Bisiklet Üstündeki Alfalar ve Betalar
İki teker üzerinde fiziksel dayanıklılığın sınırlarının zorlandığı bir mücadeleyi sahneliyor Fransa Bisiklet Turu. Ancak sadece fiziksel değil, psikolojik olarak da dayanıklılık gerektiren bir mücadele bu. Yeni 111 Hz bölümünde bu mücadeleyi, bisiklet üstündeki alfa ve beta karakterleri özelinde inceliyoruz. Birlikte 1 Temmuz Cumartesi günü başlayacak Fransa Bisiklet turu için kısa bir ısınma turuna çıkıyoruz.
Yazın geldiğini nasıl anlıyorsunuz? Havaların ısınması, insanların kendini serin sulara bırakması, tatil yapmak falan aklınıza ilk gelen cevaplar muhtemelen. Ama yaz deyince benim aklıma tatilden başka şeyler de geliyor. Mesela televizyonu açtığımda 180 bisikletçinin, Fransa’nın doğa güzellikleri içinde kaybolmasından anlıyorum yazın geldiğini. Öylesine bir kaybolma hali ki bu; insan, doğa ve makinenin ahenk içinde ettiği bir dans gibi… Hele ki bir de Netflix’te çıkan yeni “Tour de France: Unchained” belgeselini izleyince, bisikletin dinamiklerini daha çıplak bir şekilde gördüm ve hem yaza hem de bisiklet izlemeye dair heyecanım arttı. Of! Zaman da geçmek bilmiyor bir türlü. Bir an önce 1 Temmuz Cumartesi gelse de 180 bisikletçinin kıyasıya mücadelesini izlesek ve bu yıl sarı mayoyu kimin giyeceğini öğrensek. Ya aslında düşününce dünya üzerindeki en üst düzey 300 bisikletçiden sadece 180’i burada olacak ve aralarından yalnızca bir tanesi hedefine ulaşacak... Bu da 179 sporcunun bir yıllık emeğinin boşa gitmesi demek. Özellikle de ikinci olan bisikletçi için büyük bir hayal kırıklığı bu. O bir kişiye, yani sarı mayoyu kazanan bisikletçiye sahip olmak isteyen yirmi takımsa, diğer sekiz bisikletçisini o kişiyi zirveye taşıması için görevlendirecek.
Şimdi böyle söyleyince çok garip geliyor, değil mi? Sonuçta bisiklet üzerinde tek bir kişi var, buradan nasıl bir takım çalışması çıkabilir ki? Tenis ya da dövüş sporlarını saymazsak, en bireysel spor gibi gözüküyor bisiklet. Yüzlerce kilometreyi en önde bitirme hayali var işin ucunda. Ancak bunun için tek kişi olmanız hiçbir işe de yaramıyor. En tepede yalnız olabilmeniz için bir ekip çalışmasına ihtiyaç duyuyorsunuz.
Mesela dağlık etaplarda, sizin geri düşmemeniz için kelimenin tam anlamıyla canını dişine takan takım arkadaşlarına ihtiyacınız var. Ya da bisikletinize bir şey oldu diyelim… Mesela lastiğin havası söndü…
Ya da bisikletin zinciri attı.
Hoooop, takım arkadaşınızın bisikletini alıp yolunuza devam ediyorsunuz.
Bisikletini aldığınız takım arkadaşınızsa, takım aracının gelmesini bekliyor ki yeni bisikletini alıp size destek olmaya devam edebilsin. Bir başka deyişle takımda alfalar ve betalar var. Evet, bisiklet fiziksel dirence dayalı bir spor… Fakat direnç kadar önemli olan bir şey daha var, o da sporcuların karakteristik özellikleri. Ancak bu alfa ve beta karakter meselesine girmeden önce Fransa Bisiklet Turu’nun tarihine bakalım istiyorum. Çünkü orada da ortak hedef doğrultusunda tek vücut olma durumu söz konusu.
Bir ülkeyi ikiye bölen Dreyfus Davası’ndan bahsetmem gerekiyor öncelikle size. 1899’da Fransa’ya kadar gitmemiz gerekiyor bunun için…
Bu dava Yahudi asıllı subay Alfred Dreyfus'un, Alman İmparatorluğu için casusluk yapmakla suçlanıp, haksız yere mahkum edilmesi olarak biliniyor. Ayrıca insan hakları mücadelesi açısından önemli bir kilometre taşı olduğunu da söyleyebiliriz.
Davaya tanıklık eden birçok kişi, Dreyfus'un suçsuz olduğunu kanıtlamak için büyük bir çaba içerisindeydi. Hatta yazar Emile Zola'nın meşhur "J'accuse" (Jaküz) mektubu da Dreyfus Davası sürecinde kaleme alınmıştı. Eğer bu mektubu merak ediyorsanız, dilimize “Suçluyorum” adıyla da kazandırılmıştı, oradan okuyabilirsiniz… Neyse efendim, Zola’nın mektubu sayesinde dava tüm dünyada gündeme gelmiş ve Dreyfus'un özgürlüğünü kazanmasına büyük bir katkı sağlamıştı. Bu dava, Fransa’nın her alanı gibi basın dünyasını da etkilemişti haliyle. Çünkü birçok gazete, basın etiğinden uzaklaşarak kendilerini davanın bir tarafı olarak konumlamıştı. Ve konumlandıkları nokta da Dreyfus karşıtlığıydı. Ancak Dreyfus’a karşıt bir noktada durmayanlar da vardı. Mesela L’Auto gazetesi…
Dreyfus’un haklı olduğunu düşünen L’Auto gazetesi, dışarıdan bakınca basit bir spor gazetesi gibi gözüküyordu. Fakat böyle bir davayla ilgili gelişmelere de sayfalarında yer verebilecek kadar geniş bir yayın politikaları vardı.
L’Auto ve hem rakibi hem de ideolojik karşıtı olan Le Velo manşetlerinde karşıt görüşler yankılanıyordu. Le Velo, Fransa’nın en çok satan spor gazetesiydi. Hem dönemin Fransa’sında bulundukları konum hem de rakiplerinin çok güçlü olması sebebiyle L’Auto, eski bir bisikletçi olan tecrübeli bir editöre Henri Desgrange’a (Degranj) ulaştı. Henri Desgrange’ın gidon üstünde olduğu dönemde edindiği saygınlık, bisikletten sonraki kariyerinde de sürüyordu. Fransa’nın 19. yüzyıl edebiyat çevresinde Desgrange’ı tanımayan biri olmadığı gibi, onun yazdığı spor yazılarını okumak için sporla hiç ilgisi olmayan entelektüeller bile sıraya girerdi. Bu sebeple de Desgrange’ın, L’Auto’ya geçmesi hayati bir önem taşıyordu. L’Auto ekibi yaptıkları görüşmelerde Desgrange’ı ikna etmeyi başararak yolculuklarına daha güçlü bir şekilde devam etmeyi umuyorlardı.
Ancak planları tutmamış, gazetenin satışları artmamış, Le Velo aradaki farkı açmıştı. Tirajların düşmesi L’Auto için yolun sonunun da geldiğini gösteriyordu. Gazetenin yapacağı hiçbir şey kalmamış gibiydi. Yayın hayatlarına son vermek üzereydiler… Ta ki ekibin aklına bir bisiklet turu organize etme fikri gelene kadar.
Bisiklet, dönemin Fransa’sında çokça tercih edilen, kullanışlı bir ulaşım aracıydı.
Ayrıca insanlar kendi içlerinde amatör olarak sürekli bisiklet yarışları yapıyordu. Ama yine de bir sorun vardı... Bu turu organize edebilmek için gazetenin hem ideolojik hem de ekonomik açılardan dahil olamadığı dağıtım ağından daha da çekilmesi gerekiyordu. Çünkü bir yerden kısmak zorundaydılar. Bu noktada Desgrange’ın aklına hem tura hem de gazeteye can suyu verecek bir fikir geldi.
L’Auto beyaz kağıda basılıyordu. Fakat kullanabilecekleri en ucuz kağıt, sarı gazete kağıdıydı. Desgrange, gazetenin kağıdını sarıya çevirmeyi ve düzenlemeye hazırlandıkları Fransa Bisiklet Turu’nun galibine verilecek mayonun da bu renkte olması gerektiğini söyledi ekibine. Kısacası gazete bir ödülün de sembolü olacaktı. Tabii sadece ekip arkadaşlarına fikir vermekle yetinmedi Desgrange. Bir de onlara turu düzenleyebilmeleri için gereken her şeyi yapmalarını sağlayacak açık çek takdim etti.
Tur için gereken çalışmalar çok kısa sürede tamamlandı ve 1903’ün 17 Ocak günü, L’Auto, “Fransa Bisiklet Turu Bu Sene” manşetiyle çıktı okuyucularının karşısına. Bu baskı, gazetenin o güne kadarki en yüksek tirajına ulaşmasını sağlamıştı.
Fakat tirajlardaki çekişme kadar yoldaki yarışlar da çok zorlu geçiyordu. Zira L’Auto’nun düzenlediği ilk Fransa Bisiklet Turu, günümüzdekinden çok daha acımasız ve çetin bir yarıştı.
Bisikletçilerin hiçbir koruması olmadığı gibi, etaplar da bugünküne kıyasla 150 - 200 kilometre arasında değil, 450 - 500 kilometre arasıydı. Ayrıca bu etaplar bir gün değil, üç gün, evet şaka değil tam üç gün sürüyordu! Henri Desgrange ve L’Auto ekibi tura çektikleri seyirci sayısından memnun olsalar da, tirajlar açısından umdukları ilgiyi ilk başta göremediler. Hatta ikinci edisyon öncesinde “Le fin,” yani “Son” manşetiyle bastılar gazeteyi. Ancak bu sayıyı hemen dağıtıma göndermediler. Ekiptekiler ikinci edisyonun da bitmesini, alacakları reaksiyona göre karar vermelerinin daha sağlıklı olacağını savunuyorlardı. Desgrange da ekibinin görüşüne saygı duyarak turu gerçekleştirmeye onay verdi. 1904’te başlayan ikinci turla beraber tirajlar daha ilk günden 50 bin artmıştı. İkinci ve üçüncü etap arasında 30 bin daha arttı derkeeeen…
tur bittiğinde günlük 150 bin tirajı görmüştü günümüzün efsanevi gazetesi L’Equipe’in atası olan L’Auto. Dahası en önemli nokta gördükleri satış rakamı da değildi… Asıl başarıları onları okumaya başlayan insanları tur bittikten sonra tutmaları ve kemik bir okuyucu kitlesi yakalamaları olmuştu. Sonraki senelerde Fransa Bisiklet Turu ve L’Auto, sadece Fransa’da değil Avrupa’da da dikkat çekti. Mesela İtalya’nın hala en önemli spor gazetelerinden biri olan La Gazzetta Dello Sport da, 1909’da kendi yarışlarını, İtalya Bisiklet Turu’nu başlattı. Selefi Fransa Bisiklet Turu’yla aynı anlayışa sahipti bu organizasyon da... Turu kazanan sporcuya verilen mayo, gazetenin kağıdıyla aynı rengi, yani pembeyi paylaşıyordu.
Şimdi gelelim bu turun ve mücadelenin neden bu kadar ilgi çektiğine. Günümüz dinamiklerini düşününce, bisiklet pek de ilgi çekmesini bekleyeceğimiz bir spor değil. Sonuçta 90 dakikalık bir futbol maçını bile tam odaklı bir şekilde izleyemiyoruz artık. Ama Fransa, İtalya ya da İspanya gibi etap başı 5 saat süren ve 3 haftaya yayılan turlar hala izleyici kitlesini genişletebiliyor. Buradaki en önemli etkenler tabii ki tur vesilesiyle, o ülkeyi çok kapsamlı bir yolla görebiliyor oluşumuz. Özellikle ülkemizdeki bisiklet anlatıcılarının yarış esnasında yaptığı entelektüel sohbetler, turu daha da keyifli bir hale getiriyor bence. Bu da aslında tıpkı L’Auto’nun zamanındaki yayın politikası gibi sporla hayatı birleştiren bir etki yaratıyor.
Fakat insanların bu spora ilgi duyuluyor olmasının başka sebepleri de var. Temelde insanlar, bir kazanan etrafından kendini tanımlamayı ya da taraf olmayı çok seviyor. Düşünsenize, sokakta denk gelseniz tanımakta güçlük çekeceğiniz bir bisikletçinin yaptığı her atakta heyecandan ayaklanıyorsunuz. Çok garip ve bir o kadar da insani bir duygu bu. Çünkü insanlar, başarı hikayelerine tanıklık etmenin ötesine geçip birilerini idolleştirerek kendi hayalarında yeni kapılar açabiliyor. Kazanan olmak da böyle bir sorumluluk yüklüyor insana. Ancak söz konusu bisiklet olunca bu durum çok daha dramatik bir hal alıyor. Çünkü yirmi takım, dokuzar sporcuyla geliyor ve her takımın katıldığı yarış için farklı bir hedefi var. Bir kısmı etap kazanmayı, bir kısmı mücadeleci olmayı, büyük bir çoğunluğu da doğal olarak sarı mayoyu hedefliyor. Gelgelelim tura sarı mayo hedefiyle gelen takımların, bu hedeflerini gerçekleştirebilmesi için bazı fedakarlıklar yapması gerekiyor. Zira sarı mayo, dokuz kişilik takımdan sadece bir bisikletçiye gidebilir. İşte o bir kişi için pedal çeviren diğer bisikletçilere de domestik deniyor.
Peki kimdir bu domestikler? Hemen açıklayayım… TDK’ye göre domestik kelimesi “evcil” anlamına geliyor. Bisiklete uyarladığımızda da karşımıza aynı sonuç çıkıyor aslında. Takım kararlarına ve liderine karşı gelmeyen, genellikle uysal sporcular oluyor domestikler. Mesela dağlık etaplarda, yani irtifanın yükseldiği yerlerde liderinin önüne geçerek hava akımını karşılıyor ve bu sayede takım arkadaşının etabın sonuna daha güçlü gitmesini sağlıyor domestikler. O bir kişinin, yirmi bir etabın ardından Paris’teki podyumun en tepesinde, sarı mayoyla durabilmesi için diğer sekiz sporcunun da canını dişine takması gerekiyor yani. Özetle bir bisiklet turunda başarı; “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” duruşu sayesinde geliyor diyebiliriz.
Yine de ne olursa olsun oraya yarışmaya gelen sporcuları ortak hedef için kenetleyebilmek ne parayla ne de başka vaatlerle sağlanabilir. Burada bir egodan arınma, kendini birey olarak görmenin ötesinde ortak bütünün bir parçası olarak hareket edebilme düşüncesi yatıyor. Ki zamanında lider olan sporcuların ya başarısızlık ya da yaşlanarak sonradan domestiğe dönüşmesi gibi durumlar da var. Bakın bu aklıma bambaşka bir şey getirdi benim. Sıkı 111 Hz dinleyicileri bilirler… Frank Herbert’ın Dune serisini çok seviyorum ve bu seride hayata dair izler de buluyorum. İşte lider bisikletçilerin zamanla domestiğe dönüşme konusu, bana ilk kitapta geçen şu cümleyi hatırlatıyor: Çünkü güce yaklaşan insanların bir şeye itaat edebilmesi için kendi zihninin sıkışmış kapılarını açması gerekiyor. Yine de aklıma takılan farklı bir nokta daha var. Bu takım liderleri neye göre seçiliyor? Kim seçiyor? Nasıl takım lider olunuyor?
Bu konuya geleceğiz ama ben de konuşurken, dik bir yokuşta pedal çevirirmişçesine yoruldum arkadaşlar. Ki birazdan konuşacağımız konular daha dik bir etabı andırıyor bana… O yüzden şimdi bir mola verelim. Geri dönünce biraz da alfaları çekiştiririz.
Alfalar ve betalardan bahsediyorduk. Tamam domestikler birer beta, peki ya alfalar? Onlar kim, bunu konuşalım biraz da…
Bir takımın liderini belirleyen detaylar çok fazla değişkene sahip olsa da aslında temelde iki madde yer alıyor. Bunlardan ilki sporcunun fiziksel kapasitesi. Öncelikle bir bisikletçiye baktığınızda, basketbolcu ya da voleybolcu gibi heybetli bir fizik görme şansınız yok. Aksine sizin, bizim gibi insanlarla karşılaşırsınız. Genellikle 1.70 boylarında, 55 - 60 kilogram ağırlığında ince insanlar oluyorlar. Çünkü fizikleri böyle olmak zorunda zira her etap, düzlüklerden ve sonda atılan sprintlerden oluşmuyor. Her etap böyle olsa daha kalıplı ya da atletik olmak sporculara avantaj sağlayabilirdi elbette. Ancak sporcuların ayrıştığı esas nokta zamana karşılar ve dağlara çıkılan etaplar oluyor.
Çünkü deniz mesafesinden yukarı çıkıldıkça nefes almak zorlaşıyor. Nefes almak zorlaştıkça da uzun boylu ve kalıplı olmak onlara zarar yazıyor.
Çünkü ciğerlerinize çektiğiniz sınırlı hava sabitken, kalbinizin pompaladığı kanın ulaşım ağının daha kısa olması sporculara avantaj sağlıyor. Bu sebeple de bisiklette bahsedilen fiziksel kapasite kavramı, diğer sporlardan alışkın olduğumuz güç ve heybet değil; dayanıklılık ve vücudundan tam performans alabilmek anlamına geliyor.
Şimdi gelelim diğer konuya; kişiliğe. Bisiklette başarıyı istiyorsanız alfa bir karakter olmaktan başka şansınız yok. Çünkü ekibinizin alfası olduğunuzu belli etmezseniz ne olduğunu anlayamadan hiyerarşide geriye düşer ve alfaya hizmet eden bir betaya dönüşürsünüz. Bu doğrultuda çok üst düzey bir fiziksel kapasiteye sahip olsa da hırslı olmayan, kolay pes eden; en önemlisi de rekabetten çekinen birinin takım lideri olma şansı kalmıyor. Çünkü önceki maddede açıkladığım fiziksel yetkinliklerin altını doldurmak için çelik gibi sinirlere ve hiçbir olumsuzluktan etkilenmeyecek zihinsel dirence sahip olmak gerekiyor. Bunu bir örnek vererek anlatmanın daha iyi olduğunu düşünüyorum. 2017’de İtalya Bisiklet Turu’nu kazanan Hollandalı bisikletçi Tom Dumoulin bu konuda verebileceğim belki de en iyi örnek. Dumoulin o sene İtalya’ya geldiğinde kariyerinde bir ilki yaşamıştı. İlk defa bir büyük turda takım liderliği görevine layık görülmüştü. Ki önceki senelerde domestiklik yaparak, beta olmanın psikolojisini de öğrenmişti. Gelgelelim Nairo Quintana ile girdiği rekabet akıllara kazınmış ve ilk denemesinde bir büyük tur zaferine ulaşan Dumoulin, artık herkesin tanıdığı bir sporcu olmuştu. Bakıldığında iki önemli özelliği vardı kendisinin.
İlki zamana karşı etaplarda çok etkiliydi. Bisikletiyle tek vücut olarak rüzgarın ya da havanın oluşturabileceği direnci kırıyor, hızlı bacakları sayesinde rakiplerine göre öne çıkıyordu. İkinci özelliğiyse dağlık etaplarda kendini paralamıyor oluşuydu. Takım arkadaşlarıyla arasındaki uyuma eklenen yüksek direnci, herkesin bacaklarının bitebileceği yerlerde onun hala ayakta kalmasını sağlıyordu. Böylece en korkulan dağlık etapların üstesinden gelebiliyordu. Sakatlıklar geçiriyor, tahmin edilenden önce iyileşip gidonun başına geri dönüyordu. Kısacası fiziksel olarak en ufak bir zaafı yoktu. Fakat Dumoulin’in bütün bu fiziksel artılarını yok saydırabilecek kadar önemli bir zaafı vardı… Mental direnci çok zayıftı. Sonraki süreçte liderlik beklentilerini karşılayamayıp, en güçlü takım olan Jumbo-Visma’ya baş domestik olarak geçmişti. Neden böyle yaptığını emekli olduktan sonra öğrenmiş olduk. İtalya’yı kazandıktan sonra mental olarak çok zorlandığını ve majör depresyon geçirdiğini açıklamıştı Dumoulin. Yine de büyük zaferinden sadece 5 sene sonra, 2022’de daha 32 yaşındayken spordan emekli olmuştu…
Ancak hem fiziksel hem de mental olarak güçlü biri vardı ve sadece kendini değil, sporunu da dünyaya tanıtacaktı bu bisikletçi. Kim olduğuna dair bir tahminde bulunmak ister misiniz? Kopya versem belki? Aya ilk çıkan Louise Armstrong’la aynı soyadı taşıyor dediğimde biri geldi mi aklınıza? Ya da doping skandalları… Evet, doğru bildiniz Lance Armstrong’dan bahsediyorum.
Aslında Lance’in hikayesi de birçok kırılma noktasına sahip. 1992 - 1996 arasında herkesi heyecanlandıran genç bir yetenekti kendisi.
Fakat kariyerinin yükseliş evresinde yakalandığı testis kanseri, bisiklet severlerin hevesini kursağında bırakmıştı. Doktorlar kurtulmasına imkan dahi vermiyordu. Hatta bazı spor yazarları tarafından Lance, ölmeden mezara koyulmuştu. O ise hasta yatağında canıyla boğuşurken, zihnini bir şekilde iyileştiğinde geri dönüp kazanacağı turlara hazırlıyordu. Alfa kimdir ve ne yapar diye soran olursa, Lance Armstrong’un rekabetçi kimliği rahatlıkla örnek verilebilir. Doktorların yaşaması için %10 şans tanıdığı Lance Armstrong, bir sene sonra kanseri tamamen atlatıp, 1998 yılında zihnini ve fiziğini hazırladığı yere, bisiklete döndü.
Dönmek de ne kelime fırtına estirdi! Bisikletin en büyükleri Eddy Merckx’in, Jacques Anquetil’in ve Miguel Indurain’in başaramadığını başarıp, tam yedi kere üst üste Fransa Bisiklet Turu’nu kazandı.
Yedi kere! Bisiklet turlarını takip edenler bilirler, bu ulaşılması imkansız bir başarıydı. Yedi kere kazandığı yetmezmiş gibi en yakın takipçisiyle arasındaki farkın bir dakikadan az olduğu turlarda, galibiyetin yetersiz olduğunu dile getiriyordu kendisi. Tıpkı Ikarus gibiydi Lance Armstrong. Yer yüzünden o kadar yüksekte uçuyordu ve o kadar rakipsizdi ki, ona en yakın şey Güneş’ti. Ikarus gibi Güneş’e doğru yükseliyordu Lance. Ve sonu da Ikarus’unki gibi olacaktı…
2005’te emekli oldu, fakat bisikletten sadece 4 yıl uzak kalabildi Lance. 2009’da gidon başına geri döndüğünde, hakkında ortaya çok sayıda doping iddiası atılmıştı. Lance’in eski takım arkadaşları ve rakipleri teker teker doping sebebiyle spordan men edilip, tüm başarıları silinirken o, podyumda yer almaktan geri durmuyordu. Lakin 2011’e geldiğimizde Lance, iyiden iyiye köşeye sıkıştı ve bir daha geri dönmemek üzere bisikletten emekli olduğunu açıkladı. Emekli olarak bu kaostan kurtulabileceğini sanıyordu, ancak işler hiç de hesapladığı gibi gitmedi. Hakkında açılan yüzlerce doping davasının tamamında suçlu bulundu Armstrong. Elde ettiği tüm başarılar ve kazancı silinirken, eski sponsorları da zedelenen marka imajları sebebiyle onun aleyhinde davalar açtı. Tüm bu süreç bittiğinde evini ve arabalarını satıp borçlarını zar zor kapatan Armstrong’un elinde bisiklet kariyerinden geriye sadece kanser olmadan önce kazandığı başarılar kaldı. Tıpkı Ikarus gibi, balmumundan kanatları güneşe o kadar yaklaşmıştı ki yanarak yok oldu ve ulaştığı zirveden denize çakıldı. Bazen en iyi fiziksel kapasiteye ve mental dirence sahip olmanın da yetmediğini gösteriyor bize Armstrong’un hikayesi. Sporcu etiği ve dürüstçe mücadele etmenin ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor bizlere onun kariyeri. Yani ne demek bu? Alfa olmak tek başına yeterli olmuyor, sporcu ahlakı rekabetçi ortamlarda vazgeçmememiz gereken yegane olgu. Bunu unutmamak gerek.
İster Fransa Bisiklet Turu için olsun isterse hayatın herhangi bir alanında; ekip olmak, egolardan arınmak ve doğru stratejiyi doğru kişi için seçmek vadedilmiş topraklara, yani başarıya götürüyor insanları. Fransa Bisiklet Turu’nu başlatan L’Auto gazetesinin direnip, sonradan L’Equipe ismiyle dünyanın en çok satan spor gazetelerinden birine dönüşme hikayesi de böyle, 120 yıldır süre gelen turun da… Bakın bu da bana başka bir şeyi hatırlattı. Aynı Yusuf Atılgan’ın, “Aylak Adam” kitabında dediği gibi:
İşte ekip olmak ve birbirinin başarısı için mücadele etmek de buna benziyor. Sallanan, korkuluksuz bir köprüden düşmemek için en çok ihtiyaç duyulacak şey, hatta başlı başına bir zenginlik bu… Aksi halde şu an adını bilmediğimiz ya da hatırlamadığımız birçokları gibi yuvarlanıp kayboluruz.
Künye
- YazanAnt Arın Şermet
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt