
Uykumuzda Yazdığımız Hikayeler: Karabasan
Karabasan kimdir veya nedir? Uykularımızı kaçıran bu tecrübenin bilimsel bir açıklaması var mı? Yüzyıllardır farklı kültürlerde anlatılan karabasan hikayeleri neden birbirine bu kadar benziyor? 111 Hz'in bu bölümünde hikayeleştirdiğimiz kabuslarımızı ve karabasan fenomenini konuşuyoruz.
İkinci kez günaydın arkadaşlar. Umarım siz benden daha iyi bir uyku çekmişsinizdir. Benimki çok korkunçtu. Hala etkisinden kurtulamadım. Önceden hep anlatırlardı da inanmazdım. Sonunda galiba ben de “karabasan” denilen o korkunç tecrübeyi yaşadım. Gerçekten de göğsümün üstüne biri oturmuş gibiydi. Kıpırdayamadım, ses çıkaramadım. İnşallah bu korkunç misafir bi daha ziyaretime gelmez.
Ama bi dakika. Ortada gerçekten bi ziyaretçi yoktu di mi? Ben bir duyguyu kişileştiriyorum, ona bir karakter veriyorum şu anda sanki. Acaba bunu neden yapıyoruz? Neden bu deneyime bir sorumlu bulduk? Korkumuza Karabasan diye bir karakter iliştirdik?
Tamam, bu iyi bi yöntem. Korkuyu üstümden atmak için sebeplerini araştırmak bana iyi gelecek. Sonuçta korku en çok bilinmezlikten beslenir, öyle değil mi? O zaman korkumun üstüne beraber gidelim. Gelirsiniz siz de benimle değil mi? Beraber karabasanın üstündeki şu ürkütücü gizemi kaldıralım.
hmmm...
Karabasan’ın hikayesini öğrenmek için yüzyıllar öncesine gitmemiz gerekiyor. Peki nereye gidelim sizce? Size soruyorum çünkü dünyanın neresine gittiğimiz inanın hiç fark etmez. Çok ilginç bir şekilde, bütün kültürler yaklaşık aynı hikayeyi anlatacak bu konuda bize. Yani insanlığın kabusları ortak diyebiliriz belki de.. Hadi gidip bakalım herkesin uykularını neler kaçırmış?
Nereye geldik? Şu tablolardan anladığım kadarıyla Ortaçağ Avrupa’sındayız. Vay be. Burada karabasanı bulmak için insanların yatak odalarına girmemize gerek yokmuş. Tablolarda fazlasıyla gerçekçi bir şekilde resmedilmiş karabasan. Mesela 1800’lerde Vincenz Georg Kininger tarafından çizilen şu tablo. Uyuyan bir kadının üstüne doğru eğilmiş iki tane şeytan figürü resmedilmiş. Tablonun ismi İncubi ya da diğer adıyla İNCUBUS.
Pardon burada konuşmayalım bu konuları. İnsanların batıl inançları epey hassas. Gelin şu köşeye geçelim.
Incubus figürünün nasıl ortaya çıktığını bilemiyoruz ama Mezopotamya uygarlığından Roma İmparatorluğu’na kadar bütün kabuslardan o sorumlu tutuluyor. Incubus bazı kaynaklarda yalnızca kadınları ziyarete gelen erkek bir şeytan olarak geçiyor. Erkekleri ziyarete gelen kadın şeytan ise Succubus olarak adlandırılmış. Latince’de de Incubo kelimesi “kabus, uyuyanın üstüne oturan varlık” anlamında kullanılıyor. Anlatılan bütün hikayelerde Incubus’un görünüşü ve amacı değişkenlik göstermiş ama hepsinde ortak bir unsur var: Incubus ziyarete geldiğinde uyuyan insanın göğsüne oturuyor.
O zaman hazır buradayken başka bir tabloya daha bakalım, ne dersiniz? Bu tablo da ilk baktığımıza çok benziyor. Yine uyuyan bir kadın ve göğsünde oturmuş şeytani bir figür resmedilmiş. Ressam Henry Fuseli bu ünlü tablosunu 1781’de yapmış. İsmini de uygun bir şekilde “The Nightmare” yani “kabus” koymuş. İngilizce’deki bu “nightmare” kelimesinin kökeni de aslında karabasan hikayesine dayanıyormuş, biliyor musunuz? “Mare” eski ingilizcede “uyuyanların göğsüne oturan mitolojik bir varlık”, yani Incubus anlamında kullanılıyor. Hatta aynı kelime İskandinav folkloründe de var.
İsveç, İsviçre, Danimarka gibi İskandinav ülkelerinde “mare” veya “mara” olarak bilinen bu varlık, geceleri köylüleri ziyaret etmekle lanetlenmiş yaşlı bir kadın.
İnanışa göre Mare, her gece uyuyan insanların yataklarına sürükleniyor, onların kaburgalarının üstüne oturuyor ve kabus görmelerine sebep oluyormuş.
Tamam burası fazla korkutucu oldu. Devamını görmek istemiyorum. Turumuzu biraz hızlandıralım.
Kutuplardayız. Burada Eskimo’lar karabasanlarına “Uqumangirniq” ismini koymuşlar. İnanışa göre uykuda savunmasız durumda olan ruhları, bir tür şaman büyüsünün saldırısına uğruyor.
Japon mitolojisinde düşman ruhların intikam almak için uykumuzda bizi boğmaya geldiğine inanılıyor. Çin kültüründe ise bir hayaletin geceleri vücudumuza bastırdığına.
Hikayelerde bir benzerlik fark ettiniz mi? Henüz değil mi? Bence biraz daha devam edelim.
Brezilya folkloründe “Pisadeira” isimli uzun tırnaklı bir cadının, geceleri uyuyanların üstüne uzandığına inanılırmış. Kanada ve Amerika’da da benzer şekilde uykumuzda üstümüze oturan bir “yaşlı cadı”ya dair hikayeler var. Meksika’lılar ölü bir bedenin geceleri üstümüze tırmandığına inanıyor. Nijerya kültüründe geceleri bizi ziyaret eden şeytani kadının ismi “Ogun Oru”. Etiyopya’da bu istenmeyen misafirin adı “Dukak”, Tayland’da “Phi am”, Mısır ve çoğu Müslüman ülkelerde ise bildiğimiz adıyla “cin”.
İsmi veya cismi ne olursa olsun bütün kültürler korkutucu bir varlığın uykumuzda göğsümüze baskı yaptığını, hareketlerimizi kısıtladığını ve nefesimizi kestiğini düşünmüş. Biz de aynı mantıkla Türkçe’de ona “karabasan” ismini koymuşuz zaten. Türk ve Altay mitolojisinde de uykudaki insana zarar veren kötü ruhlar sıkça “basmak” kelimesiyle ilişkilendirilmiş. Anadolu hikayelerinde sık sık kendini gösteren “Albastı” ve Kafkas bölgesinde uyku iblisi olarak anılan “Bastırık” bunlara örnek.
Gördüğünüz gibi arkadaşlar, her kültür bu kötü tecrübeye kendi sembollerini iliştirmiş. Yani herkes korkusunu, kendi sosyal çevresinde kabul edilecek şekilde deneyimlemiş. Böylece yaşadıklarını dostlarıyla, ailesiyle paylaşmış. Büyüklerinden nasihatler dinlemiş. O dönemlerde tabi bu nasihatler epey sıradışıymış. Balı suyla karıştırıp, içine şakayık tohumu ezmek veya sırt üstü uyumamak gibi basit çözümlerden tutun, hastadan kan çekmek, boğazını yaralamak, saçlarını tıraş etmek, şeytan çıkarma ayini yapmak gibi dramatik müdahalelere kadar, çeşit çeşit tedavi yöntemi kullanılmış karabasana karşı.
Bu tedaviler neredeyse karabasanın kendisinden daha korkunç. İzninizle ben biraz eski çağlardan uzaklaşmak istiyorum. Günümüze gelelim.
Şimdi yüzyıllardır dünyanın her yerinde insanların uykularını kaçıran hikayeleri dinledik. Hepsini böyle arka arkaya duyunca siz de fark etmişsinizdir, karabasan hikayelerindeki kültürel semboller değişse de semptomlar hep aynı. Herkes yabancı bir varlığın kendisini baskıladığını hissetmiş. Peki bunun sebebi ne?
Aslında karabasan dediğimiz şey günümüz bilim insanları tarafından basitçe “uyku felci” diye adlandırılıyor. Sebebi de aslında uyku ve uyanıklık hali arasındaki geçişte, beynimizde yaşanan ufak bir “bug”, yani kısa devre gibi düşünebiliriz. Normalde ya uykudayızdır, ya da değilizdir. Ama uyku felci durumunda her ikisi de geçerli.
Uykuya daldığımızda bir süre sonra RAM uykusu denilen bir aşamaya geçiyoruz. Bunu 111 Hz bölümlerimizde konuşmuşluğumuz var. Bu RAM uykusu uykumuzun derinleştiği, rüyalar görmeye başladığımız aşamadır. Biz rüya görmeye başladığımızda beynimiz geçici olarak vücudumuzu felç eder. Çünkü eğer bunu yapmazsa, rüyada yaptığımız eylemleri yatakta gerçekten yapmaya başlarız. Uçtuğumuz, koştuğumuz, zıpladığımız rüyalar görürken kendimizi sakatlayacağımız veya en basitinden yataktan düşeceğimiz kesin. Yani beynimiz aslında bu sistemi bizi korumak için kurmuş. Ama tabi her sistemde aksaklıklar çıkabiliyor.
Uykuda mı yoksa uyanık mı olduğumuza karar veren beyin kimyasalları bazen hata yapıyor ve bilincimiz uyanmasına rağmen vücudumuzu uyandırmayı unutuyor. Beyin, kaslara uyanmaları için sinyal vermediğinde, zihnimiz uyanmasına rağmen kaslar aktif hale gelmiyor. Bu durum genelde ya RAM uykusuna geçerken ya da RAM uykusundan uyanırken oluyor. Böylece biz rüyalar aleminden yatağımıza hızla geri dönüyor, kafamız karışık bir şekilde uyanıyoruz. Ama kıpırdayamıyoruz. Çünkü RAM uykusunun yol açtığı felç hala geçmemiş. Vücudumuz kendisini derin uykuda zannediyor.
Böyle bişey yaşamak zaten kendi içinde bizi epey korkutucu bir ruh haline sokuyor. Düşünsenize, bir kabustan uyanıyorsunuz. Zihniniz zaten yeterince karışıkken bir de hareket edemediğinizi fark ediyorsunuz. Kendinizi tehlikede hissediyorsunuz. E böyle olunca beyninizin de aleyhinize çalışmaya başlaması kaçınılmaz değil mi?
Peki bu iş bu kadar basit mi? Vücudumuz felç halindeyken kendimizi bir büyü etkisinde hissetmemiz anlaşılır. Ama bütün dünyanın yüzyıllardır gördüğü bu varlıkları nasıl açıklıycaz? Herkes yatak odalarında üstlerine baskı yapan bir figür gördüğünü anlatmış. Uyku felci açıklaması karabasanın kimliği hakkında pek bir şey söylemiyor. Peki kimdir bu karabasan?
Önce isterseniz biraz ara verelim. Çok basmak dedik karabasan dedik size de basmış olabilir..
Cambridge Üniversitesi’ndeki bir nörolog da karabasanla ilgili bizimle aynı soruları sormuş. Yıllarca bilim insanları karabasan fenomenini deşmekten kaçınmış, konuyu araştırmaya değer bulmamışlar. Fakat Danimarka’lı genç bir nörolog olan Baland Jalal, 2010’da Cambridge Üniversitesi Davranışsal Sinirbilimi Enstitüsü’nde bu soruya cevap aramaya karar vermiş. Üstelik araştırmasını da çok sıra dışı bir şekilde yürütmüş. Diğer nörologlar gibi beynin yapısını kurcalamak yerine, Jalal bir antropolog gibi davranmış ve hikayelere odaklanmış.
Bizim attığımız kısacık dünya turunda bile ne kadar çok hikaye çıktı karşımıza. Baland Jalal da bunları es geçmek istememiş tabi. Yüzyıllardır dünyanın her yerinde anlatılan karabasan hikayelerini irdelemiş. İnsanların kendilerini nasıl hissettiklerini, gördüklerini nasıl yorumladıklarını, en önemlisi de gördükleri bu mistik varlığın neye benzediğini ve onlara neler yaptığını öğrenmeye çalışmış. Meslektaşlarının folklorik masallar olarak görüp kenara attığı verileri, Jalal ciddiye almış ve yıllarca dünyanın her yerinden karabasan hikayeleri toplamış.
Aslında Dr. Baland Jalal ile benim ortak bir noktamız var. İkimiz de karabasan tecrübesi yaşamışız ve korkumuzu gidermek için bu gizemli varlığı araştırmaya karar vermişiz. Tabi o benden biraz daha ileri gitmiş ve karabasanın bütün nörolojik sebeplerini deneylerle ortaya çıkarmış. Şimdi benim işim biraz daha kolaylaştı. Ondan öğrendiklerimi size anlatmaya çalışıcam.
Jalal bir gece uykusundan uyandığında yanında hayalet benzeri bir varlık görmüş. Bir bilim insanı olarak bu durumu nasıl açıklayacağını bilememiş. Doktora gidip “ben hayalet gördüm” demek pek çok insanın cesaret edebileceği bir şey değil. Bu düşünce Jalal’ın aklına bir soru getirmiş. Tıpkı biraz önce bizim sorduğumuz gibi.. Demiş ki; kimdir bu karabasan?
Jalal’ın teorisine göre gördüğümüz varlık aslında kendimizin bir dışa vurumu olabilir. Yani şu şekilde anlatıyor: Beynimizde “benlik algısı”ndan sorumlu bir bölge var. Buna temporal-paryetal birleşim bölgesi diyorlar. Bu bölge empati, ahlaki kararlar, başkalarının niyetini anlama gibi epey karmaşık işlevlerden sorumlu. Bir diğer işlevi de bedenin uzaydaki konumunu anlamak, yani vücudumuzu kendi vücudumuz olarak algılamamızdan bu bölge sorumlu. Ama biz RAM uykusundayken bu bölge aktif değil. Zaten bu yüzden rüyalarımızda benlik algımız epey zayıf tahmin edersiniz. Bazen rüyada başka birinin bedeninde oluyoruz ya da kendimizi bir filmde izler gibi dışarıdan gözlemleyebiliyoruz.
İşte Dr. Jalal uyku felci sırasında bu “benlik algımızın” da arızalı kaldığını fark etmiş. Yani bedenimizle bağlantı koptuğunda, beynimizdeki “şekil haritamız” bir insan bedeni yaratmaya çalışabiliyor.
Bu “şekil haritası” konusunu da biraz açalım isterseniz. Bilim insanları hepimizin beynine işlenmiş bir insan bedeni haritası olduğunu söylüyorlar. Belki “hayalet uzuv” terimini duymuşsunuzdur. Hala tam olarak anlaşılamamış bir fenomen ama kısaca, “kolu veya bacağı olmayan bir insanın bu uzuvların varlıklarını hissetmesi” olarak açıklayabiliriz sanırım. Psikiyatrist Ronald Melzack bedende yaşanan bu deneyimin birbiriyle bağlantılı nöral yapılar ağından kaynaklandığını öne sürmüş. Kendisinin “nöromatriks” adını verdiği bu yapı, bir bakıma zihnimizde bedenimizin bir haritasının olduğu anlamına geliyor. Yani bedenimizin bir parçasını veya tamamını hissedemiyor olsak bile, varlığı şeklen zihnimize işlenmiş diyebiliriz.
Peki beynimiz bu karmaşık işlemleri yaparken hatlar karıştığında neler oluyor?
Uykudan uyanıp hareket edemediğimizi fark ettiğimizde, beynimizde hareketten sorumlu motor korteks, vücuda mesaj göndermeye başlıyor. “Hareket et!” “Bu felç halinden kaç! Kurtul!” Fakat vücudumuz bu mesaja cevap vermeyince, “benlik algımızı” şekillendiren paryetal bölge kendi kendine boşlukları doldurmaya çalışıyor. Bizim için ezberinden bir vücut şekli oluşturuyor. Tabi bu sırada benlik algımız da tam olarak yerine gelmediği için, bu vücut şekline dışarıdan bakıyor gibi hissedebiliyoruz kendimizi. Bir tür halüsinasyon görüyoruz yani.
Arkadaşlar inanın bu kadar anlatmama rağmen ben de hala tam olarak kavramış değilim. Ama Dr. Baland Jalal’ın karabasan teorilerinden bir tanesi özellikle ilgimi çekti. Çünkü bizim bu yolculuğa başlama sebeplerimizden birine odaklanıyor: Hikayelere. Yalnız bu sefer hikayeyi anlatan beynimiz.
Jalal’a göre beynimiz epey usta bir hikaye anlatıcısı. Uykusunda bile hikaye yazmayı becerebiliyor. Uyku felci semptomlarını toparlayıp, tutarlı bir hikaye halinde bize sunuyor. Yani diyor ki “ben şu an vücudumu hareket ettiremiyorum, göğsümde baskı var ve boğuluyormuş gibi hissediyorum. Demek ki biri beni boğmaya gelmiş.” Bu noktada beyin, hafızanızdan, daha önce gördüğünüz ve muhtemelen korktuğunuz imajlar çıkarıyor ve hikayeyi sizin yerinize tamamlıyor. “Bir hayalet üstüme bastırıyor ve beni boğmaya çalışıyor.” Veya “tanımlayamadığım bir varlık benim peşimde”.
Peki niye varlığı tanımlayamıyoruz? Ve neden bu varlık bütün kültürlerde farklı biçim alıyor? Çünkü beyin hikayeler yaratmaya başladığında, gözlerimiz mümkün olan en kestirme yolu seçiyor. Ayrıntılarla vakit kaybetmeden hızlı bir eskiz çiziyor. Çünkü ayrıntılı bir figür tasarlayabilecek bilgilere erişimi yok. Beynin büyük kısmı hala uykuda.
Yani karabasan figürünü aslında zihnimiz yaratıyormuş arkadaşlar. Dünyanın farklı bölgelerinde karabasanın farklı görünümlere bürünmesinin sebebi de buymuş. Dr. Jalal’a göre kültürel açıklamalar insanların uyku felcini nasıl deneyimlediklerini büyük oranda etkiliyormuş. Hatta doğaüstü inanışları olan kişilerin uyku felcinde daha uzun kaldıklarını ve daha korkunç tecrübeler yaşadıklarını söylüyor.
Ama benim anladığım kadarıyla, aslında karabasan dediğimiz şey uyku felcinden çok daha fazlası. Mantık sınırları ortadan kalktığında bilinçdışının nerelere uzanabileceğini gösteriyor. Bu yüzden karabasanı araştırırken, aslında kültürel hikaye anlatıcılığını da araştırmış olduk. Hem anlatılan bu hikayeler sadece mitoloji ve folklorde kalmadı. Günümüzde hala sanatçılara ilham kaynağı oluyor. Edebiyattan görsel sanatlara, tiyatrodan müziğe bütün dallarda sanatçılar zihinlerindeki karanlık arka odalardan ilham almaya devam ediyorlar.
Bunun en basit örneğini tabi ki korku fimlerinde görüyoruz.
Genç bir kadın uykusunda mitolojik bir varlığın kendisini öldürmeye çalıştığını görür. Bir süre sonra bu varlığı arkadaşlarının da gördüğünü fark eder. Yaratık hepsini uykularında öldürmeden önce kadının onu durdurması şarttır.
Bu anlattığım, Phillip Guzman’ın 2016 yapımı filmi “Dead Awake”’in konusu. Filmin ismi, tahmin edersiniz ki Türkçe’ye “Karabasan” diye çevrildi.
2018 yapımı “Mara” isimli filmde ise, insanları uykusunda öldüren Mara isimli bir iblis, bir adli psikoloğa musallat olur.
Mara ismi tanıdık geldi değil mi? Film belli ki İskandinav folkloründeki yaşlı cadı hikayesinden esinlenmiş. Benzer bir cadı, 2011 yapımı “Marianne” filminde de boy gösteriyor. Bu filmde de karısını kaybetmiş, yas sürecindeki bir adam, gizemli bir kadın figürünün onu öldürmeye çalıştığı korkunç gece terörleri yaşıyor.
2017 yapımı, ülkemizde ismi yine Karabasan diye çevrilen “Slumber” filminde ise, kabuslarla beslenen şeytani bir figür ve ailesini bu figürden kurtarmaya çalışan bir uyku doktorunu izliyoruz.
Kabuslarla beslenen demişken.. en ünlü kabus canavarı Freddy Krueger’ı da anmadan geçmeyelim.
“Elm Sokağında Kabus” 80’li yılların en ünlü korku filmlerinden biri. Filmde uykuları zehir eden canavar Freddy Krueger, gerçekten de bir jenerasyonun kabusu oldu. Çizgili kazağı, şapkası ve bıçaklı eldivenleriyle Freddy, aslında görünüş itibariyle mitolojideki uyku şeytanlarının güncellenmiş bir versiyonu. Filmde çocukların rüyalarına girip onları öldürmeye çalışıyor. Çocuklar rüyada Freddy’e yakalanırlarsa, gerçekte de ölüyorlar. Yönetmen Wes Craven filmin hikayesi için kendi çocukluğunda gördüğü kabuslardan ilham almış. Yani Freddy karakteri aslında Craven’ın küçüklüğünden hatırladığı, uykusunda kendisini izleyen bir varlığın dışavurumu.
Hatta kabuslarını hikayeleştirerek onlardan kurtulan bile var. Mesela fotoğraf sanatçısı Nicolas Bruno. Kendisi uyku felci sırasında gördüğü imajları yeniden yaratıp fotoğraflamış. Bruno bu yolla ürkütücü kabuslarından kurtulduğunu söylüyor. Eh darısı başıma diyelim. Anlatmak bile iyi geldi.
Karabasanı içselleştirmek yerine hikayeleştirmek, anlatmak, bizim de konuya mesafe almamıza vesile oluyor. Stres hissimizi azaltıyor. Peki araştırmalara göre uyku felcinin en büyük sebeplerinden biri neymiş dersiniz? Stres ve dengesiz uyku düzeni.
Yani korksak da anlatmaya devam edelim arkadaşlar. Elm sokağındaki çocuklar rüyalarında kontrolü ele aldıklarında Freddy ile savaşabileceklerini keşfetmişlerdi. Belki biz de biraz perspektif kazanınca, Karabasan’la baş edebiliriz.
Umarım bir daha karşılaşmayız karabasan ama karşılaşırsak da bildiğim şeyden daha az korkacağım kesin.
Künye
- YazanElif Danyal
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt