111 Hz ·Bölüm 83 ·10 Temmuz 2023 ·22 dk ·1.894 kelime

İki Hidrojen Bir Oksijen: İnsan ve Su İlişkisi

Su, insanlığın temel yaşam kaynaklarından birisi. Sadece bu özelliği bile onunla kurduğumuz bağı çok güçlü kılıyor, fakat dahası da var... Yeni medeniyetlerin kurulmasından, bazı topluluklara yuva olmasına kadar birçok önemli konuda su başrolü üstleniyor. 111 Hz'in bu bölümünde insanlığın, suyla ilişkisini inceliyor, bu maddenin bizim için neden bu denli önemli olduğu üzerine konuşuyoruz.

0:00

Eeeeveeet, bayram tatili bitti ve hepimiz işlerimizin başına döndük. Aaaah ah! Tatilde ne de güzel eğleniyorduk, dinleniyorduk, yüzüyorduk… Hepimiz çok neşeliydik muhtemelen. Keşke tatil hiç bitmese ama her güzel şey gibi gibi tatilin de bir sonu var. Fakat önemli olan anın tadını çıkarmak bence. Tatilin biteceğini düşünmek yerine, ondan keyif almalı. Sonuçta geçen kıştan bu yana, hatta belki de geçen sene tatilden döndüğümüz günden beri, tekrar denize veya havuza gireceğimiz anların hayalini kuruyorduk.

Bir şekilde sıktık dişimizi. Eee kolay değil, kara kışı atlattık. O esnada mayolarımız gardıroplarımızın bir köşesinde, sessizce o kutlu günü bekledi. Aradan haftalar geçti ve bir şekilde mayıs ayına ulaştık. Offf düşününce ne zordu, ama sabrımızı koruduk arkadaşlar.

Nihayetinde takvimler 3 Mayıs 2023’ü gösterdiğinde

Fedon denize düştü.

Ve böylece tatil sezonu resmen başlamış oldu. Hani o kadim inanışlarda cemreler vardır; havaya, suya ve sonra toprağa düşer ya… İşte ünlü şarkıcı Fedon da o cemreler gibi değil mi biraz? O denize düştüğünde artık resmen tatil sezonu başlamıştır diyebiliyoruz. Hatta bir kısmınız tatilini yaptı bile. Bir kısmınızsa sıcak kuma ayak basacağı, tatil bölgelerinde gezeceği günlerin gelmesini iple çekiyor. Şaka bir yana günlük koşturmacalara bir mola vermemiz gerekiyor. İş, okul, sorumluluklar, toplantılar, sunumlar falan derken yıpranıyoruz ve strese giriyoruz doğal olarak. Ayrıca unutmamak lazım ki tatil hepimizin hakkı ve ihtiyacı. O yüzden bugünkü bölümümüzde tatille ilişkilendirebileceğimiz bir şeyden, sudan bahsedeceğiz.

Şimdiii aranızda suyu sevmeyen yoktur diye tahmin ediyorum. Varsa bile çok az sayıda olmalısınız diye düşünüyorum. Çünkü şöyle bir baktığımızda suyla olan ilişkimiz onu sevseniz de, sevmeseniz de çok derin.

Derin deyince de epey cinaslı oldu. En iyisi şöyle açıklayayım.

Bundan milyonlarca yıl önce Dünya, ekseni etrafında dönen sıcak bir gök cismiydi. Henüz yüzeyi soğumamış, atmosferi dahi oluşmamışken, her gün uzayın derinliklerinden gelen ve içerisinde buz kütleleri bulunan göktaşlarının hedefi oluyordu.

Bu göktaşlarının içindeki buz kütlelerinin, sıcak yeryüzünde erimesiyle birlikte su da buharlaştı elbette. Ardından yoğunlaşıp, yağmura dönüştü ve tekrar yeryüzüne düşerek, Dünya’nın yüzeyini yavaş yavaş soğutmaya başladı. O kadar çok yağmur yağdı ki, gezegenin yüzeyi soğudu ve bugün bildiğimiz halini almaya başladı. Yani suyla kaplandı. Peki bu göktaşlarıyla gelen sular bizim bildiğimiz H₂O muydu? Tamam dışarıdan bakınca bildiğimiz suydu, ama içinde bazı misafirleri de barındırıyordu. Bu canlı misafirler, milyonlarca yıl içinde evrimleşerek, memelilere dönüştü. Yani su, bizim milyonlarca yıl önce başlayan yaşam serüvenimizin ilk zamanlarında dahi önemli bir rol oynuyor.

Evet, dünyadaki yaşamın kaynağı karbona ve suya dayanıyor. Yaşamın ilk kanıtı olarak görülen fosilleşmiş mikroorganizmaların yaşı neredeyse 4 milyar! Sudan karaya geçmemiz için milyarlarca yıl beklememiz gerekiyor. O yüzden biz en iyisi hikayeyi ileri saralım…

Sulardan karalara geçince ne yaptık? O %60’ı sularla dolu bedenlemrimizi kullanarak toplumlar oluşturduk, yeryüzünde yiyecek bir şeyler bulabilmek için oradan oraya göç ettik. Önce avcı ve toplayıcı yaşamı denedik, ama şartlar çok zordu. Baktık olacak gibi değil, tarım diye bir şey keşfettik ve böylece yerleşik hayata geçtik. Yerleşik hayata geçince de yeni yeni medeniyetler kurduk. Kurduğumuz medeniyetleri de olabildiğince suya yakın, verimli topraklar üzerine inşa ettik. Sonuçta su olmadan tarım olmaz değil mi? Mesela medeniyetin beşiği olarak da bilinen Mezopotamya, Fırat ve Dicle Nehir’lerinin arasında yer alanı bir bölge. Zaten isminin anlamı da “iki nehir arasında” demek. İşte bu verimli topraklarda Sümerler, Babiller, Akadlar ve Asurlular gibi çok büyük medeniyetler kuruldu.

Hatta suyla içli dışlı olmayı bir yaşam biçimi haline getiren medeniyetler bile var… Ki bu türden bir yaşam biçimine Talassokrasi de deniyor. Bu tip topluluklar yerleşimlerini kıyı bölgelerinde konuşlandırıyor, geçimlerini denizcilik faaliyetleriyle sağlıyorlar. Bu şekilde yaşayan medeniyetlere verebileceğim en bilindik örnek, Antik çağlarda hüküm sürmüş Fenikeliler olabilir. Ama benim aklıma daha enteresan bir toplum geldi. Hatta hala varlığını sürdüren bir topluluk bu… Şimdi onlardan, yani Sama-Bajau toplumundan bahsedeceğim size.

Bu topluluklara Endonezya, Malezya, Filipinler ve Brunei gibi ülkelerin kıyı kesimlerinde rastlıyoruz. Köylerini denizin üzerindeki platformlara inşa ediyor Sama-Bajau’lar. Denizi, anne olarak sembolize etmiş bir topluluklar. Tıpkı bizim gezegenimize toprak ana dememiz gibi onlar da yaşam alanlarına böyle yaklaşıyorlar aslında.

Yerleşik düzende yaşayan Sama-Bajau’lar olduğu gibi göçebe topluluklara da sahipler ki onlar da sadece denizlerde seyahat ediyorlar. Bir tekneyi anımsatan yüzen evlerde yaşıyorlar. Su onlar için sadece ev veya yaşamsal ihtiyaçlarının kaynağı da değil üstelik, aynı zamanda kültürlerinin ve kimliklerinin de önemli bir parçası. Dini inanışları, sosyal yaşantıları, hatta politik yaşamları bile suyla ilişkili… Yüzyıllardır denizle iç içe yaşayan bu halkın suyla benzersiz bir ilişkisi var yani. Yaşamlarını denizlerde geçirdikleri için, suya karşı da çok dayanıklılar tabii ki. Yüzmek ve suya dalmak konusunda dünyanın geri kalanından epey ayrışıyorlar mesela.

Doğdukları andan itibaren suda yaşamaya başladıkları için, zamanla genetik yapıları da değişime uğramış bu halkların. Bilinen ilk su altına adapte olabilmiş insan topluluğu Sama-Bajau’lar. Dolayısıyla suyun altında bizden çok daha net görebiliyorlar. Tabii tek özellikleri de bu değil. Mesela sıradan bir insanın karın bölgesindeki organlarına kıyasla, Sama-Bajau’ların organları bir buçuk kat daha büyük. Belki bizler için o kadar önemli değil, fakat bu toplulukların en kritik organlarından biri dalakları. Normal şartlarda dalak, bizler için destekleyici bir organ. Hatta bu organ olmadan yaşamak bile mümkün. Fakat Sama-Bajau’ların bağışıklık sistemi tamamen dalaklarının kontrolünde. Bu organlarında yaşayabilecekleri bir sıkıntı, yaşam kalitelerini de doğrudan etkiliyor haliyle.

Ancak çok enteresan bir özelliği daha var bu kabilelerin. O da su altında kalabilme süreleri... Sağlıklı bir kara insanının suyun altında maksimum 3-4 dakika nefessiz kalabildiğini biliyoruz. Fakat Sama-Bajau’lar suyun 70 metre derinliğinde, tam on üç dakika boyunca nefessiz kalabiliyorlar. Evet, abartmıyorum tam on üç dakika! Dur bir bakayım saate…

Evet, bölümün başında suya dalıp nefesini tutmaya başlayan bir Sama-Bajau, muhtemelen hala suyun altında. Tabii bizi dinleyen bir Sama-Bajau olacağını zannetmiyorum. Çünkü çok küçük yaşta, suya daha kolay dalabilmek için kulak zarlarını bilerek deliyorlar. Bu yüzden de epey zor işitiyorlar. Kısacası bir podcast programının onların ilgisini çekeceğini pek sanmıyorum.

