Antik Yunan Trajedileri
İnsan hikayeler anlatır. Kimi zaman zaferleri, kimi zaman kayıpları... Ama en çok da çatışmaları. Peki, neden binlerce yıl önce yazılmış trajediler hâlâ bizi derinden sarsıyor? 111 Hz'in bu bölümünde kadim metinlerin derinliklerine iniyor, Antigone’nin hikâyesiyle trajedinin zamanlar ötesi gücünü keşfediyoruz. Belki de her iyilik çabası, içinde bir trajedi ihtimalini de taşır. Trajediler, iyi olma mücadelesinin etrafında şekillenir; ancak bu mücadelenin, en karanlık ihtimalleri bile barındırdığını hatırlatır.
Selam arkadaşlar. Uzun zaman sonra tekrar bir Atina’yı ziyaret edeyim demiştim. Antik şehri gezmeye de yeni başlamıştım.
Sizin de duyduğunuz gibi Atina yine kalabalık… Turist dolu etraf. Atina Antik Kenti’nde gezmek yine de oldukça büyüleyici. 2000 küsur yıllık tarih o kadar ilginç hissettiriyor ki insana…
Hıh- Şimdi Antik Kentin görkemli Dionysos tiyatrosuna ulaştım. Asılı olan açıklamaya göre Antik Yunan’ın en büyük tiyatrolarından biriymiş ve bu mekana 25 bin kişi sığıyormuş. Ne kadar büyük değil mi?
Antik kentlerde tiyatroların şehrin tam merkezinde bulunmasının birden fazla sebebi varmış. Tiyatrolar bu insanlar için hem bir eğlence mekanı hem de eğitim görevi görüyormuş. Günümüzün okulları o zaman yoktu tabii… Bu nedenle eğitim için dönemin büyükleri çocuklarına mitler dediğimiz hikayeleri anlatıyor, genç yaşlı demeden herkes tiyatrolarda ahlaki kavramlara dair oyunlar seyrediyorlarmış. İzliyorlar demişken… Burada yazana göre seyircilerin bulunduğu bölüm “theoros” olarak adlandırılıyormuş. Bu kelimeyle, görmek fiilinin yunancası olan “theorein” aynı kökenden geliyormuş. Günümüzde kullandığımız teori kelimesi de aynı köktenmiş… Yani trajedilerin eğitim işlevini bir de böyle anlayabiliriz… Oyunda yaşanan ahlaki çatışmalara izleyici de bu çatışmayı görerek, onun üzerine düşünerek katılıyormuş.
Oyunun gerçekleştiği ana sahnenin adı “orkestra”ymış. Bizim kullandığımız orkestra kelimesi de buradan geliyor herhalde… Bazen ana karakterlerin diyaloglarına koro da katılıyormuş… Koronun işleviyse izleyiciyi, yani halkı temsil etmekmiş. Yunan trajedilerinde halkın düşüncesini de korolardan anlıyormuşuz.
Arkadaşlar burada bir şey daha yazıyor… Bir saat kadar sonra Antigon (Türkçe’de “Antigon” şeklinde telaffuz ediliyor) oyunu oynanacakmış. En sevdiğim Yunan oyunlarından biri! Oldukça heyecanlandım doğrusu… Atina’ya gelmişken Sofokles’in bir trajedisini izlememek olmazdı. Neyse ben biraz daha şehri gezeyim, döndüğümde birlikte oyuna geçeriz.
Sesleri duyuyorsunuzdur, izleyiciler yerlerini almış bile… Ben de hemen yerime geçeyim. Artık az zaman kaldı oyunun başlamasına. Bu oyun Sofokles’in trajedilerinden biri. Aslına bakarsanız Sofokles’in bir üçlemesinin son bölümünün adı Antigon. Yani iki öncül hikaye daha var. İlk oyunu da oldukça popüler. Kısaca ondan da bahsedeyim isterseniz… Çünkü ilk oyunla Antigon biraz birbirine bağlı… Bir önceki oyunun adı Oedipus Rex.
Bu oyun bir kral ve kraliçeden olma Oedipus’a dair bir kehanetle başlıyor. Delfi Kahinleri’nin dediklerine göre Oedipus büyüdüğünde babasını öldürecek ve annesiyle evlenecekmiş.
Bu korkunç kehaneti duyan anne ve baba Oedipus’u hemen şehirden göndermiş ve öldürülmesini emretmişler. Bebek Oedipus bir uşaktan diğer uşağa geçerken bir görevlinin plana uymamasıyla hayatta kalmış. Oedipus, çocukları olmayan bir çifte verilmiş ve bu şekilde büyümüş. Belli bir yaşa geldiğindeyse aynı kehanet kulağına çalınmış. Baba katili olmak istemeyen Oedipus apar topar evden kaçmış. Bir süre ormanda başı boş dolaşırken yaşlı bir adama denk gelen Oedipus, adamın askerleriyle bir kavgaya girişmiş. Genç ve güçlü olduğundan hem askerleri hem de yaşlı adamı öldürmeyi başarmış. Ardından ormanda tek başına yolculuğuna devam ederken kapısında bir Sfenks’in beklediği Tebai şehrine varmış.
Sfenksler insan başlı kanatlı aslanlar... Şehre böyle bir yaratığın musallat olmasının sebebi ise bir lanet. Bu lanet ancak bilmecenin çözülmesiyle ortadan kalkabilir. Ama yıllarca kimse bu bilmeceyi çözemediğinden Tebai halkı da bir türlü bu lanetten kurtulamamış. O kadar uzun bir süredir bu lanet şehrin üzerindeymiş ki Kral Kreon bir vaatte bulunmuş… Şehri Sfenksten kurtaranı kız kardeşi Jokasta’yla evlendirip ve kendi yerine kral yapacakmış.
Sfenks’in bilmecesi şöyle:
Bu sorunun cevabını sizlere bölüm sonunda vereceğim arkadaşlar… Siz de o arada düşünün…
Oedipus bilmeceyi çözmüş ve Sfenks şehri serbest bırakmış… Tebai halkı tarafından büyük bir coşkuyla karşılaşan Oedipus hemen sarayın yolunu tutmuş. Kral Kreon da sözünü yerine getirmiş. Böylelikle Oedipus ve Jokasta evlenmişler, 4 de çocukları olmuş: Ismene, Polynikes, Eteokles ve Antigon. Ancak şehirde öyle bir kıtlık başlamış ki adeta Sfenksin lanetini mumla arar olmuşlar…
Yeni kral yıllarca bu kıtlıktan kurtulamayınca Delfi Tapınağı’nın yolunu tutmuş. Kehanet tanrısı Apollo’nun rahipleri orada öyle bir hakikati dile getirmiş ki Oedipus kendi kaderinden kaçamadığını korkunç bir şekilde anlamış…
Meğerse bizim Oedipus’un ormanda karşılaştığı adam kendi öz babası, evlendiği Jokasta’ysa annesiymiş… İlk oyun Oedipus’un kehanetini kendi elleriyle gerçekleştirdiğini fark etmesiyle sonlanıyor. Oedipus kendini sürgüne gönderiyor ve Kreon tekrar başa geçiyor.
Dikkat ederseniz Oedipus tanıdık da bir isim. Ünlü psikanalist Sigmund Freud’’un Oedipus Kompleks dediği durum da ismini bu oyundan alıyor…
Gelelim Antigon’un hikayesine…
Trajik bir evlilikten doğma bu çocuklar kendilerini bir krizin ortasında bulmuşlar. Oyunun açılışından hemen önce Tebai’de bir iç savaş gerçekleşmiş. Antigon’un iki erkek kardeşi Polynikes ve Eteokles birbirlerine kılıç çekmişler. Polynikes şehrin yönetimini ele geçirmeye çalışırken; Eteokles, şehrin ordusunda savaşmış. Sonunda Eteokles’in olduğu taraf galip gelmiş…
Ancak olan iki kardeşe olmuş… İç savaş ikisinin de canını almış. Savaşın ardından kral Kreon bir yasa çıkarmış. Yasaya göre Tebai’ye karşı savaşanların cesetleri gömülmeyecekmiş! İşte oyun tam da burada başlar.
Arkadaşlar tabii ki burayı anlatmayacağım, Antigon gerçekten sahneye çıkıyor!
Aslına bakarsanız Antigon bu çıkışıyla yeni yasaya uymayacağını ilan eder. Ve daha giriş sahnesinde ahlaki çatışma kurulmaya başlar. Kardeşi İsmene bu konuda Antigon ile birlikte hareket etmez çünkü o daha sakin bir karakter ama kız kardeşine katılmadığını da düşünmeyin… O sadece bu çatışmaya girmekten çekiniyor. Ne Kreon’un tarafını tutup Antigon’u vazgeçirmeye çalışıyor ne de Antigon’a yardım edip yasalara karşı geliyor. Yani İsmene biraz üç maymunu oynuyor diyebiliriz arkadaşlar…
Kardeşinden umudu kesen Antigon gizlice Polykines’in cesedini alıyor ve ardından onu gömüyor. Bu durum ise bir asker yoluyla kral Kreon’a bildiriliyor. Ancak asker de Kreon da gömen kişinin kim olduğunu şimdilik bilmiyor…
Bu bilinmezliğin ortasında Antigon sahneye tekrar çıkıyor ve Kreon ile yüzleşiyor.
Ve sahnede çatışma aniden vücut buluyor… İki irade karşı karşıya geliyor: Biri, kardeşini onurlandırmaya çalışan Antigon; diğeri, şehri kaostan korumak isteyen Kreon. Antigon için bu, sadece bir cenaze töreni değil, bir adalet meselesiydi. Kreon içinse, sadece bir hüküm değil, şehrin bekasıydı.
Buradaki çatışmanın ilginç yanı, ne Kreon’un ne de Antigon’un kötü olması… İkisi de inandıkları doğrular uğruna mücadele veriyor. Biri düzenin, diğeri ise vicdanın sesi. Tragedyanın gücü de işte tam burada ortaya çıkıyor: Karşımızda mutlak bir kötü yok, sadece farklı doğrulara sahip insanlar var.
Çünkü gerçek trajedilerde mutlak doğrular yoktur; sadece çatışan değerler vardır.
Tam da bu yüzden, Durham Üniversitesi Klasikler profesörü Edith Hall, tragedyalardaki karakterlerin iyi olması gerektiğini ama kusursuz olmamaları gerektiğini söylüyor. Çünkü kusursuz karakterler hata yapmaz, hata yapmayan karakterler de gerçek insan gibi hissettirmez. O yüzden Antigon ve Kreon gibi figürler, zayıflıkları ve hatalarıyla bizi düşündürmeye teşvik eder. Felsefeci Martha Nussbaum da tam bu noktada devreye giriyor. Ona göre, Yunan trajedilerini bu kadar güçlü yapan şey tam da bu ahlaki çatışmalar. Çünkü iyi bir insan olmak, her zaman trajedi ihtimalini barındıran bir çabadır.
Kreon’un gözünden bakalım… İç savaş bitmiş, şehir yorgun ve yıkılmış. Hainler ve kahramanlar aynı toprağa mı gömülecek? Kreon için bu yalnızca bir yasa meselesi değildi. O, şehrin ayakta kalmasını sağlamakla yükümlüydü. İç savaşın bıraktığı yıkımı görmüş, halkının korkusunu hissetmişti. Eğer ihanetin cezası olmazsa, yasalar nasıl ayakta kalırdı? Kendi ailesine bile sözünü geçiremeyen bir kral, halkına nasıl düzen vadederdi? Ama ya o yanlış yapıyorsa? Ya halkı korumaya çalışırken, aslında kendi hırsına yenik düşüyorsa? Bu düşünceler zihninin derinlerinde bir yer kaplıyordu. Ancak bir kral, tereddüt ettiğini gösteremezdi. Kreon işte tam da bu yüzden bu yasayı çıkarıyor. Ama sonra, en yakını, yeğeni, bu yasaya meydan okuyor. Peki, şimdi ne yapmalı?
Şimdi de Antigon’un gözünden bakalım… İki kardeşini savaşta kaybetmişsin. Babanın ve annenin hikâyesi zaten trajediyle dolu. Şimdi de amcan, kardeşlerinin arasında bir ayrım yapmanı söylüyor. Biri gömülecek, diğeri sonsuza dek toprağın dışında kalacak.
Yunan kültüründe bu ne demek, biliyor musun? Hades’e ulaşamamak demek. Ruhun huzur bulamaması demek. Ölülerin bile adaletsizliğe maruz kaldığı bir dünyada yaşamak… Peki, ne yapardın? Susup bu adaletsizliğe boyun mu eğerdin, yoksa her şeye rağmen kardeşinin onurunu korumaya mı çalışırdın?
Siz düşünedurun, o sırada ufak bir ara verelim. Sonrasında yaşanacakları birlikte inceleriz.
Oyun iyice ilerlemiş arkadaşlar. Antigon’un cezalandırılmasına karar verilmiş, ancak buna bir kişi karşı çıkıyor. Kralın oğlu, Antigon’un müstakbel eşi Haimon… Şimdi o sahneye çıkıyor.
Kreon ve Haimon’un konuşmasını duydunuz. Bu diyaloğun önemi Kreon’un oğlu tarafından yapılan akılcı eleştirilere karşı tutunduğu tavırda gizli. Kreon’un kibrini siz de sezmişsinizdir. Oğlununun fikirlerini küçümseyen, eleştiriye kapalı tavrı için Antik Yunanlar hubris kavramını kullanıyor. Kreon öyle kibirli davranıyor ki aklın sesi olmaya çalışan oğlu Haimon’u küçümsüyor. Daha oğlunu bile dinlemeyen böyle bir kralın halktan birini dinlemesini hiç beklemeyiz herhalde değil mi?
Bu hubris Antik Yunan mitlerinde oldukça popüler aslına bakarsanız… Başka bir mit de, tanrıça Athena tarafından örümceğe çevrilen Araknenin hikayesi...
Kendisinin tanrılardan bile daha iyi bir sanatçı olarak gören Arakne ile Athena bir yarışa giriyorlar. Arakne’nin eseri tanrıçanınkinden daha güzel olunca kızacağız cezalandırılıyor ve örümceğe dönüştürülüyor.
Tanrıça onun dokuma yeteneğini koruyacağı bir ceza vererek her bir şey ürettiğinde yaptığı hatayı hatırlamasını istiyor…
Ya da İkarus’un hikayesi… Güneşe ulaşacağına inananan İkarus babasının uyarılarına rağmen fazlaca yükseliyor ve balmumuyla bir arada duran yapay kanatları güneşin ısısında eriyince kendini denize düşerken buluyor ve ölüyor.
İki mitte de insanın kendinden üstün olanı aşma isteği, kibri veya hubris var.
Bu kusur trajedilerde kendine oldukça yer buluyor ama trajediyi trajedi yapan şey hubris değil, ana karakterlerin hata yapabiliyor olması. Aristoteles bu durumu hamartia kavramıyla açıklamış. Bu kavram ile kastedilen ise şu: trajedilerdeki kahramanlarımız iyi olmaya çabalayan karakterler ancak hepsinin bir kusuru var... Ve o kusur oyunun sonunda kahramanımızın sonunu getiriyor. Kreon’un kusuru kibriydi… Oedipus’un kusuruysa ona tanrılar tarafından vaadedilen kaderden kaçabileceğine inanmasıydı. Yani trajik oyunların yapısı oyunun başında iyi bir konumda bulunan kahramanın korkunç bir sona ilerlemesi şeklinde kuruluyor. Böylelikle karakterdeki kusur kahramanımızın veya ailesinin sonunu getiriyor.
Hıh- Arkadaşlar çok önemli bir sahne geldi… Sahnedeki kahine dikkat kesilin isterim…
Evet… Bu kara haber Kreon’u o kadar öfkelendiriyor ki kahine demediğini bırakmıyor…
Laf söz dinlemeyen, muhakeme yeteneğini kaybetmiş bu adamın kibri onun sonunu getirecekti!
Bir sonraki sahneye geçildiğinde Kral Kreon oğlunun intihar ettiği haberini alıyor. Ama tek kaybettiği oğlu olmayacaktı…
Eurydike de oğlunun acısına dayanamayıp kendi canına kıymıştı. Yani Kreon’un verdiği bir hüküm, sadece yeğeninin değil, oğlunun ve eşinin de ölümüne sebep olmuştu. İşte tam burada, Kreon’un yüzüne sert bir rüzgâr gibi çarpan o gerçekle karşılaşıyoruz.
O, sadece sevdiklerini kaybetmemişti. Aynı zamanda aklına ve mantığına güvenerek aldığı bir kararın ne kadar büyük bir yıkıma yol açabileceğini fark ediyordu. Kendi doğrularının peşinden gitmiş, ama sonunda kendini dipsiz bir boşluğa düşerken bulmuştu. Koca bir krallığı yönetebilen adam, kendi ailesinin kaderini yönetememişti.
Ve işte, Kreon’un bu farkındalığının hemen ardından gelen o an… Seyircinin gözyaşlarına boğulduğu, içindeki acının en üst seviyeye ulaştığı, duyguların patladığı o sahne.
Aristo’nun katharsis olarak tanımladığı şey tam da budur. Bu an, yalnızca karakterler için değil, izleyiciler için de bir kırılma noktasıdır. Seyirci, Kreon’un pişmanlığında kendinden bir şeyler bulur, onun acısıyla kendi korkularını yüzeye çıkarır. Ama Aristoteles’e göre tragedyanın etkisi yalnızca sahnede değil, çok daha öncesinde başlar. Hikâye öyle güçlü olmalıdır ki, daha oyun başlamadan, hatta insanlar yalnızca konusunu duyduğunda bile içlerini korku ya da acıma sarmalıdır. İşte gerçek tragedyanın gücü budur: Seyirci, henüz sahnedeki dramı izlemeden bile titrer, çünkü bilmektedir ki bu hikâye, insanın en derin korkularına dokunacaktır.
Katharsis, yalnızca gözyaşı değil aynı zamanda bir aydınlanmadır. Aristoteles’e göre trajediler, seyirciyi duygularının en yoğun noktasına sürükler, sonra da oradan çıkarır. Acıdan öğrenmek, korkudan ders çıkarmak, insan ruhunun bir dönüşümüdür. Tragedyalar bu yüzden unutulmazdır; çünkü bize sadece acı çektirmez, aynı zamanda bir şeyler gösterir. İşte tragedyanın asıl gücü burada yatıyor: Seyirci, o sahnede yalnızca üzülmekle kalmaz, aynı zamanda kendi iç dünyasında bir dönüşüm yaşar.
Felsefeci Simon Critchley, tragedilerin temel sorusunun “Nasıl hareket edeceğim?” olduğunu söyler. Yani bir ahlaki çatışma anında, zor bir karar almaya çalışma anında sorduğumuz soru: Doğru yolu nasıl seçeceğiz? İşte Kreon’un trajedisi de tam olarak bu sorunun etrafında şekillenir. O, bir kral olarak düzeni korumaya çalışırken, bir insan olarak sevdiklerinin gözyaşlarını görmezden gelmiştir. Ama en sonunda, mantığıyla kurduğu dünya çökerken, içgüdüsel olarak fark eder ki, sadece yasa ve otorite değil, merhamet ve adalet de yön vermelidir insanın kararlarına. Tragedyalar, tam da bu yüzden, yalnızca geçmişe değil, bugüne de seslenir.
Çünkü hâlâ aynı soruyu sormaya devam ediyoruz: Zor kararlar alırken nasıl hareket etmeliyiz?
Bu arada, Sfenks’in sorusunun cevabı “insan”dı arkadaşlar… Bebekliğinde emekleyen, yetişkinliğinde iki ayak üstünde yürüyen ve yaşlandığında bastonuyla ilerleyen o varlık insandı…
Trajediler, insanlık tarihinin en değerli derslerinden birini anlatıyor bize: iyilik yolunda yürümek, hem zorunlu hem de belirsiz bir yolculuktur. Bu yolda attığımız her adım, bizi umduğumuz sonuca götürmeyebilir, ama yine de yürümeye devam etmek zorundayız. Hayatın acımasız gerçekleriyle hepimiz yüzleşmişizdir. Bazen en iyi niyetlerle yaptığımız seçimler, beklenmedik ve trajik sonuçlar doğurabilir. Antigon'un hikâyesinden öğrendiğimiz en değerli ders budur: sonucun ne olacağını bilsek bile, doğru bildiğimiz yolda yürüme cesaretini göstermek. Kreon'un dönüşümü, bu hikâyenin merkezinde duruyor. O, basit bir kötü karakter değil. Süper kahraman filmlerindeki tek boyutlu kötüler gibi değil... Aksine, kendi hatalarıyla yüzleşen, düşünce sistemindeki yanılgıları kabul eden bir insan. Son sahnede yaşadığı katharsis, tam da bu yüzden bu kadar etkileyici: sorumluluğu başkalarına yüklemek yerine, kendi hatalarıyla yüzleşmeyi seçiyor. Bu kadim metinler bize şunu hatırlatıyor: iyilik yolunda yürümek, ip üstünde yürümek kadar hassas bir denge gerektiriyor. Düşebiliriz, hata yapabiliriz - ama önemli olan bu yolculuğa devam etme cesaretini göstermek. Çünkü insanı insan yapan, tam da bu cesarettir.
Künye
- YazanUğur Yıldırım
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt