111 Hz ·Bölüm 113 ·15 Ocak 2024 ·37 dk ·2.415 kelime

İnsanlığın Dikey Yolculuğu

İnsanlık tarih boyunca sınırları bir engel olarak değil, aşılacak hedefler olarak görmüş. Yeryüzünün derinlikleri ve uzay da buna dahil. Dikey yolculuğumuz hem evrenin en uç noktalarına hem de kendimize doğru bir köprü gibi adeta… Peki bilinmeyene duyduğumuz merak bugüne kadar bizi nerelere götürdü, neler öğretti? Yeni 111 Hz bölümünde bu duraklara uğruyor, dikey yolculuğumuzun önemli anlarına tanık oluyoruz.

0:00

Bazen şehrin kalabalığı, gürültüsü ve karmaşası içerisinde ruhumuzun daraldığını hissederiz.

Üzerimize gelen insanlar, elimize tutuşturulan kağıtlar, gözümüzü alan tabelalar, sessizliğe bir an bile izin vermeyen anonslar… Sanki bizi köşeye sıkıştırır.

Sonra bir anda içimizde bir dürtü belirir… Ve yukarı bakarız.

Gökyüzüne… Gökyüzü bir kaçış noktasıdır sanki…

Bizi bulunduğumuz mekandan ve zamandan alıp götürür; şu anda yaşamakta olduğumuz anın dışında başka bir olasılığın var olduğu hissiyle kuşatır… O olasılığa ulaşabilmek, hatta dokunabilmek konusunda da oldukça istekliyizdir bu yüzden.

Çocukken hangimiz dünyaya biraz daha yukarıdan bakmak için farklı yollar denemedik ki?

Sırf çevreyi birkaç metre daha yukarıdan izleyebilmek için ağaçların tepesine çıktık; kayalara tırmandık. Bedensel olarak sınırlı kaldığımızı hissettiğimiz noktada oyuncaklarımız devreye girdi. Uçurtmalar uçurduk mesela… Renk renk, çeşit çeşit uçurtmalar gökyüzünde süzülürken o kadar yüksekte olmak nasıl bir his diye algılamaya çalıştık. Balonlarımızın iplerini elimizden bilerek kaçırıp büyük bir merak ve adını koyamadığımız bir özlemle maviliğe karışmalarını izledik. Gözden kayboluncaya dek… Nereye gitmiş olabileceklerini hayal etmek bile başlı başına bir heyecandı. Gökyüzünün gizemini çözmeye bir adım daha yaklaşmak gibiydi.

Gökyüzüne ve yüksekliğe olan bu merakımızı çocuklukta bıraktığımızı da söyleyemeyiz. Eğer öyle olsaydı Leonardo da Vinci 53 yaşında, mum ışığıyla aydınlanan çalışma masasında, Kuşların Uçuşu Kodeksi’ni yazmazdı. Ya da bu metinden etkilenen Hezarfen Ahmed Çelebi, kuşlara benzer kanatlar takıp kendini Galata Kulesi’nden İstanbul’un lodosuna bırakmazdı. İkinci olay günümüzde tarihsel kaynakların eksikliğinden bir efsane olarak kabul edilse de insanlığın yüz yıllar boyu kuşlara derin bir ilgi ve imrenme duyduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Wright kardeşler ilk modern uçuşu 1903 yılında gerçekleştirdi ama bugün bile son model uçaklardan bahsederken kelimesini kullanmıyor muyuz? Bu durum, uçmak konusunda kuşlardan ne kadar ilham aldığımızı kanıtlıyor. Gökyüzüne yaklaşmak için denediğimiz yollar sadece kuşlar ve uçaklarla sınırlı değil üstelik.

Gittikçe daha yaygın olarak görülen dikey kentleşme, her ne kadar aynı alan içerisinde daha fazla insanın barınmasına olanak sağlasa da aslında yükselme arzusuyla da oldukça ilintili… Çok yüksek katlı binalara verdiğimiz isim bile bu çabamıza işaret ediyor: Gökdelen. İngilizce’deki “Skyscraper” kelimesinde olduğu gibi, başka dillerde de gökyüzünü delmek, çizmek veya kazımak anlamına gelen ifadeler kullanılıyor bu tip yapıları tanımlamak için. Bunlar öylesine seçilmiş kelimeler değil… Bölümün başında bahsettiğim, sınırsız olana dokunabilme isteğiyle örtüşüyor. Gökdelenler sayesinde günlük yaşantımızın her anında daha yüksekte olma zevkini yaşayabiliyoruz. Birkaç metrelik bir ağaca tırmanıp geri inmek yerine boyu yüz metreyi geçen dev yapılarda uyuyor, çalışıyor veya eğlenebiliyoruz.

Peki bu yükseklik hissini neden kovalıyor olabiliriz hiç düşündünüz mü?

Pek çok dilde yüksekte ve yukarıda olmak çoğunlukla başarı, güç ve mutlulukla; aşağıda olmak ise başarısızlık, zayıflık ve hüzünle özdeşleştirilir. Mesela bir kişi, elindeki projeyi “uçurmuş”sa başarılı, “batırmış”sa başarısız olmuştur. Ya da “Burnu Kaf Dağında” olan bir kişi kendini beğenirken, “yerin dibine geçen” biri utanç içerisindedir.

Pek çoğumuz gezdiğimiz bir şehrin en yüksek noktasına çıkmışızdır. Kimi zaman bir tepe, bazen bir kule veya gökdelen…

Oradan aşağı baktığınızda ne düşünmüştünüz? Tüm şehir ayaklarınızın altına serilmişti öyle değil mi? Birbiriyle kesişmeyen yollar, birkaç blok ötedeki sokaklar, ışıkları farklı renkte yanan evler, ters istikamette giden arabalar ve başka yönlere bakan insanlar… Onlar bile birbirinden haberdar değilken hepsini görüyor olmak size nasıl hissettirmişti? Her şeyi biliyor olmanın verdiği bir hakimiyet duygusu belki de, ne dersiniz? Ne var ki aşağıyı izlemek yerine yeniden yukarıya, gökyüzüne baktığımızda işlerin tersine dönmesi çok uzun sürmez.

Başımızı gökyüzüne çevirdiğimizde dünyaya ve evrene karşı hala ne kadar küçük olduğumuzu hatırlarız. Kontrolün bizde olmadığını ve bir sonraki anı asla öngöremediğimizi… Biraz da bu yüzden, insanlık için gökyüzünün yarını, yani geleceği temsil ettiğini söyleyebiliriz. Eski çağlarda hava olaylarına tanrısallık atfedilmesi gibi, günümüzde astrolojiyle ilgilenenler de yıldızların ve gezegenlerin konumundan kadere dair cevaplar bulmaya çalışıyor.

Ama dikey yolculuğumuzda gelecekten haber almak kadar geleceğe bir iz bırakmayı da amaçlıyoruz. Hatta zaman zaman kendi bedenimizin sınırlarını doğanın sınırlarıyla çarpıştırıyoruz. Tam da bu yüzden, insanlığın uçak veya gökdelenler gibi beşeri yardımcılar olmadan, fiziksel anlamda çok daha büyük efor sarf ederek gökyüzüne yaklaştığı başka bir yol daha var.

O yol, Dünya’nın tepe noktaları olan dağlardan geçiyor.

Jeologlara göre bir yer şeklinin dağ olarak tanımlanabilmesi için çevresindeki araziden en az 300 metre daha yüksekte olması gerekiyor ama biri var ki 8.848 metre yüksekliğiyle gökyüzüne diğer tüm dağlardan daha yakın. Aranızda tahmini olan var mı? Evet, şu anda Everest’in zirvesindeyiz! Podcast’in nimetlerinden faydalanarak burada sadece bir saniyede belirdik ve şu anda sizinle rahatça konuşabiliyorum. Ne var ki 111 Hz’in podcast evreninin dışına çıkıldığında bu noktaya gelmek ve böyle rahat konuşmak hiç de kolay değil.

İnsanlar Everest’in en tepesine ilk kez ulaştığında takvim yaprakları 29 Mayıs 1953’ü gösteriyordu. Edmund Hillary ve Tenzing Norgay adlarını sonsuza dek tarihe yazdırmadan önce en az 10 tane toplu sefer, iki tane de deli işi diyebileceğimiz solo teşebbüs olmuş ve hepsi hüsranla sonuçlanmıştı. Dağcıların zirveye ulaşana kadar bedensel, psikolojik ve çevresel pek çok mücadele vermesi gerekiyordu.

Everest’in tepesine yapılan bir yolculuk yaklaşık iki ay sürüyor. Bu aslında, esas tırmanışı yapmak için değil de vücudun ekstrem yüksekliğin yarattığı sert koşullara alışması, yani aklimatizasyon için gereken süre…

Dağcılar, Güney’deki Nepal’de, Kuzey’deki Çin’de olmak üzere yolcuları misafir eden iki ana kamptan birine ulaştıktan sonra haftalarca daha yüksekteki ikinci kampa kadar çıkıp geri gelerek vücutlarını zirveye giden son tırmanış için hazırlıyorlar.

Üçüncü kamp, 8.000 metre yükseklik ile “ölüm bölgesi” olarak adlandırılan alanın içinde yer alıyor. Buradaki oksijen seviyesi öyle düşük ki oksijen tüpü kullanmadan hayatta kalmak mümkün değil. Üçüncü kamptan zirveye tırmanışsa tahmin edeceğiniz üzere yolculuğun en çetin kısmı… Ne var ki tüm bu engelleri aşıp zirveye ulaştıktan sonra dağcıların manzara ve zaferlerinin tadını çıkarmak için sadece birkaç dakikası oluyor. Sonrasında hızlıca inişe geçmeleri ve onları yıpratmaya devam eden bu ölüm bölgesinden çıkarak ana kampa ulaşmaları gerekiyor.

İki aylık ağır bir yolculuğun sebep olduğu yorgunluk, ölüm bölgesinde maruz kalınan dondurucu soğuk ve düşük oksijen seviyesiyle birleşince, dağcıların kendilerini kaybetmelerine sebep olabiliyor. Bu da ana kampa dönüşün, en ideal hava koşullarında bile garanti olmaması anlamına geliyor. Varın siz bir de hava koşullarının kötü olduğu zamanları düşünün… Sadece yüksek rakımın sebep olabileceği öldürücü hastalıklardan, ana kamplardaki hijyen eksikliği nedeniyle yaşanabilecek bağırsak problemlerinden ve dağdan kopan bir parçanın altında kalma ihtimalinden bahsetmedim bile…

Sadece anlatmak bile yorulmama yetti… Ne demişler, evim evim güzel evim.

Tüm bunları dinledikten sonra zihninizde doğal olarak “E bunca zahmete ve tehlikeye girmenin ne gereği vardı?” gibi bir düşünce belirmiş olabilir. Oysa insanlık, daha da yükseklere erişebilmek uğruna başka hangi tehlikeleri göze almadı ki… Apollo 11 görevi kapsamında, 21 Temmuz 1969 günü Ay’a ayak basan ilk insan olan Neil Armstrong, bu anları televizyondan canlı olarak izleyenlere cümlesiyle seslenirken dönemin ABD başkanı Nixon’ın kendisi için çoktan bir taziye konuşması hazırlattığını muhtemelen bilmiyordu. Eğer Armstrong ve ekip arkadaşı Buzz Aldrin uzay aracına geri dönmeyi başaramasalardı, Ay’da ölüme terk edileceklerdi. Bu ihtimale karşı The New York Times köşe yazarı William Safire’ın kaleme aldığı alternatif konuşma şu şekilde noktalanıyordu:

Neyse ki böyle bir konuşmaya gerek olmadı ve Apollo 11 görevi başarıyla sonuçlandı. İşlerin ters gittiği paralel bir evrende belki de yapılmış olan bu konuşmanın en belirgin mesajıysa, insanın uzay yolculuğunun bir başarısızlıkla sona ermekten çok uzak olduğu…

Nitekim 1986 yılında Challenger adlı uzay mekiği, kalkıştan tam 73 saniye sonra büyük bir arıza sonucu parçalarına ayrıldığında, içeride bulunan 7 astronot böyle şanslı değildi ve hepsi hayatlarını kaybetti. Ekip üyelerinden Christa McAuliffe, NASA’nın tarihte bir ilk olacak uzaya öğretmen gönderme projesi kapsamında seçilmişti.

Astronotların ailelerinin de içinde olduğu yüzlerce kişi, bu dehşet verici ana olay yerinde tanık oldu. Öğretmen Barbara Morgan da bunlardan biriydi. Aynı program kapsamında uzaya giden ekibin bir parçası olmak üzere hazırlanmış ama McAuliffe’in yedeği olarak seçilmişti. Facia sonrası programını baştan aşağı yenileyen NASA, sivilleri uzaya gönderme planını 20 yıl boyunca rafa kaldırdı. Bu süre zarfında tam zamanlı bir astronot olmak için eğitimine devam eden Morgan’sa, 2007 yılında uzaya çıkan ilk öğretmen olmayı başardı.

Barbara Morgan, yedek olarak kaldığı Challenger görevinde ölmemiş olmayı bir şans olarak görüp uzaya gitme hayaline sonsuza dek veda edebilirdi ama hayır… İnsan, sınırları aşabilmenin verdiği gücü içinde bir kere hissettikten sonra asla durmamayı tercih ediyor.

NASA da, olayla ilgili incelemeler yapıp gerekli önlemleri aldıktan sonra uzaya yeni roketler ve ekipler göndermeye devam etti. Yaşanan felaketler ve kazalar, insanı dikey yolculuğundan geri döndüremedi.

Şimdi kısa bir ara verelim, döndüğümüzde yolculuğumuza yönümüzü tamamen değiştirerek devam edecek ve biraz daha konular konuşacağız.

Uzayın hala gizemini ve çekiciliğini koruduğu bir gerçek ama dikey yolculuğumuzun öbür ucunu da unutmamamız gerek… Yani insanlığın yükseklikle değil, derinlikle olan sınavını…

İşte karşınızda Kola… Hayır, içecek olandan bahsetmiyorum. Burası Kola Yarımadası ve biz şu anda Rusya’dayız.

Dikkat edin, yerdeki metal parçalara basmayın. Çok az kaldı… Burası terk edilmiş bir sanayi bölgesi değil. Tam şu anda üzerinde durmakta olduğumuz paslanmış cıvataların altında, 12.262 metreyle dünyanın en derin deliği var: Kola Derin Sondajı!

İnsan yapımı olan bu delik 8.848 metre olan Everest’ten bile daha uzun. Ne var ki çoktan terk edilmiş ve üstü mühürlenmiş bir proje bu…

Sondaj, Rusya’nın o yıllarda Amerika ile yerde ve gökte olan hakimiyet savaşının bir sonucu olarak 1970 yılında başlıyor ve en derin noktasına 1989’da ulaşıyor. Yani tam olarak 19 yıllık bir süreç… Bu noktadan sonra devam edememelerinin sebebiyse sıcaklık. Araştırmacılar, bu seviyede beklediklerinden çok daha yüksek bir sıcaklık derecesi ile karşılaşmışlardı ve ekipmanlar gittikçe artan sıcaklığı kaldırabilecek yeterlilikte değildi. Üstelik derinlerdeki her kademe bir öncekinden daha yoğun ve zorlu bir kayaç yapısına sahipti. Tüm çabalara rağmen daha derine inilemeyen proje 2005 yılında kesin olarak terk edildi ve delik, geri dönülmemek üzere mühürlendi.

Oysa deliğin ulaştığı etkileyici derinliğe rağmen, Dünya’nın merkezi ile kıyaslandığında, insanlık olarak yer kabuğuna sadece bir çizik attığımızı söyleyebiliriz. Üstelik bu derinliğe de sadece sondaj yardımıyla inmiş bulunuyoruz. Yani oraya bizzat adımımızı atmış değiliz.

Peki o zaman bir insanın bedenen ulaştığı en derin nokta nedir? Sanırım yeterince üşüdük… Hadi biraz güneye inelim.

Mesela bir sahil kenarına… Güneşin en tepede olduğu saatler…

Suyun kızgın kumlara tatlı tatlı vurduğuna bakmayın… aslında şu anda

Pasifik Okyanusu’ndayız… Bir diğer adıyla - Büyük Okyanus.

İsmini, Portekizli gezgin denizci Ferdinand Magellan’ın, 1519’da başladığı seferinde burayı “Mar Pacifico” yani “sakin deniz” olarak tanımlamasından almış. Tabii Magellan bu ismi koyarken Dünya üzerindeki tüm kıtaları içine alabilecek kadar büyük bir okyanus havzası üzerinde olduğundan haberdar değilmiş. Nitekim Pasifik Okyanusu’nun pek sakin olduğunu da söyleyemeyiz. Günün sonunda bu okyanusun kıyı şeridi bile, sismik ve volkanik aktiviteler sebebiyle “Pasifik Ateş Çemberi” olarak adlandırılıyor.

Burası aynı zamanda en büyük kasırgalar ve tusunamiler üretiyor. Milyonlarca canlıya ev sahipliği yapıyor. Ve içinde Dünya’nın en derin çukurunu saklıyor…

İnsanın dikey yolculuğunu, okyanusun derinliklerine ulaşmadan tamamlayamazdık çünkü okyanuslar, yer yüzünün %71’ini oluşturuyorlar. Hatta öyle ki, atmosferden geçerken tamamen parçalanmayan bir meteor, genellikle okyanusa düşüyor.

Peki Dünya’da kadar büyük yer kaplayan okyanusların %80’inden fazlasının insanlar tarafından hiç görülmediğini, keşfedilmediğini, hatta haritalanmadığını biliyor muydunuz? Veya denizde yaşayan organizmaların %91’inin tanımlanmamış olduğunu… Şu anda Ay’ın ve Mars gezegeninin yüzeylerini okyanusun derinliklerine kıyasla daha fazla keşfetmiş ve haritalamış durumdayız. Böylesi bir gizem haliyle insanların hayal gücünü harekete geçirmiş. Hatta suyun altının uzaya göre daha fazla spekülasyon konusu olduğunu söylesek abartmış olmayız.

Ülkemizden nadide bir örnek olan Van Gölü Canavarı… İskoçya’nın Loch Ness Canavarı… Jules Verne’in “Denizler Altında 20.000 Fersah” kitabında yer verdiği devasa yaratık…

Kayıp Şehir Atlantis efsanesi… Milyonlarca yıl önce yaşadığı düşünülen Megalodon’un hala Okyanus’un derinliklerinde olabileceği inancı…

Ve Titanic’in hayaletlerinin, hala çürümekte olan geminin etrafında gezindiği iddiaları… Tüm bunlar düşünüldüğünde okyanusun insanlarda daha ilkel, mitsel ve hayali bir yana karşılık geldiğini söyleyebiliriz belki de…

Dünya’nın bilinen en derin noktası, Pasifik Okyanusu’ndaki Mariana Çukuru’nun güney ucunda yer alıyor ve Challenger Deep olarak geçiyor. Dilimizde “meydan okuyan derinlik” gibi bir karşılığı var. Gerçekten de Dünya’nın tabanı olarak adlandırılan bu noktaya ulaşmak bir hayli zorlu ve tehlikeli…Hatta ölümcül olma ihtimali bile var. Sahilde tadını çıkardığımız gün ışığı, okyanusta sadece 200 metrelik bir kısmına erişebiliyor ve derinlere inildikçe dondurucu bir karanlık baş gösteriyor.

Okyanusun katmanları da aslında buna göre isimlendirilmiş. Gün Işığı Bölgesi’nden sonra Alacakaranlık Bölgesi, onun ardından da Gece Yarısı Bölgesi geliyor. Sonraki iki katmanın isimleriyse daha ilgi çekici… Öncelikle, suyun 4.000 metre derinliğinde Abisal Bölge yer alıyor.

Abisal, İngilizce’de dipsiz uçurum anlamına gelen “abyss” kelimesinden çevrilmiş. Bu bölgedeki su basıncı pek çok canlı organizmanın yaşamasına elverişli değil. Yaşamayı bırakın keşif için bile oldukça zorlu bir ortam oluşturuyor bu durum. Eğer denizaltı içindeki basınç dengesini bozan en ufak bir durum bile yaşanırsa, buradan sağ çıkmamız mümkün değil. Ama burada yaşayan, adlarını koymadığımız hatta varlıklarından bile haberdar olmadığımız organizmalar var. Düşük sıcaklıklara ve yüksek basınç altında yaşamaya adapte olmuşlar. Biyolüminesans adını verdiğimiz kimyasal reaksiyon sayesinde kendi ışıklarını üretebiliyorlar. Bu sayede bazı canlılar potansiyel avcıları ışığıyla korkutup kaçırırken kimi de avının merakla kendisine doğru gelmesini sağlayabiliyor.

Sahi, şurada bir ışık mı gördüm ben az önce?

Gidip keşfetsek mi acaba, ne dersiniz?

Neyse, başımıza bir iş gelmeden son durağımız olan Hadal Bölgesi’ne inelim en iyisi…

Hadal Bölgesi ismi verilen katman, içinde sadece okyanus çukurlarını barındırıyor. Hadal ismiyse Yunan mitolojisine göre ölülerin tanrısı ve yer altı dünyasının kralı Hades’ten geliyor. İşte Challenger Deep’in yer aldığı Mariana Çukuru da bu bölgenin içerisinde… Yani şu anda mitolojik bir hikayenin kahramanları olsaydık, Hades’in korkutucu hükümdarlığına doğru bir yolculuk yapıyor olduğumuz yazılabilirdi.

Challenger Deep’in 11.000 metre derinlikte olduğu düşünülürse buraya inebilmek de en az o kadar cesaret istiyor. Bugüne kadar bu cesareti gösterebilen ve şansı yaver giden sadece 22 kişi var. Dünya’nın en derin noktasına insanlık ilk defa 1960 yılında ulaşmış. Jon Walsh ve Jacques Piccard’ın başarısından sonra yıllarca kimse bu kadar derine inmemiş.

2012 yılında ilk solo inişi gerçekleştiren isimse Titanik filminin yönetmeni James Cameron’dan başkası değil… Ünlü yönetmen aslında filmin çekimleri sırasında geminin kalıntılarını defalarca kez ziyaret etmiş… Ama Challenger Deep, Titanik’in bulunduğu yerden üç kat daha derinde.

2019 yılından itibaren Dünya’nın en derin noktasına yapılan ziyaretler biraz daha sıklaşmış. Buna öncülük eden kişiyse adeta bu bölüm bir insan olsaydı kim olurdu sorusuna cevap gibi…Victor Vescovo, Challenger Deep’i birden fazla kez, hatta spesifik olarak 15 kez ziyaret eden tek insan. Aynı zamanda Dünya’nın hem en tepesine hem de en derinine ulaşmış ilk kişi çünkü Challenger Deep’e inmeden önce, 2010 yılında Everest’in zirvesine de tırmanmış kendisi…

2020 yılında Vescovo Challenger Deep’e giden yolda bir başka misafire daha pilotluk yapmış: Kathryn Sullivan. O da Dünya’nın en derin noktasına inen hem ilk kadın… Ve bekleyin… Hem de ilk astronot. İşte insanın dünyadaki dikey yolculuğu…

Muhtemelen içinde yaşadığı evrene merak duyan herkes buna benzer bir deneyimi yaşamak ister. Ama biz insanlar, bireysel deneyimlerden de güç ve ilham alıyor; kolektif hikayemizin bir parçası olarak kabul ediyoruz. Everest’e, Ay’a veya Dünya’nın en derin noktasına ulaşmayı insanlığın bütününe atfediyoruz. Keza tarihteki tüm keşifler ve icatlar için de bu geçerli… Başarılardan bahsederken esas kişileri de hatırlıyor ve anıyoruz ama atılan her yeni adımın ortak öznesi olarak, hepimizi içine alan ortak bir isim olan insan olarak görüyoruz. Çünkü evrenin bilinmezliğine karşı sadece birbirimize sahibiz… Üstelik bizi harekete geçiren de tam olarak bu… Bilmemek.

Evrenin gizemleri tükenmedikçe insanın bilme arzusunun ve o bilgiye ulaşmak için kat edebileceği yolların da sonu gelmeyecek.

Künye
  • YazanGülşah Dim
  • Ses Tasarımı ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (20)