Düşününce su insanlık için o kadar önemli bir madde ki; tıp, felsefe, matematik, mühendislik ve sanat gibi alanların doğuşuna zemin hazırlamış. Mesela az önce bahsettiğim, bir nehir kenarında konumlanmış Sümerler yazıyı bulmuşlar değil mi? Bu durumda yazının bulunmasının bile suyla alakası var desek, çok da uçmuş olmayız bence. Doğrudan olmasa da dolaylı yoldan bir etkisi var kesinlikle. Sadece bu tür gelişmeleri de değil, hikayelerimizi de doğrudan etkileyen özellikleri var suyun.

Ama onu kısa bir aradan sonra anlatsam daha iyi olur. Şimdi biraz fazla sıcak oldu, benim biraz serinlemeye ihtiyacım var. İki kulaç atayım, sonra kaldığımız yerden devam ederiz.

Eee n’oldu? Hemen döndük mü? Oysa ben daha yeni girmiştim havuza… Vay be zaman da su gibi akıp geçiyor işte.

Neyse efendim nerede kalmıştık? Hikayelerden bahsediyorduk değil mi? Onlarca hikayenin gerek içeriğinde gerekse anlatış biçiminde etkisi var suyun. Mesela Narkissos’un suyun yansımasında kendi yüzünü görüp, kendine hayranlık duyması benim ilk aklıma gelenlerden biri. Ya da dolunaylı akşamların olmazsa olmazlarından kurt adam hikayesi… Hani şu dolunayda vahşi bir canavara dönüşen ve gece boyunca masum insanların korkulu rüyası olan bir insanın anlatıldığı fantastik hikaye. Günümüzde bile binlerce farklı versiyonuyla karşımıza çıkıyor. Hatta Black Mirror’ın tartışmalı son sezonunda da bir kurt adam hikayesi izledik. Bu canavarla ilgili Van Helsing, Harry Potter, Twilight, Teen Wolf, Werewolf by Night gibi saymakla bitmeyecek kadar çok dizi, film ya da kitap bulmak da mümkün. Şimdi ben de size bir kurt adam hikayesi anlatacağım. Gerçek kurt adamın hikayesini…

İnsanın hafızası seçicidir. Bir olay yaşandığında bu olayı hatırlama ihtimalimiz, beraberinde yaşanan başka olaylara da bağlıdır. Ruh sağlığı yerinde olmayan birinin herhangi bir gün yaptığı davranışları, dolunay gibi -özellikle de eski uygarlıkların epey yakından takip ettiği ve kültürünün önemli bir parçası olan- bir gök olayı esnasında yaptığı davranışlara göre daha az hatırlıyoruz. Aslında bahsi geçen tırnak içinde kurt adam, dolunay sırasında panik atak geçiren biri de olabilir. Biz insanlar da bunu direkt olarak dolunayla ilişkilendirmiş ve kulaktan kulağa oyunu gibi yıllar içinde anlata anlata efsaneleştirmiş olabiliriz. Hatta ilgilileri için bir detay vereyim, İngilizce’deki “lunatic” yani “deli” kelimesi de buradan geliyor diyor bazı kaynaklar.

Popüler bir inanış vardır, belki duymuşsunuzdur.

diye. Bu “lunatic kurt adamların” ruh hallerini de insan beyninin, daha doğrusu beynindeki suyun Ay’ın yerçekimiyle değiştiğini savunuyorlar. Hatta gelgitli haller bile denir buna. Bu önerme çok mantıklı kurulmuş gibi duyulsa da aslında doğru değil. Bakın mesela, ünlü astrofizikçi Neil Degrasse Tyson bu inanışı şöyle anlatıyor:

“Ay, kafatasınızın üzerindeki bir gelgit kuvveti yaratır. Zaten bu kuvveti herhangi bir şeyin üzerinde yaratır. Duruşunuza göre kafatasınızın bir tarafı Ay’a, diğer tarafından daha yakındır. Kafatasınızdaki bu yer çekimi farkını hesaplayabiliriz. Ama şöyle söyleyeyim, fazla değil. Bu farkın ne kadar olduğunu hesaplayabilir ve daha sonra kafatasınıza etki eden diğer şeylerle karşılaştırabiliriz. Örneğin uyurken kafamızın altında bir yastık var diyelim. Yastığın kafatasınızı deforme etme ağırlığı, Ay'ın yer çekimi ya da diğer adıyla gelgit kuvvetinin kafatasınız üzerindeki etkisinden milyarlarca kat daha güçlüdür. Ancak kimse yastığınızın durumunun ne olacağını düşünmez. Dün gece hangi marka yastıkla uyuduğunuz hakkında tümüyle mistik kehanetler oluşturmazsınız.”

Anlaşılan, bu nesiller boyunca aktarılan hikayeler biraz fazla abartılmış ya da insanlığın ortak hafızası bazı şeyleri biraz farklı hatırlıyor diyebiliriz. Ama suların hareketi, bizim hikayelerimizi bile doğrudan etkilemiş, bu bir gerçek. Hazır hafıza demişken, suyun da bir hafızası olduğuna dair iddialar var, biliyor muydunuz? Nasıl mı? Hemen anlatayım…

Bu iddiayı ilk ortaya atan kişilerden biri de Japonyalı bilim insanı Dr. Masaru Emoto. Her su damlasının birbirinden farklı ve eşsiz bir yapıya sahip olduğunu fark eden Emoto, bunun üzerine bir takım deneyler yapmış. Suya müzik dinletmek veya film izletmek gibi absürt deneyleri de var bu arada kendisinin. Emoto’nun iddiasına göre su, fiziksel veya kimyasal bir olayın etkisi altında kaldığında, bu etkiyi bir süre boyunca hafızasında saklayabiliyor. Bu dış etken, suyun moleküler yapısında bir değişikliğe yol açıyor ve bu değişiklikler, suyun özelliklerini ve davranışını değiştirebiliyor. Ancak bu iddiası henüz kanıtlanabilmiş değil. Fakat Emoto örneğine bakarak şunu söyleyebiliriz.

Suyun hafızası var mı bilmem, ama delirtici bir etkisi var gibi…

Ancak ben bu suyun hafızası meselesine farklı bir şekilde yaklaşacağım. Tamam suyun moleküler yapısı sürekli değişiyor, fakat bu değişim sadece pozitif etkenlerden kaynaklanmıyor. Negatif etkenlerin de suyun moleküler yapısını değiştirebildiğini biliyoruz. Su kirliliği ya da su kaynaklarının tükeniyor olması burada verebileceğimiz en net örnekler mesela.

MIT’de yapılan bir araştırmaya göre, temiz su bu hızla tüketilmeye ve yok edilmeye devam edilirse, 2050 yılına kadar, dünya popülasyonunun yarısı, temiz su bulmak konusunda çok zorlanacak. Dünyamızın %75 - %80 gibi bir oranın sudan oluşmasına rağmen bu miktarın yalnızca %2,5’i kullanılabilir temiz su. Şimdi günlük hayatımızda ne kadar çok temiz su kullandığımızı şöyle bir düşünelim… Günde en az 2-3 litre su içiyoruz, dişlerimizi fırçalıyoruz, ellerimizi yıkıyoruz, duş alıyoruz… Şimdi de bunların hiçbirini yapamadığımızı, yaparsak da bunu temiz olmayan bir suyla yapmak zorunda olduğumuzu, bu gündelik eylemlerden herhangi biri sebebiyle hasta olabileceğimizi ve hatta ölebileceğimizi düşünelim. Korkunç değil mi? Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler verilerine göre, 2023 itibarıyla yaklaşık 2 milyar insanın temiz içme suyuna sınırlı veya hiç erişimi olmadığı tahmin ediliyor. O insanlardan biri olduğunuzu ya da yakında olabileceğinizi düşünün. Eğer derhal bir şeyler yapılmazsa ve su kirliliği önlenmezse, bu zorlu günler çok yakında bizleri bekliyor olacak.

Su bize tarihin her anında çok bonkör davrandı. Evrim sürecimizden tutun kurduğumuz medeniyetlere, hikayelerimizden tutun sosyal yaşamlarımıza kadar her alanda suyun etkisine rastladık. Fakat az önce paylaştığım veriler gösteriyor ki, biz insanlar suya çok da merhametli davranmadık. Dolayısıyla suyun bir hafızası varsa, kendisine yapılan kötülüğü de unutmayacaktır. Milyonlarca yıl bize bonkör davranan bu madde, zamanla insanlıktan umudunu kesmiş ve yok olması için bir planlama yapmış bile olabilir. Bu elbette bir metafor, fakat bizi sarsacak da bir etkisi var.

Bence bu tatilde dinlenirken ve eğlenirken biraz da bunun üzerine düşünmenizde fayda var. Başta su olmak üzere doğal kaynak tüketimimizi gözden geçirmek bile çok faydalı olacaktır. Küçük eylemlerden büyük etkiler de yaratabilirsiniz. Gezegenimizin onarılmasında iri ya da ufak bir katkıda bulunabilirsiniz. Suyun hafızasında iyi bir yer etmeniz dileğiyle, keyifli tatiller!

Künye
  • YazanOğulcan Ayan
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (12)