret, bir şeyi yasaklamakta değil, onu serbest bırakmakta ve insanların kendi seçimlerini yapmalarına izin vermektedir…

Künye
  • YazanHazal Beril Çam
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt