111 Hz ·Bölüm 80 ·19 Haziran 2023 ·24 dk ·1.602 kelime

Bizi İkna Eden Hikayeler

Ethos, Logos ve Pathos... Bu üçlü, ikna sanatı kadar bir hikayenin inandırıcılığı açısından da önemli bir rol oynuyor. Aristo'nun bu öğretisinden yararlanarak, hayatın birçok farklı alanında yeni ve ikna edici hikayeler anlatabiliyoruz. Bu bölümde dinlediğimiz hikayelerin derinine iniyor, onların hikayesini retorik üçgen ekseninde inceliyoruz.

0:00

Geçtiğimiz aylarda ressam Paula Rego’nun eserlerinden oluşan ve Pera Müzesi’nde ziyaret edebileceğiniz “Hikayelerin Hikayesi” sergisi, içeriği kadar ismiyle de dikkat çekiyordu. Dileyenleriniz Pera Müzesi’nin sitesinde bu sergiyi üç boyutlu olarak da gezebilir. Bu serginin adı benim de merak duygumu tetikledi açıkçası. Hikayeleri neden bu kadar çok seviyoruz, neden onlara ihtiyaç duyuyoruz diye düşünmeye başladım. Malum, 111 Hz’de hikayelerin peşinden gitmeyi çok seviyoruz. Onlar aracılığıyla bir şeyler öğrenmeye, ilham almaya, yeni bir bakış açısı kazanmaya çalışıyoruz. Fakat bu bölümde çerçevenin biraz dışına çıkacağız. Hikayelerin kendisini değil onların hikayesine odaklanacağız.

Bildiğiniz üzere hikaye anlatmanın birden fazla yolu, onlarca yöntemi var. Mesela resim… Hikaye anlatımında en sık kullandığımız sanat disiplinlerinden birisi. Şimdi, “Barış abi hikaye anlatmakla resim çizmenin ne alakası var” diyeceksiniz, hemen bir örnekle açıklayayım bunu size. İnsanlık tarihinin ilk yıllarında mağara duvarlarına resimler çizerek anlatıyorduk hikayelerimizi. O çağların insanları, yaşadıkları tehlikeleri ya da gördükleri farklı canlıları duvarlara resmediyordu. Bir nevi ilk hatıratlar da diyebiliriz bu resimler için. İşte bu resimler ve dolayısıyla hikayeler, insanlık tarihinin başlangıcını anlamamız açısından bize bir pusula oldu.

Peki bizim içimizdeki bu hikaye anlatma ve dinleme tutkusunun kaynağı ne? Biraz bunu sorgulayalım istiyorum şimdi sizinle. Her şeyden önce bizler sosyal birer varlığız. Anlamaya ve anlatmaya, yani iletişim kurmaya ihtiyaç duyuyoruz. Hikayeler de burada bizim en sık kullandığımız araçlardan birisi. Ama bundan fazlası var… Sosyal olduğumuz kadar meraklı canlılarız da. Bu merak duygumuz sayesinde hem yeni bilgiler keşfediyoruz hem de yeni deneyimler ediniyoruz. Bu deneyimleri de sonraki nesillere aktarmak istiyoruz tabii ki. Geçmiş yüzyıllarda kültürel aktarımı destanlar, masallar ya da mitolojik öyküler aracılığıyla sağlıyorduk örneğin. Bu hikayeleri geçmişten geleceğe gönderilen birer mesaj olarak da düşünebiliriz… Kısacası hikayeler bizim tarihsel akışımızda önemli bir yer tutuyor.

Ama sadece tarihle de ilişkilendiremeyiz bunu. Sonuçta hikaye anlatmak biz insanlar için önemli bir ihtiyaç. Kaldı ki zaten hepimiz birer hikaye anlatıcısıyız. Sadece bir kısmımız bu konuda daha yetenekli, o kadar… Günlük hayatımızda farkında olarak ya da olmayarak hikayelere başvuruyoruz. Bu hikayeler kimi zaman derslerde çıkıyor karşımıza. Öğretmenlerin bir konuyu anlatmak için sıkça kullandığı bir yöntem bu. Bilgiyi hikayelerle aktarmak, öğrenme sürecini de keyifli kılan bir durum. Kimi zamansa arkadaşlarımızla sohbet ederken, dertleşirken ya da küçük masum dedikodular yaparken faydalanıyoruz hikayelerden.

Fakat hikayeler de biz insanlar ya da yaşadığımız dünya gibi değişiyor ve evrimleşiyor. Geçmişte destanlarla, “bir varmış, bir yokmuş” cümleleriyle başlayan masallarla anlattığımız hikayeler de form değiştirdi tabii ki. Günümüzde her şey gibi hikayeler de dijital dünyaya entegre oluyor artık. Bakın mesela şu an size bir podcast aracılığıyla anlatıyorum hikayemi… Kısacası zamanın ruhuna adapte oluyor hikaye anlatma şekillerimiz. Yeni hikaye anlatma yöntemleri çıktı ve bu da hikayeleri ele alma şeklimizi değiştirdi. Zira artık hikaye, yani İngilizce karşılığıyla “story” denince muhtemelen çoğumuzun aklına Instagram geliyor.

Yeni dönemdeki hikaye anlatı araçlarımızdan biri de Instagram story’leri ve post’ları oldu. Fakat hikaye anlatımındaki bazı temel kurallar hiç değişmedi. Bunun kaynağına inmek için Antik Yunan dönemine doğru kısa bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor. Hadi gelin benimle.

Burada Aristoteles’in bir öğretisini, tiyatrodaki retorik teorisini inceleyeceğiz. Bir diğer adıyla “üç birlik kuralını”… Şimdi bu teori nedir diye merak edenleriniz olacaktır. Hemen açıklayayım. Ethos, Pathos ve Logos aşamalarından oluşuyor bu üçgen.

Kulağa biraz cips ismi gibi geldiklerinin farkındayım, ama değiller. Hikaye anlatımının üç temel esası aslında bu garip duyulan kelimeler. İkna etme sanatının üç aşaması olarak da düşünebiliriz hatta onları. Aristoteles şöyle açıklıyor bu üç aşamayı.

Logos, mantıksal argümanlar oluşturarak izleyicinin aklına hitap etme çabası ona göre. Yani karşınızdaki kişiye ne kadar mantıklı argümanlar sunarsanız, o kadar ikna edici olursunuz.

İkinci evremizse Ethos.

Kelime olarak karakter anlamına geliyor Ethos. Hikaye anlatımındaki önemiyse, anlatıcının statüsüne veya otoritesine duyduğumuz güveni belirliyor oluşu. Dinleyicilerin, anlatıcıya güvenme olasılığını arttırdığı iddiasını da taşıyor Aristoteles’e göre.

Ve son evremiz Pathos.

İzleyici veya dinleyicinin tepkisini çekmek ya da onların sempatisini kazanmaya çalışarak duygularına hitap etmek olarak tanımlayabiliriz kendilerini. Daha basit bir ifadeyle, duygusal manipülasyona çok benzediğini söyleyebiliriz Pathos’un.

Neyse efendim, bizim Aristoteles öğrencilerine kendisinin ne kadar etkili bir anlatıcı olduğunu kanıtlamak istemiş ve onlara Ethos, Logos ve Pathos’u kullanarak kısa bir hikaye anlatmaya karar vermiş. Şöyle başlamış sözlerine:

Aristoteles, öğrencilerine Logos, Ethos ve Pathos kavramlarını nasıl kullanacaklarını bu şekilde açıkladı...

Desem de inanmayın, çünkü bu hikayeyi ben uydurdum arkadaşlar. Önce Logos’u kullanarak size problemi çözmemiz için mantıklı bir yol önerdim. Ağacın yapraklarını yeşertmek için onu sulamanın gerekli olduğunu anlattım size. Ardından Ethos’u kullanarak sizin güveninizi kazandım. Yani çiftçinin bu susuzluk problemini çözebileceğine dair sizi inandırdım. Ve son olarak da Pathos’u kullanarak duygularınıza hitap ettim. Önce çiftçinin haline üzülmenizi, sonra da ona hayranlık duymanızı sağladım. Kısacası kahramanımızla bir bağ ya da empati kurmanıza aracı oldum. Kendinizi onun yerine koydunuz belki de. Bakın işte sizi bir hikaye aracılığıyla, bir şeye ikna etmiş oldum.

Bu tabii ki alelade, benim uydurduğum bir hikayeydi. Fakat az önce dedim ya, hikayeleri hayatımızın her alanında kullanıyoruz. Bu hikaye anlatma yetisi, artık iş dünyasında da çok aranan bir meziyet haline geldi. Yazarlık tecrübesi gerektirmeyen iş dallarında bile hikaye anlatıcılarına ihtiyaç duyuluyor günümüzde. Pek çok örnek verebiliriz buna, fakat burada bir ara vereceğim. Çünkü en sürükleyici pembe dizilerden bunu öğrendik biz arkadaşlar. Hikayenin en heyecanlı noktasında bir reklama gidilir. Bu her zaman böyledir…

Eveeet, reklam kuşağımız da sona erdiğine göre kaldığımız yerden devam edebiliriz. Ne diyorduk? Hikaye anlatıcılığının bambaşka iş kollarında da karşımıza çıktığından bahsediyorduk, değil mi? Eh hazır reklam kuşağı dedik… Bununla ilgili enteresan bir hikaye anlatayım size.

Telaş etmeyin, bu seferki gerçek bir hikaye. Hemen şüpheye düşmenize gerek yok. Sizde bir paranoya yaratmak istemem…

Reklamcılık sektöründe hikayelerin önemini vurgulayan birinden, William Bernbach’tan bahsedeceğim size. Bernbach, reklamcılıkta düz ve hikayesiz bir anlatıma inanmıyordu.

“Bu bardağı alın, çünkü su içmek için bu bardağa ihtiyacınız var” gibi pazarlama odaklı bir dil ona göre çok sıkıcıydı. Aynı zamanda ikna edici de değildi. O, hikaye anlatımının gücüne ve ikna sanatına inanıyordu. Ona göre reklamcılık, ikna etme sanatının bir parçasıydı ve ikna etmek, bilimden ziyade bir sanattı. Özellikle de şiirlerden alıyordu ilhamını Bernbach. Şiirler, gerçekler dünyasından fikirler dünyasına atlayan devlerdi. Diğer yandan bir reklam kampanyasının kışkırtıcı olması gerektiğini de düşünüyordu Bernbach. Tasarladığı reklamlar kuralları yıkmalı ve kitleleri peşinden sürüklemeliydi. Tüm bu düşünceleri sayesinde, çalıştığı her reklam kampanyasında başarılı oldu bizim Bernbach. Tasarladığı reklam kampanyaları büyük kitleleri peşinden sürüklemeyi başardı. Fakat bir reklam kampanyası var ki, mutlaka üzerine konuşmamız gerekiyor.

‘50'li yıllarda, ABD’yi “Büyük Düşün” diyen bir slogan sarmalamıştı. Bu sloganın etkileri üretime de yansıdı.

Birçok otomobil firması kocaman, heybetli arabalar imal ediyordu. Sokaklarda büyük büyük arabalar dolaşıyordu. Fakat bir marka, alışılmışın dışında bir tasarımla çıktı insanların karşısına. Volkswagen’in tasarladığı 59 model The Beetle, o dönemde üretilen birçok arabanın aksine ufacık gözüküyordu. Üstelik bu araç yıllar önce Wolfsburg’da, Naziler tarafından inşa edilmiş bir fabrikada imal edilmişti. Hem markanın hem de The Beetle modelinin hiç de iyi bir repütasyonu olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Dolayısıyla Volkswagen’ın bu arabayı satabilmesi imkansız görülüyordu. Firmanın satış yapabilmesi için ayrıksı bir tasarımdan fazlasına ihtiyacı vardı. En az tasarım kadar farklı bir reklam kampanyası da gerekiyordu onlara. Tüketicileri bir şekilde ikna etmeliydiler.

İşte Bernbach da tam bu noktada devreye girdi. The Beatle için, çalıştığı reklam kampanyasında tek ve çarpıcı bir slogan kullandı: "Think Small”, yani “Küçük Düşün”… Bu slogan büyük düşünmeye alışkın Amerikan halkına yönelikti aslında, onlara basit ama etkileyici bir hikaye anlatıyordu. Neredeyse boş bir sayfa diyebileceğimiz posterin üzerinde dikkat çekiyordu bu slogan. Sadece kelimelerle değil, tasarımla da “küçük düşünün” diyordu insanlara Bernbach. Ne acayip bir öğüt bu böyle… Yani hiç birinin size “küçük düşün” demesini beklemezsiniz, bunu diyen bir insan hemen dikkatinizi çeker, değil mi? İşte Bernbach da tam olarak bunu amaçlamıştı. İnsanların dikkatini çok küçük bir fikirle The Beetle’ın üzerine çekmişti. Bu poster aynı zamanda tarihin en başarılı reklam kampanyalarından bir olarak da görülüyor. Zira bu kampanyanın İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’de, Almanya'ya duyulan nefreti de dindiren bir etkisi oldu. Asla satılmaz denen bu küçük araba, bir anda ülkede en çok kullanılan araca dönüşmüştü. Bernbach’ın tasarladığı bu kampanya sadece Volkswagen’ın satışlarını da etkilemedi üstelik... “Küçük düşün” sloganı arkasından milyonları sürükleyen kültür akımlarının doğuşuna da sebep oldu.

Peki ne yaptı da bunu başardı Bernbach? Şimdi bunu düşünelim biraz da. Gerçek hayatın akışını kullanıp, basit bir hikaye oluşturdu reklam posterinde. İnsanların dikkatini çeken, hatta onları biraz da kışkırtan bir kampanya yarattı. Dahası onları “küçük düşünmeye” ikna etti. Yani Pathos’u ustaca kullandı Bernbach. Günümüzdeki reklamların ikna edici metinlerine de bu anlayış ilham oluyor aslında.

Ethos, Pathos ve Logos daha çok ikna sürecinde kullanılan bir teknik olsa da bunu hikayelerde de görebiliyoruz dediğim gibi. Çünkü iyi bir hikayenin sizi ikna etmesi gerekir. İzlediğiniz filmler ya da diziler, okuduğunuz kitaplar, dinlediğiniz masallar… Çoğu sizi yaşadığınız gerçekliğin dışında bir kurguya ikna etmeye çalışır aslında. Aynı Bernbach’ın yarattığı kampanyada olduğu gibi… Duygulara hitap eden, güven kazanan ve en nihayetinde ikna eden bir akışa sahip hikayeler de.

Tanıdık geliyor mu size tüm bu anlattıklarım. Bölümün başından beri konuştuğumuz şeyler yani… Hayat döngümüzdeki matematiği andırmıyor mu tüm bunlar? Aslında bizim hayatlarımızın da hikayeler gibi bir akışı var. Ne oluyor hayat döngüsünde? Hepimiz doğuyoruz.

Yaşıyoruz. Büyüyoruz. Yıllar geçtikçe yaşlanıyoruz.

Ve o kaçınılmaz sonla, yani ölümle karşılaşıyoruz. Bahsettiğim bu retorik teoriyi de en çok yaşarken, yani kendi hikayelerimizi deneyimlerken kullanıyoruz aslında.

Aristoteles’in retorik üçgenini bilin ya da bilmeyin, uygulayın ya da uygulamayın hiç fark etmez. Hikayeleri her zaman kullanıyoruz. Ve görünen o ki hayat akışında bu iletişim aracından faydalanmaya devam edeceğiz. Bugün bir hikaye nasıl ikna edici olabilir, ondan bahsettim ben size. Peki siz nasıl hikayeler yazıyorsunuz kendi yaşamınızda? İnsanları büyülemek, etkilemek ya da ikna etmek için nasıl teknikler kullanıyorsunuz? Bölüm bitince bunun üzerine kafa yormanızı istiyorum sizden, hikayeler üzerine düşünmenizi rica ediyorum. Belki boş bir sayfa açıp yeni bir hikaye yazmaya başlarsınız ya da beğendiğiniz bir hikayeyi retorik teoriden faydalanarak analiz edersiniz. Artık tercih size kalmış. Yapacağınız çıkarımlar başka birilerinin hikayelerini daha iyi anlamanızı sağlayacak kesinlikle. Hikayeleri güzel yapan şey biraz da sizin hayal gücünüzle yoğurulabiliyor olması ne de olsa.

Künye
  • Yazanİpek Turgay
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (10)