Apollo 8 ve Dünyayı Değiştiren Fotoğraf
Barış Özcan, yılın son bölümünü canlı yayında miksleyerek kaydetti. Dünyanın en önemli fotoğrafının hikayesi bu. Uzaydan çekilmiş bir dünya fotoğrafı. Bölüm boyunca, önce astronotlarla birlikte Ay'ın yörüngesinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Ardından tarihin karanlık sayfalarına bir ziyaret gerçekleştiriyoruz. Çünkü teknoloji ile insanlığın ilişkisini anlamak için, birkaç adım öteye gitmek ve hayatımıza biraz uzaktan bakmamız gerek.
Herkese merhaba!
Yıl sonu bilgi ve müzik performansına hazır mısınız? 111 Hz Podcast'inin bu yılki son bölümünü YouTube ve Dlive platformlarından yaptığım bu canlı yayında gerçek zamanlı olarak kaydedeceğim. Yayında bir yandan "Dünyanın en önemli fotoğrafı"nın hikayesini hazırladığım görseller eşliğinde anlatırken...
...bir yandan da tüm müzikleri, sesleri ve efektleri eş zamanlı olarak miksleyeceğim. Böylece ilk kez işitsel bir podcast'i görsel bir ortamda canlı yayında hazırlamış olacağım. Yaklaşık 45 dakika süreceğini tahmin ediyorum bu canlı podcast yayınının. Bu süre içerisinde bir yandan konuşacağım...
...bir yandan da 4 ayrı kamera açısını ve 3 ayrı paylaşım ekranını seslere ve müziklere eşlik edecek şekilde canlı canlı yayına vereceğim. Bir çeşit “Bilgi DJ”liği yapmayı deneyeceğim.
Elbette her bölümü bu şekilde kaydetmiyorum. Normalde YouTube videolarımı A’dan Z’ye kendim hazırlıyorum. Ancak podcast olarak dinlediğiniz tüm 111 Hz bölümlerinin arkasında ekip arkadaşlarım da var. Bu yayına hazırlık toplantısında çektiğim şu arkadaşlardan söz ediyorum. Birazdan onlara da teşekkür edeceğim. MÜZİK: Last Human
Ama bu kez, biraz daha farklı bir şey yapalım dedik: Yapılmamış olanı yapalım. Malum, 2021'in artık sonuna geldik. Bu yüzden Podbee ekibi ile birlikte sizlere bir yeniyıl hediyesi verelim istedik: Bu canlı bir podcast performansı olacak ve umuyorum ki sizlerin de çoğunlukla işitsel bir format olan podcast konusuna ilgi duymanızı sağlayacak. Eğer imkanınız varsa kulaklıklarınızı takmanızı, bu yayını yoldan dinliyorsanız kemerlerinizi bağlamanızı tavsiye ederim.
Dediğim gibi, 2021'in sonuna geldik ve yıl sonu, bence şöyle geçmişe genel bir bakış atmak; birkaç adım geriye çıkıp, olan bitene biraz uzaktan bakmak için çok güzel bir zaman dilimi.
Az önce dinlediğiniz bu kısa konuşma, aslında Power FM'in podcast ödül töreninde gerçekleştirdiğim teşekkür konuşmasından bir alıntıydı. Evet, 111 Hz, geçtiğimiz Power Podcast Ödülleri'nde, "En İyi Teknoloji Podcasti" ödülüne layık görüldü.
Bu podcasti başlatırken amacımız, seslerin dünyasında birlikte bir yolculuğa çıkmaktı. Bu daveti kabul ederek daha ilk günden yolculuğa çıkmaya başlayan herkese teşekkür ederim. Çünkü 111 Hz'in ilk bölümü "Geleceğin Sesini Tasarlamak" Spotify'ın 2021 istatisiklerine göre yılın en çok dinlenen 5 podcast bölümü arasına girdi. 111 Hz ise yılın en çok dinlenen 10 podcasti arasında.
Ödüller, istatistiksel başarılar elbette insanı motive ediyor.
Ancak benim temel motivasyon kaynağım insanların hayatına “gerçekten” dokunabildiğimi hissetmek. Evet, aramızda ekranlar var, aramızda kulaklıklar var belki ama tüm bunlar sesler için bir engel değil. Sesler bu dünyada rahatlıkla yayılabiliyor.MÜZİK: I knew by a thousand
Bu özel bölümde gelin biz perspektifimizi biraz daha genişletelim. Hayalimizde seslerin bile ulaşamadığı, yayılamadığı bir yere gidip olan bitene biraz daha uzaktan bakalım istiyorum. Çünkü bazı şeylerin değerini, ancak onunla aramıza biraz mesafe koyup, şöyle birazcık geriye çıkıp baktığımızda fark edebiliyoruz.
İşte bu bölümün konusu tam olarak bununla ilgili olacak: Bir şeylere uzaktan, daha önce hiç bakılmamış bir perspektiften bakmakla ilgili yani. Dünyayı ve insanlığın dünyaya dair algısını değiştiren bir perspektiften söz edeceğim bu bölümde. Ve bu perspektiften çekilmiş bir fotoğraftan. MÜZİK: A new start
Bu öyle bir fotoğraf ki, Times dergisi onu “Dünyanın En Etkili 100 Fotoğrafı” arasında göstermiş. Üstelik işin garip yanı, bu fotoğraf öyle profesyonel bir fotoğrafçı tarafından filan da çekilmemiş. Bu fotoğrafı çeken kişinin asıl mesleği: Astronotluk.
Bu bölüm, yalnızca bir fotoğrafın hikayesinden ibaret olmayacak. Dedim ya, olaylara biraz uzaktan bakacağız bugün, çünkü bu fotoğrafın önemini anlayabilmemiz için birkaç adım geriye gitmemiz gerekli. Bu yüzden, biz de birkaç adım geriye çıkıp, tarihin karanlık sayfalarına bir yolculuk yapacağız. Çünkü bazı hikayeler, geçmişini bilmediğinizde, anlamını kavrayamayacağınız türdendir. O türden hikayeleri anlayabilmek için, geriye çekilip, olaylara biraz yukarıdan, uzaktan bakmak gerekir. Biz de onu yapacağız. Hazırsanız, başlayalım.
Bir soruyla başlamama izin verin. Bir bilgi yarışması sorusu gibi kabul edin bunu. Soru şu: İnsanlık, aya ilk kez ne zaman gitmiştir?
Böyle bir soruyu ilk duyduğunuzda, aklınıza ister istemez hemen Apollo 11 ve Neil Armstrong isimleri geliyor öyle değil mi? Öyle ya, ne de olsa aya ilk ayak basan insan oydu. O meşhur sözü hatırlıyor insan:
"Benim için küçük, insanlık için büyük bir adım!"
Tarihi bir an gerçekten. Ama söylemem gerek: Apollo 11, insanlığın aya ilk gidişi değil.
Yani, evet Armstrong'ın adımı, ay yüzeyinde atılan ilk adım, orası doğru. Ama insanlık, Armstrong'un tabiriyle "bu büyük adımı" atmadan önce de pek çok küçük adım atmıştı.
Bu adımlar ay yüzeyinde atılmamıştı belki ama Armstrong'un aydaki ilk adımını atabilmesini mümkün kılmıştı.
Yıl 1968. Neil Armstrong'un aydaki ilk adımını atmasından sadece bir yıl önce, Florida'daki John F. Kennedy uzay üssünde şu sesler duyuldu:
İçinde üç astronotu, Frank Borman, James Lovell ve William Anders'i taşıyan Apollo 8 uzay aracı, yeryüzünden işte bu sesler eşliğinde ayrıldı. Bu, Apollo projesinin, uydumuz olan Ay’ın yakınına giden ilk insanlı uçuşuydu.
Apollo 8'in görevi oldukça açıktı aslında: Ne olduğunu, bu podcast bölümü için tasarladığımız kapak resminden bile anlayabilirsiniz.
Bu arada, yeri gelmişken, bölüm görsellerimizi hazırlayan Allesgut'a ve özellikle de Enes'e bir teşekkür gönderelim. Çünkü bu bölümün görselini Apollo 8'in armasından esinlenerek hazırladık.
Şimdi, "E hazır ayın bu kadar yakınına kadar gitmişler, ne diye iniş yapmak yerine geri dönüyorlar ki? Yüzüp yüzüp, kuyruğuna gelmişler işte!" diye düşünebilirsiniz.
Ama arkadaşlar, dedim ya, bu Ay’a yapılan ilk insanlı uçuş. Yani Ay daha önce hiç bu kadar yakından gözlemlenmemiş. O yüzden, Apollo 8 mürettebatına verilen görev de, yakınına gidip, ayın yüzeyini gözlemlemek. Apollo 8 mürettebatı, ayın çevresinde dolaşırken aydaki kraterleri incelemek ve iniş yapmaya en uygun alanı aramak üzere oraya gitti. Böylelikle bir sonraki görev, yani Apollo 11 de, belirlenen bu alana iniş yapabilecekti.
Yani ay yüzeyini gözlemlemek Apollo 8'in birincil göreviydi. Hatta uzay aracı, bu amaçla, yani aydaki en uygun iniş alanını bulmak için çeşitli ölçüm cihazlarıyla ve bir de her 25 saniyede bir otomatik olarak ayın yüzeyini çekecek bir kamerayla donatılmıştı. Yani bir timelapse kamerasıyla.
Ama bu cihazlar dışında, NASA, mürettebattan William Anders'ın eline de Hasselblad marka bir fotoğraf makinesi vermişti. Anders'ın asıl görevi uzay aracının düzgün çalıştığından emin olmaktı. Ama asıl görevinden vakit bulabildiği zamanlarda, işte bu kamerayı kullanarak ayın yüzeyini fotoğraflayacaktı. Apollo 8'deki fotoğraf makinelerinin tek işlevi buydu: Ayın yüzeyini, kraterleri ve inilebilecek alanları fotoğraflamak.
İşte bu amaçla, Dünya'dan ayrıldı Apollo 8. Ve ayın yörüngesine ulaşması, tam 3 gün sürdü. Bu Dünya yörüngesinden -yani alçak yörüngesinden- ayrılan ilk insanlı uzay aracıydı ve ayrıca mürettebatın iniş yapmadan yörüngede döndüğü Ay'a, yani Dünya’dan başka bir astronomik nesneye, bir gök cismine ulaşan ilk insanlı uzay uçuşuydu. Onun içindeki insanlar, bugüne kadar yaşamış tüm insanlar içerisinde Dünya’dan en uzak noktaya giden ilk kişilerdi.
Bu kişilerden biri olan Frank Borman, uzayda 3 gün süren bu yolculuğu şöyle anlatıyor:
"Dünya'yla Ay arasında yolculuk yapmak, Dünya'nın çevresinde dolaşmaktan tamamen farklı bir şey. Dünya ile ay arasındayken, bir pencereden mi bakıyorsunuz? Eğer Güneş baktığınız bu pencere tarafındaysa, onu görebileceğiniz en parlak haliyle, adeta kör edici derecede parlak görüyorsunuz! Daha sonra tam aksi yöndeki pencere gidiyorsunuz, bu kez de oradan bakıyorsunuz. Ve gördüğünüz şey zifiri karanlık! Simsiyah! Çünkü o pencere uzay aracının gölgesinde kalıyor. Karanlık taraf, yüksek bir Arizona çölünde aysız bir gece gibi. Ve gökyüzü, hayal edebileceğinizden çok daha fazla yıldız tarafından muazzam bir şekilde bezenmiş."
Yolculuk, üç gün boyunca işte bu görüntüler eşliğinde sürmüştü. Ve nihayet, üçüncü günün sonunda, Apollo 8, ayın yörüngesine ulaşmıştı. İnsanlık, tarihte ilk kez, dünya dışındaki bir gök cisminin bu denli yakınına yolculuk yapmıştı. Düşünebiliyor musunuz? Atalarımızın binlerce yıl boyunca yer yüzünden baktığı, kimi zaman onu tanrı sandıkları bu gök cisminin yanında, şimdi onların torunları vardı. Onun yörüngesindeydiler, ve yavaş yavaş etrafında dolanıyorlardı.
Ama Apollo 8 mürettebatı, bundan daha fazlasını da yapacaktı.
Şimdi Ay’la ilgili bilgilerimizi tazeleyelim: Ayın, bizim asla görmediğimiz bir yüzü var.
"Nasıl yani? Ay kendi ekseni etrafında dönmüyor mu? Nasıl asla göremediğimiz bir yüzü olabilir?" diye soruyorsanız açıklayayım.
Evet, Ay kendi ekseni etrafında dönüyor, ve bu dönüş tam 27 gün sürüyor. Bu neredeyse bir aya yakın bir süre. Ama işte, sorun tam da burada. Çünkü Ay'ın Dünya etrafındaki turu da 27 gün 8 saat sürüyor. Yani ayın kendi etrafındaki dönüşüyle neredeyse aynı sürede. Garip bir rastlantı, öyle değil mi? İşte bu yüzden, yani dünya etrafında dönüşüyle kendi ekseni etrafında dönüşü birbirine denk olduğundan, Ay'ın bir yüzü, sürekli dünyaya dönük kalıyor. Ve biz yeryüzünden baktığımızda, Ay'ın hep aynı yüzünü görüyoruz. Dünyamızın bu doğal uydusunun, bize yabancı, hiç görmediğimiz bir de öbür tarafı var. Bazıları “dark side of the moon - Ay’ın karanlık yüzü” de diyor ya. Aslında öyle değil ama biz göremediğimiz için karanlık diyoruz.
Astronotlar Ay'ın dünyadan görünmeyen yüzüne vardıklarında, Houston Uzay Merkezi'ndeki NASA çalışanları, Apollo 8 mürettebatına "Ay nasıl görünüyor” diye çok büyük bir merakla sordular. Astronotların verdikleri cevap ne oldu dersiniz?
Cevabı duydunuz. "Ay gri görünüyor, renksiz". Griden ibaret bir taş yığını. Ne bir renk, ne de bir hayat belirtisi var.
Ama, Apollo 8 uzay aracı, bu kez de yavaş yavaş, ayın güneş görmeyen kısmına, yani gölgede kalan yüzüne doğru süzülüyordu. Ve mürettebat orada "gri" dışında başka bir şeyle karşılaşacaktı: Siyah.
Hem de simsiyah.
Bilirsiniz, dünyanın atmosferi, yoğunluğu sayesinde ışığı kırıyor ve dağıtıyor. Biz de bu sayede, geceleri gökyüzünü simsiyah değil, aslında koyu bir lacivert olarak görüyoruz. Ve yine bu sayede, hiçbir ışık kaynağı yokken bile, az çok, hayal meyal etrafımızı görebiliyoruz. Oysa Ay’ın, ışığı kırıp dağıtan böyle bir atmosferi yok. Güneşi görmeyen ve gölgede kalan kısımları, işte bu yüzden tamamen karanlık. Apollo 8 ekibi de, Ay’ın gölgesine ulaştığında işte bu karanlıkla karşılaştı: Kömür gibi, zift gibi bir karanlık.
Başka ne karanlık biliyor musunuz? Teknolojinin bazı yönleri. Mesela insanlığın Ay’a gidebilmesini mümkün kılan teknolojinin tarihindeki bazı sayfalar. Karanlık. Hem de zifiri karanlık.
Evet, "insanlığın aya gidebilmesini mümkün kılan teknolojinin tarihi gibi karanlık" dedim. Farkındayım. Şimdi, "Bilimsel gelişmelerin tarihi, nasıl olur da karanlık olabilir" diye mi soruyorsunuz? O halde dinleyin, çünkü uzay çağını başlatan teknolojinin tarihi, muhtemelen sandığınızdan biraz farklı.
Bölümün başında insanlığın ilk kez ne zaman aya gittiğini sormuştum. Şimdi benzer birkaç soru daha sormama izin verin: Sizce, uzaya gönderilen ilk insan yapımı nesne nedir? Ne zaman ve kim tarafından gönderilmiştir uzaya?
Eğer Amerika Birleşik Devleteri ile Sovyetler Birliği arasındaki Uzay Yarışını başlatan olayı biliyorsanız, bununla ilgili de bir tahmininiz vardır. Soğuk Savaş döneminin, uzay alanında ilk teknolojik gövde gösterisi olan, 4 Ekim 1957 yılında uzaya fırlatılan Sputnik 1 uydusundan söz ediyorum. Dünyanın ilk yapay uydusu yani. Uzay yarışını, işte bu uydunun yörüngeye oturtulması başlatmıştı. Eğer sizin de tahmininiz bu olduysa, malesef: Yanlış tahmin.
ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki uzay yarışına ve Soğuk Savaş yıllarına tekrar değineceğiz ama, uzaya gönderilen ilk insan yapımı nesne, bu döneme ait değil. Ama yine bir savaşın olduğu, üstelik oldukça sıcak, hatta insanlığın gördüğü en sıcak savaşın olduğu bir döneme ait.
Bu öfkeli sesin sahibini tanıdınız, değil mi? Bugüne kadar görülmüş en büyük toplu katliamın başsorumlusundan söz ediyorum, yaklaşık 12 milyon sivilin ölümüne neden olmuş, tarihteki en büyük kitlesel kıyım makinesi olan Nazi Almanya'sının başmimarı olan, Adolf Hitler'den.
Yahu Adolf Hitler nereden çıktı? Savaşın ortasında, işi gücü bırakıp, odağını uzay keşiflerine mi adamış yani?
Hayır, elbette böyle bir şey olmamış. Ama işte, teknolojinin tarihi girift bir labirent arkadaşlar, nereden neyin çıkacağı, hiiiç ama hiç belli olmuyor.
Adolf Hitler'in bir arzusu vardı. Karanlık bir arzu: Almanya'yı, dünyadaki tartışmasız en büyük askeri güç yapacak bir teknoloji icat etmek: Bir ölüm makinesi.
Öyle bir teknoloji olmalıydı ki bu, en az zaiyatla, karşı tarafa en büyük hasarı yaşatmalıydı.
Adolf Hitler, işte bu amaçla, daha ikinci dünya savaşı başlamadan 6 yıl kadar önce gizli bir askeri program başlattı. İsmi, Aggregat programı. Amacı gayet açıktı: Hitler'in arzuladığı, Almanya'yı dünyanın askeri süpergücü haline getirecek bir teknoloji icat etmek ve bu teknolojiyi kullanarak bir ölüm makinesi yaratmak.
Program boyunca, özellikle de İkinci Dünya Savaşı yıllarında, toplama kamplarından alınan binlerce insan, yeraltı fabrikalarında köleler gibi çalıştırıldı. Deneyler ve denemeler sırasında onlarca patlama gerçekleşti. Bu programda köle gibi çalıştırılan bu işçilerin, 12,000 ile 20,000 kadarının hayatını kaybettiği zannediliyor.
Hepsi, çok daha fazla insanın ölümüne yol açacak bir silahı icat edebilmek için. Ne yazık!
Ama Adolf Hitler, nihayet o arzuladığı ölümcül silahına kavuşmuştu. Artık Nazi Almanyası, ufacık bir hareketle, binlerce insanın hayatına son verebilecek, şehirleri yerle bir edebilecek o silaha sahipti. Peki ama neydi bu silah?
Cevabı hemen vermeden önce, başka bir soruyu düşünelim: Yapay uydular, keşif araçları, uzay sondaları... Uzay keşiflerinde kullandığımız tüm bu araçları uzaya neyle gönderiyoruz?
Galiba, konu bilim ve uzay keşifleri olduğunda, çoğumuzun unuttuğu, göz ardı ettiği veya hiç aklımıza bile gelmeyen bir ayrıntı var: Her uyduyu, keşif aracını veya uzay kapsülünü, dünya atmosferinden çıkarken modül modül birbirinden ayrılarak gökyüzüne yükselen bir teknoloji taşıyor aslında:
Roketler.
Yani roket diye bir şey icat edilmemiş olsa, bu teknoloji ilerlememiş olsa, uzaya çıkmak muhtemelen bir hayal olarak kalmaya devam edecekti.
İşte Hitler'in karanlık arzusunu tatmin eden, Aggregat programının icat ettiği ölüm silahı da tam olarak buydu: Bir roket! Balistik bir füze.
En az zaiyatla, en çok hasarı veren silah, işte buydu. Ama öyle sıradan bir roket değildi bu. Ateşlendiği yerden kilometrelerce uzaktaki hedefleri vurabilecek bir roketti.
Hani size, "uzaya gönderilen ilk insan yapımı nesne nedir?" diye sormuştum. Cevap işte tam burada. Nazi Almanyasının V-2 kod adını verdiği bu roket, tarihin ilk uzun menzilli balistik füzesi.
Şimdi noktaları birleştireceğiniz kısa bir geçiş yapalım. Bildiğiniz gibi her yıl “Zinciri Kırma” projesi kapsamında bir astronomi takvimi tasarlıyorum. Geçtiğimiz Pazar günü bu projenin yedincisini anlatan bir videoyu da yayına verdim. 2022 yılı için tasarladığım astronomi takviminin teması uzaydan çekilen dünya fotoğrafları. Bu fotoğraflardan ilkini de Ocak 2022 sayfası için seçtim ve takvim tasarımına yerleştirdim. Yani Ocak ayında duvarınızda “dünyanın uzaydan çekilmiş ilk fotoğrafı”nı göreceksiniz.
Bu fotoğraf nasıl çekilmiş biliyor musunuz?
Amerikalıların ele geçirdiği bir V-2 füzesiyle. Bu füzeyi modifiye eden bilim insanları 24 Ekim 1946'da başka bir kıtaya değil de, doğrudan uzaya gönderdiler. Füzenin içine özel korumalı 35 milimetrelik bir sinema kamerası yerleştirdiler. Kamerayı 1,5 saniyede bir fotoğraf çekecek şekilde ayarladılar V-2 füzesini fırlattılar. Sürekli çekim modunda yükselen füze dış uzay başlangıcı olarak kabul edilen Karman çizgisini tarihte ilk kez geçerek 105 km yükseklikte o fotoğrafı kaydetti. İnsanlık ilk kez kendisine uzaktan bakma fırsatını bu şekilde yakaladı.
Fakat gördüğünüz gibi, o kamerayı taşıyan füzenin asıl yapılış amacı uzaya ulaşma arzusu değildi. Daha fazla yıkım ve daha fazla acıyı hedefleyen birinin zifiri karanlık arzusuydu.
Ama bu karanlık arzu, yalnızca Nazi Almanyası tarafından kullanılmadı. Soğuk Savaş dönemini hatırlayın. Hem Amerika, hem Sovyetler Birliği, bu dönemde yüzlerce nükleer füze inşaa etti. Hepsi de, karman çizgisini aşıp kıtalararası mesafeleri katedebilecek, nükleer başlıklı füzelerdi bunlar. Soğuk Savaş döneminde o kadar çok nükleer füze üretildi ki; eğer sıcak bir savaş yaşansaydı, ve bu füzelerin tamamı kullanılsaydı, dünya üzerindeki yaşam bütünüyle ortadan kalkabilirdi.
İşte Ay’a çıkabilmemizi sağlayan teknoloji, yani roketler böyle sonuçlar da doğurmuştu. Dedim ya, bu teknolojinin keşfedilme amacı tam da bu karanlık sonuca ulaşmaktı aslında.
Ama savaşların, uzaya çıkmamızdaki tek rolü bu değil.
Ay’a ulaşma arzusu ve Apollo 8 görevi de, bir savaşın sonucu değil mi sonuçta?
Soğuk Savaş'ın ortasında; Sovyetler Birliği'nin 1957 yılında Sputnik uydusunu fırlatması, bir bakıma yine bir teknolojik ve askeri güç gösterisiydi. "Bakın uzaya bir uydu yerleştirdik! Bu kapasiteye sahibiz. Ve bu uydular aracılığıyla, dünyanın her yerini gözlemleyebiliriz" diyordu bir bakıma, Sovyetler Birliği.
Tahmin edersiniz ki bu, Amerika Birleşik Devletleri için tam bir kabus senaryosuydu ve karşılığı verilmeliydi. Verildi de. Soğuk Savaş'ın iki tarafındaki bu iki süpergüç, işte böylece, bir teknoloji savaşına, bir uzay yarışına başladılar. "Uzaya gönderilen ilk hayvan"dan tutun, "uzaya gönderilen ilk insana" ve "ilk uzay yürüyüşüne" kadar her "ilk", tarafların birbirine ve tüm dünyaya yaptığı bir gövde gösterisiydi.
Bu uzay yarışına nokta koyacak büyük hedef ise, dönemin Amerikan başkanı John F. Kennedy tarafından belirlenmişti:
Ay'a gitmeyi, Amerika'nın hedefi olarak belirlemişti Kennedy, ve Apollo projesi de, işte tam bu amaçla ortaya çıkmıştı.
Apollo demişken; bakın lafa tutulduk ve bölümün başında yolculuğuna ortak olduğumuz Apollo 8'i unutuverdik. Şimdi tekrar, mürettebatın yanına dönme zamanı.
Hatırlayın, biz insanlığı uzay keşiflerine taşıyan teknolojinin karanlık geçmişini konuşmaya başladığımızda, astronotlarımız da ayın karanlık tarafına henüz geçmişlerdi. Şimdi ise, biz tarihin karanlık sayfalarında yolculuğumuzu tamamlarken, onlar da ayın karanlık tarafındaki yolculuklarını tamamlamak üzereler.
İşte, güneş ufuktan görünmeye başladı. Uzay hala daha kapkaranlık. Ama en azından ayın yüzeyi, artık aydınlık. Mürettebattaki fotoğrafçı William Anders için, fotoğraf makinesini tekrardan eline alma vakti.
Hiçbir yaşam belirtisi olmayan, alabildiğine gri, ve alabildiğine ruhsuz ve sıkıcı ay yüzeyini ve kraterleri, yeniden fotoğraflama vakti.
Anders için, siyah-beyaz bir fotoğraf filmi, ayın yüzeyini fotoğraflamak için gayet yeterli. Ne de olsa Ay, gri bir kaya kütlesinden ibaret, renkli filme ne gerek var, öyle değil mi?
Öyle tabi. Ta ki... William Anders, fotoğraf makinesinin deklanşöründen kafasını kaldırıp, Apollo 8'in camından dışarıya bakıncaya dek.
Ayın ufuk çizgisinden, dünya görünmeye başlamıştı.
William Anders, hemen arkadaşından bir renkli film istedi. Bu fotoğraf siyah beyaz olmamalıydı. Sonsuz karanlığın ortasında, bir mucize gibi masmavi parlayan bu gezegen, renkli filmle çekilmeyi hak ediyordu.
Ama Apollo 8, kendi ekseninde durmadan dönüyordu, ve Anders filmi değiştirinceye dek, dünya Anders'in penceresinin görüş alanından, ne yazık ki çıkmıştı. Ama mürettebattan Jim Lovell, aracın diğer penceresini kontrol etti ve...
William Anders, nihayet bu bölüme konu olan o meşhur fotoğrafı çekebildi.
Dinlediğiniz bu kayıtlar, Apollo 8 mürettebatının, görev sırasında aldıkları ses kayıtları. Seslerindeki heyecanı duyabiliyorsunuz öyle değil mi?
Şimdi biraz durup, güneşin doğuşu ve batışını izlemeyi ne kadar sevdiğinizi düşünün. Böylesi bir sahneye tanık olduğunuzda, siz de içinizde bir çok farklı duygular hissetmiyor musunuz? Koskoca bir sonsuzluk duygusu? Öyle ya, her gündoğumu, birbirinden şiirsel görüntülere gebe. Şimdi bir de kendinizi, Apollo 8 mürettebatının yerine koyun. Karşınızda, sizden yüz binlerce kilometre uzakta, ayın ufkundan usul usul doğan bir gezegen var. Gün doğumu veya ay doğumu filan değil bu: YERDOĞUMU! Tüm hayatınızı geçirdikten sonra ayrıldığınız o yeryüzünün, Ay’ın ufkundan görüldüğü o an. Adeta bir geriye bakış: Daha 3 gün önce orada bir yerlerdeydiniz. Bir düşünün, siz nasıl hissederdiniz böyle bir manzara karşısında?
Size, Apollo 8 mürettebatının nasıl hissettiğini dinleteyim:
Mürettebattan Frank Borman, bütün görevden aklında kalacak en önemli anın, yeryüzünün doğumunu izlediği bu an olduğunu söylüyor. Ve şunu ekliyor Borman:
"Aslında hiç kimsenin, dünyanın fotoğrafını çekmek gibi bir planı yoktu. NASA tarafından bize verilen görev, yalnızca ayın fotoğraflarını çekmekti, çünkü bilinmez olan oydu. Sonuçta hepimiz dünyada yaşıyorduk, dünya bizim için oldukça sıradan, bilindik bir şeydi. Ama ayın ufuk çizgisinden, dünyanın doğduğunu gördüğümüzde, hepimiz büyülendik ve içimizde tarifi imkansız bir duygu hissettik. Simsiyah bir hiçliğin ortasında, o kadar ufacıktı ki, başparmağımızla onu örtebiliyorduk.
Bize ait olan her şey, ailemiz, arkadaşlarımız, evimiz ve ülkemiz, işte bu başparmağımızla kapatabildiğimiz ufacık gezegendeydi. Ve simsiyah hiçliğin ortasında, o kadar güzel, o kadar canlı, o kadar renkliydi ki, görev planımızda olmamasına rağmen, birimiz bile bu anın fotoğrafını çekmekte ufacık bir tereddüt bile hissetmedik."
Astronot William Anders bu fotoğrafı 1968'de çekmişti. Aynı yıl insan hakları savunucusu Marthin Luther King bir suikaste kurban gitmişti. Aynı yıl sayısız acılara neden olan Vietnam Savaşı tüm şiddetiyle devam ediyordu. Uzaya çıkıp, bu fotoğrafın çekilmesine imkan tanıyan roket teknolojisinin, aynı zamanda bir nükleer tehdidi, bir yokoluş riskini de yarattığı, Soğuk Savaş yıllarının karanlığı kaplıyordu 1968'de yeryüzünü...
İşte "Yerdoğumu" fotoğrafı, yeryüzündeki bu karanlık dönem devam ederken çekilmişti. Fotoğraftaki simsiyah uzay boşluğunun ortasında masmavi rengiyle, bir mucize gibi doğmakta olan Dünya, kendisinden en uzaktaki o üç insana başka bir yüzünü göstermişti.
Acılarla, savaşlarla, kanla ve yok olma tehdidiyle karşı karşıya olan ufacık, kırılgan dünyamızın bu fotoğrafı, biz insanlara da bazı şeyleri hatırlatmalı. Bizlere, yeryüzünde sonsuz acılara neden olan hırsımızın, düşmanlıklarımızın ne kadar karanlık, ne kadar boş olduğunu göstermeli. Sınırların gözükmediği bir boşlukta hepimizin, aynı gezegeni paylaştığını, paylaşmak zorunda olduğunu hatırlatmalı bizlere.
Benzer duygular hisseden bir astronomun sözlerini, daha önce "Soluk Mavi Nokta" başlıklı videomda da paylaşmıştım.
Apollo 8’deki astronotlar da çektikleri fotoğraf karşısında benzer duyguları hissetmişti. Koskoca evren karşısında, insanlığın ve dünyamızın ne kadar ufak ve önemsiz olduğunu anlamışlardı. Simsiyah boşluğun ortasında, adeta bir elmas gibi, bir mucize gibi parlayan mavi gezegenimizin, ne kadar biricik, ne kadar değerli olduğunu söylüyordu bu görüntü bizlere. Çünkü sahip olduğumuz tek şey oydu.
İşte bu yüzden, astronot William Anders'in dünyadan 380 bin kilometre uzaklıkta çektiği "Yerdoğumu" fotoğrafı, yeryüzüne döner dönmez, bütün gazetelerin ön sayfasında kendine yer buldu. Milyarlarca insana ulaştı, ve milyarlarca insan yalnızca astronotların hissedebildikleri bu duyguları hissetti yüreğinde, bir fotoğraf sayesinde.
Soğuk Savaş'ın ve nükleer tehdidin ortasında, bu fotoğraf bir anda çevreci hareketin sembolü haline geldi. Ona yepyeni bir ivme kazandırdı. Ve bu fotoğrafın çekilmesinden sadece 16 ay sonra, 22 Nisan günü, takvimlerde "Dünya Günü" olarak kabul edildi. Ben de o yüzden "Yerdoğumu" adlı bu fotoğrafı, 2022 Astronomi Takvimi’nin Nisan ayı sayfasına yerleştirdim.
Hatırlarsanız, Türkiye'de orman yangınlarının sürdüğü sırada, "Alevlerle Yaşamak" başlıklı bir podcastbölümü paylaşmıştım sizlerle. Konuklarımdan biri, "Esmiyor" adlı podcastin yaratıcılarından biri olan, Derin Altan'dı. Geçtiğimiz günlerde, ben de “Esmiyor”a bir iade-i ziyaret gerçekleştirdim. Vaktiniz olursa bu bölümün ardından, Esmiyor'un o bölümünü de dinleyebilirsiniz...
Teknoloji, insan ve ekoloji ilişkisi üzerine konuştuk. Derin'in bölümün başında bana sorduğu sorulardan biri şöyleydi:
Bense bu soruya şu şekilde cevap vermiştim:
İnsanlık olarak uzaya çıkabilmemizi sağlayan teknolojinin karanlık tarihini düşündüğümüzde, bu paradoksal ilişki, sizce de yeniden ortaya çıkmıyor mu?
Ne için icat edildi roketler? Nazi Almanya'sının başındaki, elleri milyonlarca insanın kanına bulanmış bir diktatörün, sapıklık derecesindeki güç arzusu değil miydi bu teknolojinin nedeni? Peki ya daha sonra? Aynı teknolojiyi kullanarak, özellikle de Soğuk Savaş yıllarında, dünyadaki canlı yaşamını tümüyle ortadan kaldıracak kadar çok nükleer başlıklı füze üretilmedi mi?
Ama işte paradoks tam da burada. Böylesine korkunç motivasyonlarla üretilen ve korkunç sonuçlara gebe olan bu teknoloji, aynı zamanda, bize dünyamızın ne kadar değerli olduğunu, evrende ne kadar önemsiz olduğumuzu da hatırlattı. Bütün bu karanlığın ve ölüm arzularının içinden, koskocaman bir yaşam arzusu çıkıverdi: Yaşamın değerini, biricikliğini anlamanın, yaşamanın ve yaşatmanın arzusu.
Apollo 8'in, ve Yerdoğumu fotoğrafının hikayesinin bize anlattığı şey bu sanırım: Hayat öyle garip, öyle girift labirentlere sahip ki, belli bir amaçla yapılan bir eylemin, bambaşka, hiç beklenmedik, hatta tam aksi yönde sonuçları doğabiliyor.
Teknolojiden nefret etmek de anlamsız. Ona aşırı derecede bağlanmak da... Onun bir amaç değil sadece bir araç olduğunu unutmamak gerek. Onu kullanarak yaşamı ortadan kaldırmak da mümkün; yaşamın değerini anlamak da... Bu bakış açılarından birini seçmeden önce -en azından hayalimizde- Dünya’ya uzaktan, çok uzaklardan bir kez daha bakmak gerek.
Künye
- YazanBerkant Gültekin
- Ses Tasarım ve KurguBarış Özcan
- Müzik SeçimleriBarış Özcan
Kaynaklar (24)
- youtube.com
- How Historians Are Reckoning With the Former Nazi Who Launched America's Space Program
- Here's how the Nazis put the first manmade object into space
- Aggregat
- The program
- These scientists
- Aggregat - Wikipedia
- V-2 - Vikipedi
- Intermediate-range ballistic missile - Wikipedia
- The Forgotten Rocketeers: German Scientists in the Soviet Union, 1945-1959 - War on the Rocks
- Wernher von Braun - Wikipedia
- German scientists brought to United States to work on rocket technology
- V2: The Nazi rocket that launched the space age
- Remembering the Nazi Scientist Who Built the Rockets for Apollo
- American Scientists Took the First Photo of Earth From Space Using Nazi Rockets
- Almanya'dan NASA'ya Bir Bilim Adamının Hikayesi: Wernher von Braun
- Braun
- Almanya
- bilim
- Amerika
- Bavyera
- space exploration and nuclear war ballistic - Google Search
- Space Weapons and the Risk of Accidental Nuclear War | Arms Control Association
- Why "Earthrise" is the Most Influential Photo Ever Taken