111 Hz ·Bölüm 19 ·13 Ocak 2022 ·30 dk ·1.223 kelime

Sinemanın Doğuşu

Hepimiz film izlemeyi severiz. Bu bölümde sinemanın, nasıl bir hokus pokusla yedinci sanat olduğunu konuşuyoruz. Sinema ile büyü ve illüzyon arasındaki nasıl bir ilişki var? İki adamın girdiği bir iddia, sinemanın doğuşuna nasıl sebep olmuş olabilir?

0:00

Göz göre göre kandırılmak hoşunuza gider miydi? Hislerinizle oynanması veya gözünüzün boyanması? Ben, buna sizler adına korkmadan cevap verebilirim. Muhtemelen evet, bu hoşunuza giderdi. Böyle söyleyince, kulağa garip gelmiş olmalı, haklısınız. Bu başka bir durumda, elbette epey can sıkıcı olurdu. Yani birisi size gelip; “birazdan sizi kandıracağım, haberiniz olsun.” dese, kendinizi bu duruma hazırlamaya çalışırdınız. Belki, daha dikkatli olmaya çalışırdınız, bunun için gözünüzü bile kırpmadan beklerdiniz. Şöyle derin bir nefes alıp, yapılabilecek her hamleye karşı tetikte olurdunuz. Ancak endişelenmeyin, ben size böyle bir şey yapmayacağım. Arkanıza yaslanıp rahatlayabilirsiniz, hatta belki bir kova mısır ve içecekle eşlik edebilirsiniz, çünkü ben, tarihin en eğlenceli ve bir o kadar da masum kandırmacasından, yani belki hepimizin olmasa da çok büyük bir çoğunluğumuzun o çok sevdiği, sinemadan bahsediyorum elbette.

Sinemaya gittiğimizde veya evde harika bir film izlerken, aslında bir yandan da bir göz yanılması yaşıyoruz. İzlediğimiz her film, aslında dikkatlice kurgulanmış birer sihir numarasından ibarettir ve bizi az önce bahsettiğim gibi, masumca kandırarak, bize bazı hikayeler anlatır. Bize çeşitli duygular hissettirir.

Sinematograflarıyla Paris’in çeşitli yerlerinde bir çok görüntü kaydeden Lumiere Kardeşler, çektikleri görüntüleri 1895 yılında Paris'te Grand Cafe ismindeki bir yerde halka sergilediler. Bu görüntüler arasında fabrika işçilerinin fabrikadan çıkışları, bir trenin bir istasyona yanaşması, Lumiere Kardeşlerin büyüğü olan Auguste Lumiere'in eşi ve çocuklarıyla ettiği kahvaltı, bir çocuğun bir bahçıvanın kullandığı hortuma basıp suyun akışını keserek, bahçıvana yaptığı şaka gibi gündelik hayattan kesitleri içeren on adet kısa film vardı ve kısa zamanda çok büyük bir ilgiyle karşılaştılar. Daha ilk haftadan tanesi 35 Franktan 7000 biletlik hasılat yaptılar. Bu yeni eğlence biçimi bütün dünyada büyük ses getirdi. Dünyanın birçok yerinde kopyaları vizyona girdi. Hatta Thomas Edison, Lumiere Kardeşlerin birkaç sinema filmini onlardan habersiz kopyalamış ve icatlarının arasına bir yenisini ekleyerek, tarihin ilk korsan filmini yapmış oldu. Herkes akın akın sinemalara koşar, ancak bunca ilgiye rağmen Lumiere Kardeşler çok kısa bir süre içinde sinema kariyerlerini sonlandırır. Bir söylentiye göre Grand Cafe’deki ilk gösterim sırasında trenin istasyona yanaştığı görüntüyü izleyen seyirciler trenin üstlerine geldiğini düşünerek sinema salonundan koşarak kaçmışlar. Bu söylenti yalnızca Lumiere Kardeşlerin filmlerinin, kendilerinden önceki tüm hareketli görüntülere kıyasla çok daha keskin ve güzel göründüğüne dair bir övgünün bir nevi şehir efsanesine dönüşmüş halidir aslında. Bir doğruluk payı yok. İnsanlığın yüzyıllardan beri gölge oyunu, illüzyon ve Büyülü Fener gösterileri izlediği düşünüldüğünde bunun olması saçma olurdu zaten. Bu gösterimlere o dönemde bazı önemli davetliler de katıldı ve bunlardan bir tanesi de sinemanın büyülü dünyasının kapılarını sonuna kadar açan George Melies'ti.

O yıllarda illüzyonistler çok çok ünlü kişilerdi. Halkın en büyük eğlencesi illüzyon gösterileriydi, dolayısıyla da illüzyonistler günümüzün süperstarları gibi büyük ilgi görüyordu. Tesadüfe bakın ki George Melies de bir illüzyonistti. Sahne aldığı tiyatronun içerisindeki hava durumunu, Büyülü Fener kullanarak değiştirme fikrini bulan bir illüzyonist. Melies, Lumiere Kardeşlerin gösterimine katıldıktan sonra adeta hayretler içinde kalmıştı. Hatta Lumiere Kardeşlere, gösterim biter bitmez, kendisine bir Sinematograf satmaları için yalvarmıştı. Kardeşler bu teklifi çeşitli sebeplerden dolayı reddettiler ancak bu Melies'i durdurmadı. Başka bir yöntem araştırırken Animatograf adında bir film projektörü buldu ve satın alıp bunu aynı zamanda görüntü de kaydedebilir bir hale getirdi. O dönemin sinemasını belgesel olarak nitelendirebiliriz. Genellikle çekilen filmler gündelik hayattan kısa kesitler şeklindeydi. Melies de kamerasına kavuştuktan sonra, dönemin popüler akımına ayak uydurarak, Paris sokaklarında görüntüler almaya başladı. Bir gün yine bu şekilde bir caddeyi çekerken mucizevi bir şey daha yaşandı. Sinemanın ufak tefek kazalardan doğduğunu söylemiştik ya, işte o gün öyle bir kaza yaşandı ki, o zamana kadar yalnızca bir teknolojik gelişme olarak görülen sinema, aslında bir sanat dalı olduğunu büyü yoluyla Melies'e göstermiş oldu. Büyüden fazlasıyla anlayan Melies de bu mesajı almakta hiç gecikmedi.

George Melies bu caddeyi ve caddeden geçen at arabalarını, yürüyen insanları, kibar hanımefendileri, şık beyefendileri, küçük neşeli çocukları çekiyordu. Güzel bir gündü ve herkes harika görünüyordu. Bir anda kameranın kolu yerinden çıktı ve çekimi durdurmak zorunda kaldı. Kolu yerine takıp kayıt almaya devam etti. Bir film projektörünü, tersine mühendislik yaparak kameraya çevirmiş olduğunu hatırlatırım, böylesine bir kaza olası görünüyordu. Melies elindeki tüm filmi bitirerek evine döndü. Filmleri banyo ettikten sonra, çekmiş olduğu görüntüleri izlemeye başladı. İzlerken bir an için, muhteşem illüzyonistimiz George Melies gözlerine inanamadı, filmi birazcık geriye sarıp o anı tekrar izledi. Sonra tekrar, sonra tekrar ve tekrar. Kameranın kolunun çıktığı an vardı ya hani, hiçbir şey olmamış gibi kolu yerine takıp kayıt almaya devam etmişti, işte filmini izlerken sıra tam o ana gelmişti. Bir anlık duraksamanın ardından devam eden kayıt filmin de zamanda atlama yapmasına sebep olmuştu. Cep telefonlarının video kayıt özelliğinin ilk çıktığı zamanlarda, kaydı durdurup devam ettirerek bir tür sihir numarası yapmış, mesela birini ya da bir eşyayı puf diye bir anda kaybetmiş olan var mı aramızda? İşte filmde de, şu anda bize çok basit gelen bu sihir numarasını izlemişti Melies. Hiç farkında olmadan, görüntüdeki at arabasını bir cenaze arabasına, kibar hanımefendiyi haylaz bir kız çocuğuna, neşeli çocukları ise yetişkinlere çevirmişti.

Başlı başına bir illüzyon olan sinema, bu olay sayesinde Melies'in ellerinde gerçek büyülü haline kavuşacaktı. Yalnızca teknolojik bir alet olarak kullanılan filmden bir sanat dalı doğacaktı. Melies filmleri istediği gibi kurgulayabileceğini keşfetmişti ve bunu farkettikten sonra illüzyon gösterilerini filmlerine taşıdı. Film üzerinde birçok deneme yaparak özel efektler yarattı. Mesela çift pozlamayı, yani çektiği bir görüntünün üzerine filmi geri sararak başka bir görüntünün çekilmesi sonucu ortaya çıkan efekti keşfetti ve bir objenin üzerine bir insanın suratını yerleştirebileceğini farketti. Bunun bir örneği olarak, Jules Verne'in Ay'a Seyahat kitabından esinlenerek yaptığı, yine aynı ismi taşıyan, Ay'a Seyahat filmindeki, gözüne bilim insanlarını taşıyan uzay mekiği saplanmış olan Ay görüntüsünü verebiliriz, ki bu görüntü sinema tarihinin en ikonik görüntülerinden biridir. Filmlerinde yeri geldi kendini klonlayarak aynı anda birkaç rolde oynadı, yeri geldi kafasını yerinden çıkarıp masaya koydu. İllüzyon içinde illüzyon. Rüya içinde rüya gibi, onun da filmi yapıldı hatırlarsınız. İşte o filmin yapılabilmesini de bu gibi mucizevi hikayeler sağlamış oldu.

Belki bir sinemaya gittiğimizde, izlediğimiz filmde, örneğin; uçabilen bir karakter varsa, içimizden "olur mu canım? İnsan uçamaz, çok saçma." diye düşünüyoruz bazen, bazen çok sevdiğimiz karakterleri ölürken izliyoruz, bu karakter için üzülüyoruz, belki de ağlıyoruz ve filmde öldüğünü gördüğümüz karakteri oynayan oyuncunun, daha sonrasında, internette film için tanıtım yaptığına şahit oluyoruz, bazen de normalde genç olan bir oyuncunun yaşlandırılmış haliyle karşılaşıyoruz. Sinemada gerçek hayatta mümkün olmayan ama hayalini kurduğumuz, gerçek olsa çok güzel ya da çok kötü olabilecek şeyleri özel efektler yardımıyla izleyebiliyoruz. Buradaki numara ne olursa olsun içten içe şunu biliyoruz; filmlerde izlediğimiz şeyler gerçek değil. Bizler için hazırlanmış bir sihir numarası. Sonuçta sinema dikkatlice tasarlanmış bir illüzyon ve insanlara filmin “gerçekmiş gibi” gelmesi yeterli. “Eğlencenin büyük kısmı gördüğün şeylerin gerçek olmadığını biliyor, ancak sihirbazın bunu nasıl yaptığını bilemiyor olmakta gizli” Yani kandırılmaya izin vermek, sinemanın büyüsüne kapılmak... Herhalde kandırılmanın en eğlenceli hali bu olsa gerek. İşte sinemanın doğuşu böyle ardı ardına gelen büyülü olaylara dayanıyor. Tarih öncesi insanın gölgeler aracılığıyla hikayeler anlatması, Melies’in filmleri aracılığıyla hikayeler anlatması ile aynı şey. Büyünün ta kendisi. Önce çevresindeki doğayı gözlemleyen insan onu algıladı, anladı ve onu taklit etti ve kendince değiştirdi. Burada bahsettiğimiz büyü ile ilgili, Ernst Fischer, Sanatın Gerekliliği kitabında şöyle diyor: "Sanat bir büyü aracıydı, İnsanın doğaya üstünlük sağlamasına, toplumsal ilişkilerin gelişmesine yarıyordu. İnsanlığın başlangıcında sanatın güzellik ile uzun boylu bir ilintisi yoktu, estetik kaygısı ise hiç yoktu; insan topluluğunun yaşama savaşında kullandığı büyülü bir alet, bir silahtı büyü. Mağaralara yapılan hayvan resimleri avcıya gerçekten bir güven, avına karşı bir üstünlük duygusu veriyordu. Tehlikeli, anlaşılmaz ürkütücü doğa karşısındaki güçsüz yaratık, insan, gelişmesinde büyüden destek görüyordu. Ta en başından beri büyücüydü insan." The End.

Künye
  • YazanOğulcan Ayan, Berkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriUmut Barış Genç
Kaynaklar (19)