Dedikoduya Övgü
Arkadan konuşma, çekiştirme, gıybet... Tüm bunlar dedikodu yapmayı tanımlayan, negatif kelimeler. Peki ya dedikodu yapmanın pozitif yanları da varsa? Yeni 111 Hz bölümünde çerçevenin dışında düşünüyor ve bu sorunun cevabının peşine düşüyoruz. Dedikodu yapma eyleminin, sosyal yaşantımızdaki olumlu yansımaları üzerine konuşuyoruz.
Deniz’le Uygar’ın arası çok kötü bozulmuş. - Benden duymuş olma ama… - Ümit o takipçileri hep satın almış. - Bunlar ailecek bi arsa meselesinden birbirlerine girmişler 10 yıldır görüşmüyorlarmış. - Selim’in uçan kuşa borcu varmış diyolar… - Tufan torpilliymiş. - Selma terfi almış.
Ayşe ile Arda ayrılmış. - Behlül’le Bihter hanım mı? - Popçu Salih botox yaptırmış. - Olaya baaakk! - Benden duymuş olma ama - Aramızda kalsın he… - Yemin ederim kimseye söylemicem.
Bir dakika bir dakika, n’oluyo ya? Daha bölüme girmeden hemen dedikoduya başlamışsınız. Hem de bensiz! Oluyor mu hiç öyle… Neresine botox yaptırıyormuş bakayım popçu Salih?
Öhmm, bak beni de lafa tuttunuz… Neyse madem dedikoduyla girdik, buradan devam edelim. Çünkü aldığım duyumlara göre bugün, dünya dedikodu günüymüş. Bana da bir arkadaşım söyledi… Ben de bu duyumu hiiiç kontrol etmeden size aktarıyorum. Siz de belki bir başkasına söylersiniz. Onlar da bir başkasına söyler… Böyle böyle derken bir bakmışsınız, durup dururken Dünya Dedikodu Günü diye bir şey yaratmışız. Bu söylenti nesilden nesle aktarılmış ve kutlanılacak bir güne dönüşmüş, 3 Temmuz Dünya Dedikodu Günü… Olur mu, ne dersiniz? Dedikodunun kendisi de böyle bir şey değil mi zaten?
Sözlük anlamına göre dedikodu, başkalarının kişisel ve özel konuları hakkında yapılan konuşmalara deniyor. Ve bu konuşmaları yapmak aslında toplumda ahlaki açıdan yanlış bulunuyor. Siz hiç göğsünü gere gere diyen birini duydunuz mu hiç? Sanmıyorum. Açık açık dedikodu yapan kişi güvenilmez, arkadan konuşan, hatta amiyane tabirle boşboğaz olarak algılanır toplum tarafından. Çünkü doğruluğundan emin olmadığımız bilgilerin yayılmasına aracılık etmek, hakkında konuştuğumuz kişilerin itibarını zedeleyebilir, insanların ilişkilerini bozabilir… Hatta dedikodusunu yaptığımız kişilerin başarısız olmaları ve dışlanmalarına sebep olabilir. Dolayısıyla dedikodu; insanların arasına nifak tohumları serpen, onların arasını bozan, etik dışı ve kaçınılması gereken bir illet olarak yer ediyor toplumsal algımızda. Sadece bizim toplumumuz için de geçerli değil üstelik, evrensel bir ön kabul bu.
Ama her şeye böyle önyargılarla bakmamak gerek bence. Konu dedikodu olsa bile biraz kafa yormak, çerçevenin dışında düşünmek lazım… Mesela dedikodu gerçekten de bu kötü şöhreti hak ediyor mu? Belki de sosyal bir varlık olan biz insanların, topluluk halinde yaşaması açısından işlevsel bir rolü vardır bu eylemin. Mesela günümüzün en popüler kitaplarından in yazarı Harari, insanın bir uygarlık yaratmasındaki en büyük etkenin dedikodu yapabilmesi olduğunu söylüyor. Sizce haklı olabilir mi? E hadi gelin bu dedikodu meselesine farklı bir pencereden bakalım bugün. Bunun için ilk çağlara doğru zamanda bir yolculuk yapmamız gerekiyor.
Avcılık ve toplayıcılık döneminde, henüz dilin gelişmediği bir zaman dilimindeyiz. Atalarımız, birbirleriyle dayanışma içinde, 30 - 40 kişilik küçük gruplar halinde yaşıyorlardı. Çünkü hayatta kalmak için bir arada durmaları, vahşi hayvan saldırılarına karşı hep beraber savunma stratejileri geliştirmek zorundaydılar. Yani bir nevi ittifak kurmaları gerekiyordu. Peki dil henüz gelişmemişken nasıl kuruluyorlardı ki bu ittifakları?
Birbirlerine sopa ve taş mı ikram ediyorlardı mesela? Belki duvarlara birbirlerinin resimlerini çiziyorlardır? Pek sanmıyorum, ama en az bunun kadar tuhaf bir iletişim yöntemleri vardı…
Birbirlerinin derilerinden bitlerini ve pirelerini temizliyorlardı yani... Ancak bunu sadece hijyenik kaygılarla değil birbirlerine güvenmek, yakınlaşmak ve en önemlisi de sosyalleşmek için yapıyorlardı. Söyleyince epey garip geliyor farkındayım, ama dedikodunun kökenlerini buraya bağlayanlar var.
Mesela İngiliz antropolog Robin Dunbar onlardan biri. “(Mesela:)
Bir dakika bir dakika ya! Galiba benim hakkımda konuşuyorlar. Bu dedikodu meselesini konuşmaya birazdan devam ederiz. Ben şuna bir gidip bakayım, yoksa meraktan çatlayacağım.
Oh! Boşa telaş yapmışım, benim hakkımda konuşmuyorlarmış. Neyse efendim biz konumuza geri dönebiliriz. Ne diyorduk? Dedikodunun eski çağlardaki toplumsal işlevinden bahsediyorduk, değil mi?
Bildiğiniz gibi bugün bir topluluğun parçası olarak, potansiyel tehlikelere karşı kendimizi korumak ya da hayatta kalmak için vahşi hayvanlarla savaşmak gibi zorluklarla baş etmiyoruz. Peki bu dedikodunun işlevini yitirdiği anlamına mı geliyor? Hayatta kalmak, sadece kelimenin gerçek anlamıyla hayatta kalmak mı demek? Toplumdan izole bir şekilde yaşayamaya hayatta kalmak diyorsak, olabilir pek tabii… Ama bence böylesi çok sıkıcı. Toplum içinde nasıl hayatta kalıyoruz ona bakmamız lazım. Toplumsal norm dediğimiz yazılı olmayan kurallar, zaman ve mekan içinde değişerek dönüşür. Bu yüzdendir ki Amerika’da, Afrika’da veya herhangi başka bir yerdeki kurallar, gelenekler ve görenekler bizimkinden farklı. Aynı şekilde buradaki kurallar da 100 yıl, 50 yıl hatta 5 yıl öncesine göre değişkenlik gösterebiliyor. Bu normlar, toplumun çoğunluğu tarafından kabul edilene dek dedikodu yoluyla kulaktan kulağa dolaşıyor. Bu sayede insanların öğrendiği ve ayak uydurma ihtiyacı duyduğu bir mekanizma olarak işlevini koruyor. Bu noktada şunun da altını çizmem gerek; toplumsal normlar, bir arada uyum içinde yaşayabilmek için önemli ve işlevsel olsa da, bir baskı aygıtına da dönüşebilirler. Toplum içinde herkes tarafından kabul edilebilir normların oluşturulması neredeyse imkansız olduğu için, çoğunluğun kabul ettiği bir kurallar bütününe göre yaşıyoruz aslında. Yani şunu söylemek istiyorum; bir arada yaşamanın kuralları, toplumun bazı kesimlerinin özgürlük alanını kısıtlıyorsa, o kuralları yeniden gözden geçirmek gerek.
Peki biz gelelim dedikodunun anatomisine ve bugününe… Bu noktada Belçikalı sosyal psikolog Charlotte de Backer’ın dedikoduyla ilgili yaptığı bir çalışmadan bahsetmek istiyorum size.
Backer dedikoduyu, eski çağlardaki hayatta kalmak reflekslerimize benzer bir yerden, stratejik öğrenme yetisi üstünden okuyor. Backer’in çalışmasına göre, normal şartlarda insanlar tanıdıkları kişilerle ilgili dedikodulara merak duyuyor. Ancak öyle dedikodular vardır ki; kimin hakkında olduğundan bağımsız, kendiliğinden bir haber değeri taşır. Örneğin; siz gidip bir arkadaşınıza dediğinizde, eğer arkadaşınız berberinizi tanımıyorsa bu habere ilgi duymasını pek de beklemezsiniz. Ancak aynı arkadaşınıza gidip derseniz, arkadaşınız berberinizi tanımasa da mutlaka bu haberle ilgilenip, size bir takım sorular soracaktır.
Hatta benim bile ilgimi çekti şimdi bu haber. Neden saldırmış acaba? Neyse neyse…
Peki niye böyle oluyor, neden merak ediyoruz bu tür dedikoduları? Çünkü haberin kendisi ilgi çekici. Hatta bu haber özelinde bir ölüm kalım meselesi var. Doğal olarak da ne olduğunu merak ediyoruz. Fakat başka bir sebebi daha var. Backer’e göre bu tip dedikodular duyduğumuzda dikkat kesiliyoruz, zira buradan kendi hayatımızda uygulayabileceğimiz bir takım stratejiler öğrenme ihtimalimiz var.
Aynı şekilde ünlü kişiler hakkındaki dedikodular da stratejik öğrenme konusunda bize faydalı olabilir.
Şimdi bir düşünün, neden magazin programlarına bu kadar ilgi duyuyoruz? Tek sebebi dedikodu yapmayı seviyor olmamız değil aslında… Eski çağlarda kabilelerine liderlik eden kişilerin topluluklarına örnek teşkil etmesi gibi bir durum var burada da. Aynı şimdiki influencer’lar gibi yani… Örneğin midesine kelepçe taktıran bir ünlünün sağlık sorunları yaşadığını duyduktan sonra, bu operasyona farklı bir gözle bakabilir, bu dedikodudan bir ders çıkarma şansı yakalayabiliriz.
Bu durumda bir tanışıklık halinden de bahsedebiliriz. Şimdi sevdiğiniz ve takip ettiğiniz ünlüleri ya da hayranı olduğunuz dizi-film karakterlerini düşünün… Hepsi sizin kendinizi yakın hissettiğiniz, arkadaşınız gibi gördüğünüz insanlara dönüşmüyor mu? Sevdiğimiz insanların hayatlarını daha çok merak ediyor, onlarla tek taraflı bir samimiyet kuruyoruz. Videolarını izliyor, varsa kitaplarını okuyor, söyleşilerini inceliyoruz. Öyle ki bazılarının günlüklerini bile okuyoruz! Ünlülerle kurduğumuz bu tanışıklık hali bize farklı bir sosyal beceri de kazandırıyor aslında. Yabancı bir ortama girdiğimizde veya yeni biriyle tanıştığımızda ünlülerle ilgili yapacağımız dedikodular, yeni çevremizle ortak konular açmamızı kolaylaştırıp, kendimizi rahat hissetmemizi sağlayabiliyor.
Tamam, şimdiye dek hep dedikodu yapma halinden söz ettik. Pekii dedikodu yapmadığımızda ne oluyor?
Toplumda nasıl karşılanıyor bu dedikodu yapmayan, iyilik ve yücelik timsali insanlar? Kağıt üstünde ideal, güvenilir, sır tutabilen insanlar olarak tanımlayabiliriz bu kişileri. Fakat gerçekten de öyleler mi? Kimse hakkında hiçbir şey söylemeyen, hiçbir yorum yapmayan bir insan profilinden bahsediyoruz sonuçta. Başkaları hakkında konuşmamak veya yorum yapmamak demek, aynı zamanda o insanın olayları nasıl değerlendirdiğini, kendi ahlaki ölçütlerinin de ne olduğunu bilememek demek. Az önce toplumsal normların oluşmasında dedikodunun işlevinden bahsetmiştik… İnsanların başkaları hakkında yaptığı yargıları dinlemek, aslında o grup içerisinden neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez olduğuna dair bir işaret yakalanmasını sağlıyordu ya... İşte bunu hiç yapmayan kişiler, dahil oldukları grup içerisindeki normları asla öğrenemeyecek. Dahası kendisini de tanıtamayacağından, grup içinde dışlanmış hissedecek. Yani dedikodu yapmamak bir nevi sosyal izolasyona da sebep olabilir. Diğer taraftan başkalarının hakkımızda konuşabileceğine dair bir farkındalık geliştirmek, bizi daha tutarlı ve duyarlı davranmaya da sevk edebilir. Daha da yalın bir şekilde ifade etmek gerekirse dedikodu öyle zannedildiği gibi korkunç bir şey değil. Ne demiştik bölümün başında, her konuda önyargılı olmamak gerek. Biraz çerçevenin dışında düşünmenin hiçbir zararı yok.
Bazılarınızın dediğini duyar gibiyim.
Hayır, tabii ki bunu demiyorum arkadaşlar. Dedikodunun negatif yönlerini hepimiz biliyoruz zaten. Kişisel tatmin uğruna başkalarını itibarsızlaştırmanın, hasedin ve iftiranın olumsuz davranışlar olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz. Ben sadece olayları veya konuları tek boyutta düşünmemeniz gerektiğini, dedikodu eylemi üzerinden anlatmak istedim bu bölümde. Hiçbir şeye kendiliğinden iyidir veya kötüdür gibi bir önyargıyla yaklaşmamak gerek diyorum aslında. Bazı toplumsal ön kabulleri de sorgulayabilmeliyiz. Bir eylemin nedenini ve nasılını sorgulamak, insanın ufkunu da genişleten bir şey sonuçta. O yüzden siz iyisi mi ara sıra aykırı düşünmekten vazgeçmeyin. Konu dedikodu olsa bile…
Künye
- YazanHazal Beril Çam
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt