27'ler Kulübü: Sanat Acıdan mı Doğar?
Kozmik bir yolculuk, kapısı sadece 27'liklere açık gizemli bir kulüp ve orada bizi karşılayan bir rock yıldızı… 111 Hz’in bu bölümünde, popüler kültüre damga vuran 27'ler Kulübü efsanesine giriş yapıyoruz. Peki bu kulüp sadece trajik bir tesadüften mi ibaret, yoksa dehanın ve yaratıcılığın ardında gizlenen acı bir gerçeklik mi var? Ölümsüzleşmiş ikonların hayatlarına ve "eziyet çeken sanatçı" mitine ışık tutarken kalıpların dışına çıkmaya hazır mısınız?
Heey! Neden kapıyı açan yok yahu? İçeride birileri olduğunu biliyorum! Neden beni de eğlenceye dahil etmiyorsunuz? Resmen ayıp bu yaptığınız…
Ya ama kime diyorum? Bir arkadaşa bakıp çıkacağım sadece… Gerçekten…
Off tamam tamam… İçeride neler olup bittiğini görmek istiyorum evet… Ama zaten çok kalmayacağım, sunmam gereken bir bölüm var. N’OLUR YANİ KAPIYI AÇ-
Kurt: Hey dostum... Kusura bakma ama burası özel bir parti. Herkesi alamıyoruz.
Barış: Yok artık! K-Kurt Cobain? (şaşkınlıkla güler) Kapıda seninle karşılaşmayı gerçekten hiç beklemiyordum. Özel bir parti mi? İyi ama burası neresi?
Kurt: Burası bizim kulübümüz işte... İçeridekiler de benim arkadaşlarım. Brian, Janis, Jim, Amy…
Barış: Anlıyorum… Eğlence sesleri dışarı taşınca merak ettim açıkçası… Acaba içeri girme şans-
Kurt: Biz biraz... Kendi halimizde takılmayı seviyoruz. Dışarıdan bakınca belki ilginç geliyor ama inan bana, durum bu. Kişisel değil.
Barış: Anlıyorum, peki… Eh… O zaman, benim de geri dönmem gerekiyor sanırım.
Kurt: Aynen… Ama bunu kafaya takma… Biliyorsun, diğerleri bizi pek anlamıyor. Burası kendimize özel bir alan. Sadece 27’likler girebiliyor…
Barış: (kendi kendine) Çok güzel… Yaş ayrımcılığını da deneyimledik…
Kurt: Nasıl?
Barış: Yok bir şey… Seni görmek güzeldi Kurt… İçerideki herkese selamlarımı ilet lütfen. Hoşça kal…
Kurt: İletirim dostum, kendine iyi bak.
Arkadaşlar tam olarak ne oldu az önce? Kapıda Kurt Cobain’le konuştuk değil mi, ben hayal görmedim? O kadar dil dökmemize rağmen bizi içeri de almadı ama olsun, olabildiğince nazik davrandı denebilir. Sadece… İçime garip bir his çöktü nedense… Hava da kararıyor… Sanki burada olmamamız gerekiyor gibi… Buraya ait değiliz gibi…
Bakın, etrafın kararmasıyla mekanın tabelası da aydınlanıyor şimdi...
İşte… İsim tüm ihtişamıyla ortaya çıktı… Burası… 27’ler Kulübü!
Neden tuhaf hissettiğimi şimdi anladım arkadaşlar… Ve hayır, bunun yaşla bir alakası yok. Burası zamanın dışında, adeta donakalmış bir yer. Kısmen gerçek belki, ama bir yanı tamamen hayalden ibaret… Dans, müzik, eğlence, gençlik… Hepsini dibine kadar hissetsek de yitirilmiş bir şeyler var. Yarım kalmış, hüzünlü… İçerideki herkes, 27 yaşında aramızdan ayrılmış olağanüstü sanatçılar… Bu yüzden bir aradalar; çünkü adları ve hayat hikayeleri bir efsane gibi birlikte anılıyor.
Bir meteor yağmuru yaklaşıyor gibi… Sanırım artık yıldızların üzerindeki bu yere veda edip stüdyomuza dönme vakti geldi. Sizinle orada buluşalım.
Evet, tekrar hoş geldiniz arkadaşlar! Sizlerle beraber ilginç bir deneyim yaşadık az önce… 27’ler Kulübü’nün kapısından şöyle bir bakıp geri döndük. Bu isim, sadece uğradığımız mekanın parlak tabelasında yazmıyor elbette… Popüler kültürde ve medyada oldukça yaygın bir şekilde kullanılıyor.
Peki nedir tam olarak bu kulüp, ve kimlerden oluşuyor?
Özellikle rock, blues ve soul müziğin efsanevi isimlerinin; kariyerlerinin zirvesindeyken trajik bir şekilde 27 yaşında hayatlarını kaybetmeleriyle ortaya çıkan bir kavram bu. Bu kulübün en bilinen üyeleri aslında, 1969 ve 1971 yılları arasında ardı ardına hayatlarını kaybeden dört efsanevi isim: The Rolling Stones'un kurucusu Brian Jones, efsanevi gitarist Jimi Hendrix, eşsiz sesiyle Janis Joplin ve The Doors'un karizmatik vokalisti Jim Morrison. Bu trajik tesadüf, ilk olarak kamuoyunda büyük bir yankı uyandırmıyor. Ancak 1994 yılında, Nirvana'nın solisti Kurt Cobain'in de kulübe katılımıyla söylentiler iyice perçinleniyor. Ve son olarak 2011 yazında, güçlü sesi ve cesur stiliyle öne çıkan Amy Winehouse aramızdan ayrıldığında, 27’ler Kulübü çeşitli yayın organlarında kendine yeniden yer buluyor. Bir efsaneden lanete dönüşüyor adeta... Başarılı ve çok şey vaadeden sanatçıların erken vedaları; bu yaşla ilgili ters giden bir şeyler olup olmadığını düşündürüyor insanlara… 27, bir dönüm noktası mı?
Adı geçen sanatçıların biyografilerini incelediğimizde hepsinde çeşitli zorluklar, duygusal buhranlar ve bağımlılıklar olduğunu görüyoruz fakat bu kişiler, bir o kadar da onları eşsiz kılan yetenekleriyle öne çıkıyorlar. Yazdıkları sözlerde farklı bir derinlik, seslerinde insanı kendine çeken bir tını, melodilerinde garip bir tılsım var sanki. Durum böyleyken onlara yılların ötesine geçen bir şöhret kazandıran yetenekleri de çeşitli çevreler tarafından yaşadıklarına ve psikolojik sıkıntılarına bağlanıyor. Yani, çektikleri acı sayesinde böyle eserler ortaya çıkardıkları anlatısı oluşuyor.
Rolling Stones’u kuran ve başlarda en dikkat çekici, en çok hayran mektubu alan üyesini ele alalım mesela: Brian Jones…
Gloucestershire’a bağlı bir kasaba olan Cheltenham’da doğan Jones, çocukluğunda 2. Dünya Savaşı sonrasındaki kasveti yaşadığı yerde iliklerine kadar deneyimlemiş. Üstelik bu kasvet, oldukça tutucu ve sert olan ebeveynleriyle de birleşmiş. Mühendis olan babası ve kilisede müzisyen olan annesi gülmek nedir bilmeyen, Jones’ın ilgi alanlarını önemsemeyen, disiplini boğucu yollarla kuran kişilermiş. Babası, kendisi de müzikle ilgilenen biri olmasına rağmen oğluna “düzgün bir iş” bulması konusunda baskı yaparmış. Jones’ın kısa hayatı, ailesinin onayını almaya çalışmakla geçmiş, fakat bunda hiç başarılı olamamış. Onların dikkatini çekmek için çok daha aykırı ve isyankar davranmaya başlamış. Henüz 20 yaşındayken kurduğu grup ona şöhret kazandırıp onay ihtiyacını tatmin ederken birden nu denli yükseklere çıkmak, gittikçe daha da kopup gitmesine sebep olmuş esasında… Benliğine duyduğu nefret, kendisine zarar vermeye dönüşerek onu madde kullanımına yönlendirmiş. Sonra olanlar zaten herkesin malumu…
Kulübün diğer üyelerine baktığımızda da çalkantılı yaşanmışlıklar ve bunun sonucunda gelişen kötü alışkanlıklar göze çarpıyor. Janis Joplin, kilosu ve yaşadığı akne problemi üzerinden lise yıllarında ağır bir zorbalığa maruz kalmış örneğin. Dışlanmış, yalnız kalmış ve sanata, okumaya, resme bu dönemde yakınlaşmış. Arkadaşlık kurduğu diğer “uyumsuz” ve müziğe meraklı öğrenciler, şarkıcılık kariyerinde büyük rol oynamış.
Kurt Cobain ise çocukluğunda başlayan ve hayatı boyunca çözüm bulunamayan karın ağrılarıyla baş etmiş. Bu ağrılar, bugün psikoloji uzmanlarınca somatizasyon olarak değerlendiriliyor. Zira, aile içi şiddete maruz kalmanın yanı sıra okulda zorbalığa uğrayan Cobain, sonraki yıllarda anksiyete ve depresyonla mücadele etmiş. O da diğerleri gibi, kendini ağır seviyede bağımlılık yapıcı ölümcül maddelerin kollarına bırakmış maalesef…
Peki bu kişileri bağlayan ortak nokta, yani hayata veda ettikleri nokta olan 27 yaş, yalnızca trajik bir tesadüf mü yoksa bu yaşı diğerlerinden daha farklı kılan, kritik bir taraf var mı?
27, 20’lerin başına göre artık daha ciddi duyulmaya başlayan bir yaş elbette. Genç yetişkinliğin her şeyi tek hamlede değiştirebilme enerjisini haşen taşısa da “Ben neredeyim ve ne yapıyorum?” sorusu da dıştan gelen baskılarla zihinde daha sık belirmeye başlıyor. Kişi, kendini daha iyi tanırken almış olduğu ve alacağı kararlara sorgulayan gözlerle bakıyor. Bu da haliyle kimi zaman oldukça boğucu ve yıpratıcı. Toplumsal beklentiler, bizim kendimizden beklentilerimiz ve “Durun bir dakika, zamanım geçiyor mu? Hatta daha da fenası, bitti mi?” endişesiyle birleşince bazen içinden çıkılmaz bir denklem sunabiliyor. Oysa yolun hala başı, ve hayatta her şeyin bir yaşı olduğu fikri çoğu zaman düşünsel bir sınırdan ibaret. Zaten 27 yaşın tehlikeli bir durak gibi görülmesi, popüler kültür anlatısı ve algıda seçicilikle bağlantılı.
The University of Sydney’de psikoloji ve müzik profesörü olan Dianna Theadora Kenny, 1950’lerden 2010’lu yıllara kadar hayatını kaybeden müzisyenleri incelediğinde ölümün en sık görüldüğü yaşın 27 değil, 56 olduğunu görmüş. 27 yaşında ölenler, popülasyonun %1.3’ünü oluştururken 56 yaşında bu oran %2.2’ye yükseliyor arkadaşlar. 26 yaş ve 28 yaşlardaki oran da 27’den pek uzak değil. Fakat hiçbir yerde bu yaşlarla ilgili bir kulüp oluşturulduğunu, veya bu yaşların bir efsaneye konu olduğunu görmüyoruz öyle değil mi? O zaman 27’nin ne farkı var?
İşte, Dianna Kenny de durumun sebeplerini merak etmekle birlikte, yazdığı makalede kulübün kazandığı popülarite hakkında fikir yürütmüş. Bu “büyük altılı”nın, onları ölen diğer müzisyenlerden ayıran özellikleri olduğu sonucuna ulaşmış kendisi… Mükemmel düzeyde bir yetenek ve yetkinlik, kendi türlerinde çığır açmaları, psikolojik sorunlarının şiddeti; zirve dönemlerinde veda etmiş olmaları ve hayranları tarafından ölümsüzleştirilmeleri…
Bu grup hayata sığmıyordu; üyeleri pervasız, kendini tüketen, derinden sıkıntılı, üne hapsolmuş ve hayattan bıkmış kişilerdi. Başarı aniden gelmiş ve zorlayıcı olmuştu. Hepsi çocukluk dönemlerinde ciddi sorunlarla uğraşmış; bu sebeple şöhretle ve endüstri şartlarıya baş edemeyen, psikolojik anlamda savunmasız yetişkinlerdi. Hatta gitarla harikalar yaratan Jimi Hendrix, Danimarka’da bir gazeteciye şunları söylemişti:
Her gece sahnede ruhumun bir kısmını feda ediyorum. 28’den fazla yaşayacağımı sanmıyorum, artık müzikal anlamda verecek hiçbir şeyim kalmadı…
Seyircinin müziğine verdiği reaksiyondan ciddi anlamda etkilenen, hatta negatif tepkiler karşısında depresyona giren Hendrix, bu sözlerinden 1 ay sonra, gerçekten de tahmin ettiği gibi 28 olmadan hayata veda etti.
Psikolojik sıkıntıların bu denli büyük yeteneklere evrilmesi ve üyelerin, içinde bulundukları karanlıkta adeta mücevher gibi parlaması bir tesadüf mü?
Sadece acı çeken insanlar mı sanatçı olabilir; ya da sanatçı ruhlu insanlar bu dünyada kaçınılmaz olarak acı mı çeker?
ya da
Ah… arkadaşlar! Kulübün kapıları yine açıldı galiba… Acaba bu sefer hiç kimseye görünmeden içeri sızıp etrafa bir göz atmamız mümkün olur mu? Evet… Karar verdim, gidiyorum. Sonuçta denemekten ne kaybederiz? Tabii tekrar yıldızlara ulaşmak biraz zaman istiyor, en iyisi kısa bir aradan sonra orada buluşalım biz. Dikkatli olun, yolunuzu kaybetmeyin…
Arkadaşlar, yolumuzu şaşırmış olmalıyız, çünkü burası 27’ler kulübü değil. Farklı bir yerin önündeyiz… Bakalım tabelada ne yazıyor?
Hiçbir şey… Hiçbir şey yazmıyor… Sadece kırık bir kalp imgesi var. İlginç bir tercih doğrusu… Neyse belki burası bizi içeri kabul eder.
Yok, bu kapı da kilitli arkadaşlar… Olmuyor, bu bölümde şans yüzümüze gülmeyecek herhalde… Aaa durun bir dakika! Bir not bırakılmış.
“Hayatta yeterince eziyet çeken ruhlar listede ismini bulabilir ancak… Acı çekmemiş bir ruh nasıl sanatkar olacak?”
Hmmm… “Tortured Artist” kavramı… Yani “Eziyet Çeken Sanatçı”… Evet, buna aşinayım. Zira bu kavram, uzun zamandır sanata ve sanatçılara dair algıyı domine ediyor. Sanatçının yaratıcılığının acı, içsel çalkantılar, problemler ve hatta kimi zaman delilikle beslendiğine yönelik bir inanç olduğunu söyleyebiliriz. Kökeni Antik Yunan’a kadar uzanıyor. Örneğin Platon, yaratıcılığı ve sanatsal dehayı “ilahi bir delilik” olarak tanımlamış. Üstelik kendisi bu düşüncesinde yalnız değil. Öğrencisi Aristo da içine deliliğin karışmadığı deha olmadığını söylüyor.
Ünlü İtalyan kriminolojist Cesare Lombroso’yu “Yüzler Bize Ne Anlatır?” bölümünden hatırlayanlarınız olacaktır. İnsanları genelgeçer yargılarla gruplandırma metodu tartışmalı olsa da fikirleri 19. yüzyılda büyük ölçüde rağbet gören Lombroso, yetenekli sanatçıların de tıpkı vahşi suçlular gibi dejenere genlere sahip olduğu fikrini savunmuş. Ona göre, sanatsal deha bir tür kalıtımsal delilikti. Öte yandan psikodinamik yaklaşım da yaratıcılığın, bilinçli gerçeklikle bilinç dışı güdülerin arasındaki gerilimden ortaya çıktığını öne sürüyor. Günün sonunda sıra dışı eserler yaratabilmek için sıra dışı olmak gerekir ve sıra dışı olmanın bedelleri vardır, öyle değil mi?
Öyle mi acaba? Hadi, stüdyoya geri dönelim; size bir çalışmadan bahsetmek istiyorum.
King’s College’da Psikoz Çalışmaları alanında klinik kıdemli eğitmen olarak görev yapan James MacCabe ve arkadaşları, sanatsal yatkınlık ve patoloji üzerine bir çalışma yürütmüşler. Bu süreçte İsveç nüfusunun eğitim ve sağlık kayıtlarını inceleyen ekip, dikkat çekici verilerle karşılaşmış.
Sanatsal bir alanda yükseköğrenim gören bireylerin şizofreni, bipolar bozukluk ve depresyon geliştirme olasılıklarının daha fazla olduğu görülmüş. Öyle ki, bu kişilerin çeşitli tanılarla hastanelik olma ihtimali, genel popülasyona göre %90 daha yüksek çıkmış. MacCabe de, tıpkı az önce bahsettiğimiz düşünürler gibi, yaratıcılıkla bağlantılı genlerin ruhsal sorunlara kapı aralayabileceğini düşünüyor. Kendisi bunu şöyle ifade etmiş:
“Yaratıcılık, genelde görüş ya da kavramlar arasında başkalarının hiç aklına gelmeyen biçimlerde bağlantı kurulmasını gerektirir. Ancak kuruntu ve hezeyanlar için de aynı süreç geçerlidir.
Önümdeki sayfalarda yeteneğin melankoliyle iç içe geçtiği yüzlerce hayat hikayesi var… “Tortured Artist” denilince akla gelen ilk isim olan Van Gogh, melankoliyi adeta bir yoldaş olarak gören ve zihnindeki karmaşayı resimlerine aktaran Albrecht Dürer; yazdığı karanlık hikayelerle okuyanı etki altına alırken alkol bağımlılığıyla boğuşan Edgar Allan Poe… Henüz bir bebekken babası tarafından terk edilen Poe, sadece bir yıl sonra annesini de hastalıktan kaybediyor. Bu sebeple olacak ki ürkütücü eserleri, kimilerince kendi yaşadığı içsel dehşetin birer yansıması olarak kabul ediliyor. Ve sonra, kronik depresyonla olan amansız mücadelesini bir mürekkep gibi şiirlerine akıtan şair Sylvia Plath… Erken kaybettiği babasıyla olan sorunlu, girift ilişkisini işlediği “Babacığım” şiirinin analizi günümüzde dahi yapılsa da kendisi 30 yaşında sanat hayatına çok net, koyu bir nokta koymuş.
Tüm bu araştırmalar ve hikayeler sanatçı olmaya dair kasvetli, hatta neredeyse korkutucu diyebileceğimiz bir algı oluşturuyor. Bu durum kimilerini ürkütüp yoldan döndürürken kimileri için bir ilham kaynağı, adeta ulaşılması gereken bir ideal oluyor. İşte bu noktada, sanatçıların her zaman için eziyet çeken insanlar olduğuna dair anlatınının çok tehlikeli olduğunu ve potansiyeli olan kişileri uçurumun kıyısına sürüklediğini düşünenler de var. Esas soru şu:
Bu kişiler, eğer hayatlarında onları zorlayan bu olayları yaşamamış, depresyon gibi çeşitli psikolojik sıkıntılarla mücadele etmemiş olsalardı geride konuşabileceğimiz eserleri olmayacak mıydı?
Evrimsel psikolog Geoffrey Miller, kişiliği oluşturan 5 ana özellik arasından “Deneyime Açıklık” üzerinde durmuş ve bunun spesifik olarak yaratıcılıkla ilişkisine değinmiş. Ona göre spektrumun hangi noktasında olursanız olun, sizden daha az açık olan kişiler sıkıcı, konformist ve tutucu gelirken sizden daha açık olanlar da egzantrik, garip ve düzen bozucu geliyor. Dolayısıyla ortalamanın çok üstünde ya da çok altında kalan kişiler, diğer insanlardan daha farklı bulunuyor ve bazen yalnızlaşıyorlar. Açıklık, sadece insanlarla sınırlı bir özellik de değil üstelik. Diğerlerine göre yeniliğe daha açık şehirler, daha açık edebi formlar ve hatta daha açık müzik türleri olabiliyor. İlginçtir ki indie, alternatif rock ve jazz bunlardan bazıları… 27’ler kulübü üyelerinin icra ettikleri müzik türleri…
Miller, deneyime açıklığı birkaç nedenle tehlikeli olabilecek bir özellik olarak görüyor. Yeni fikirleri ve konseptleri benimsemeye olan bu yatkınlık; yaratıcılığa kapı aralayabilmekle birlikte insanı zararlı teorilere, yanlış bilgilere ve radikal ideolojilere çekebilecek güce sahip. “Deneyime açıklık” ve yaratıcılık arasında yüksek bir pozitif korelasyon var. Kelimeleri etkileyici şekilde kullanabilme ve çizim potansiyelimizi artırıyor bu özellik. Aynı şekilde açıklık, ne kadar zeki olduğumuzla da ilişkili… Fakat tüm bunların yanında; “deneyime açıklık” ve psikoz, yani gerçeklikten kopuş arasında da yüksek korelasyon var.
Miller’ın araştırmaları sonrasında altını çizdiği konu şu: felsefecilerin iddia ettiği şekilde, yaratıcılık ve delilik arasında bir bağlantı yok. Yaratıcılığı belirleyen faktör psikoz değil, “deneyime açıklık”. Hatta bu özellik; yaratıcılık için de patoloji için de anahtar görevinde. Çünkü her iki olasılık da aynı kaynak etrafında şekilleniyor; bazen bir avantaj oluyor, bazense sinsi bir tuzak. İçsel buhranlar tek başına eserler ortaya çıkarmaya yetmiyor; bunlar aslında istisnai kabiliyetin yan etkisi... Dikkat edilmesi gereken bir yan etki…
İşte bu tehlikeyi fark edebilmek ve hazırlıklı, dirençli olabilmek çok değerli. Usta yönetmen David Lynch, bu derin ayrıma dikkat çekiyor. Röportajlarında negatif hislere ya da eziyet çeken bir ruha sahip olmanın eserlere yaratıcılık ve kalite kalatacağı fikrini kesin bir dille reddediyor kendisi. Bu anlatının en popüler örneği olan Van Gogh’a dair de farklı bir bakış açısı sunuyor hatta… Resim yapmak; Van Gogh’u mutsuz değil aksine, mutlu ediyordu. Onu iyileştiren bir alandı burası… Hatta Lynch’e göre, psikolojik sıkıntıları sayesinde değil; bu sıkıntılara rağmen muhteşem eserler ortaya çıkarmıştı. Öyle ki, eğer bu sıkıntıları hiç çekmese, muhtemelen çok daha fazla eser üretebilecekti. Zira sanılanın aksine, eserlerinin çoğunu sıkıntılı süreçlerden geçerken değil; klinikte rehabilite olurken resmetmişti.
Lycnh, pozitif bir zihnin sanatsal vizyonumuzu genişletmeye yaradığını vurguluyor. Negatif duygulardan harika hikayeler çıkabilir, ama bu hikayeleri anlatacak enerjiye sahip olmamız için ayağa kalkmamız gerekir. Oysa depresyonun bizi içine soktuğu atıl ve gri hal, yaratıcılık için sahip olmamız gereken açıklığa ket vuruyor. Bizi yaratıcı kılan dünyayı farklı görebilme yetimiz, günün sonunda hassasiyetimizi de artırabiliyor. İçimizde yanan ateş, bazen bizi yakıyor.
Kurt Cobain, geride bıraktığı veda mektubunda şu cümleleri yazmış:
Artık o tutkuya sahip değilim, bu yüzden hatırlayın, yanıp bitmek silikçe sönmekten daha iyidir…
Fakat bu bir tuzak ve yaratıcılığın acılarla olan ilişkisine dair karanlık bir hatırlatıcı…
Mutsuz, çaresiz, depresif hissetmek değil bizi daha iyi bir sanatçı yapan. 27’ler Kulübü’nün tüm üyeleri eşsiz yeteneklere sahip, akıllara kazınacak daha nice eseri ortaya koyabilecek nitelikteki kişilerdi. İçten gelen bu kaynak, her şekilde meyvelerini verecekti. Mücadele ettikleri sorunlar, tam tersine, onların yaratıcı sürecini baltalayıp nihayetinde noktalamıştı.
Brian Jones, Rolling Stones’u kurarken tüm sorunlarına rağmen sahip olduğu hayat enerjisini ve ışıltısını ölümüne aylar kala yitirmişti. Öyle ki madde kullanımı yüzünden görünüşü tanınmaz hale gelmiş; bağımlılıkları kendi kurduğu gruptan atılmasına sebep olmuştu. İçine çekildiği depresyon, tutkusu olan gitar çalma yetisini bile almıştı ondan. Bu süreç, onu sevdiği ve iyi olduğu şeylerden alıkoymuştu.
“Eziyet çeken sanatçı” imajının idealize edilmesi bu yüzden tehlikeli; çünkü sanatla uğraşan yaratıcı zihinlerin bazen uyarı sinyallerini görmelerini engelleyebilir bu düşünce… Yaratıcılığı kaybetmek korkusuyla mutlu hissetmekten, iyileşmekten kaçınabilir kişi. Daha da kötüsü, empoze edilen bu fikir yüzünden sektörde gördüğü kötü muameleyi, sağlıksız koşulları, haksızlığı kabullenebilir.
Aslında “eziyet çeken sanatçı” değil “güçlü ve dirençli sanatçı” anlatısını daha hakim kılmalıyız. Negatif duygularından kaçmak yerine onları tanıyan ve çözümlemek için sağlıklı, yapıcı yolları tercih edebilme gücünü içinde bulabilen sanatçılar... Toplum olarak yaratıcılığa dair algımız; aramızdaki sanatçı ruhları ne şekilde desteklediğimizi, onların yaratıcı süreçlerini nasıl zenginleştirdiğimizi de belirliyor. Sonsuz potansiyelleri bir kalıbın içine hapsetmemiş oluyoruz.
Sanat, sadece profesyoneller için değil; herkes için kimi zaman acıdan kaçış kimi zamansa onunla yüzleşme yöntemi olabilir. Gittikçe yaygınlaşan dışavurumcu sanat terapileri, depresyon ve anksiyete semptomlarını azaltırken beyindeki ödül sistemini uyararak dopamin salınımını artırıyor. Sanat, içimizdeki yaraları derinleştirmek yerine o yaraları iyileştirmeye yarayan bir araç haline gelebiliyor. Üstelik bir eser ortaya koymak; yani bazen bir enstrümanda ezgiler çalmak bazense kalemi elimize alıp yazılar yazmak ya da resimler çizmek her zaman negatif duyguların sonucu olmak zorunda değil. Sanatı, duygular ve anılardan kaçmak değil; tam tersi, onlara tutunmak için de icra ediyoruz kimi zaman. Merak, mutluluk, aşk, dostluk, heyecan… Hepsinin benliğimizde bir yeri var ve hepsinin ifade edilmeye, kayıt altına alınmaya ihtiyacı var.
27'ler Kulübü, sanat dünyasının trajik bir efsanesi olarak kalacak. Onlar, erken yaşta kayıp giden ve geride hiç silinmeyecek izler ve ışıltı bırakan yıldızlar olacaklar hep. Fakat Sanatçılar Kulübü’nde acıyı da sevinci de, hayal kırıklığını da umudu da birer ilham kaynağına dönüştürebilen; hayata farklı bir açıdan bakmaya cesaret edebilen herkese yer var. Yaşımız ve deneyimlerimiz, eserlerimize derinlik ve çeşitlilik katan; bizi birbirimizden ayrı ve özel kılan renkler sadece…
Künye
- YazanGülşah Dim
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (11)
- youtube.com
- www-dclibrary-org.translate.goog
- The 27 Club: A Brief History
- The toxic myth of the tortured mentally ill artist, and that illness making them more creative/good at art. I want to talk about this because it's bothering me. People often cite Van Gogh, and mention that he was crazy, and it helped his art. But would Van Gogh have gotten anywhere with no skill?
- David Lynch On Suffering #davidlynch #art #cinema #motivation
- Give yourself permission to be creative | Ethan Hawke | TED
- lesswrong.com
- The Myth of the Tortured Artist -- and Why It's Not a Myth
- Vincent van Gogh: The Myth of the Tortured Artist | Barnebys Magazine
- The Myth Of the Tortured Artist — Lauren O'Connell, LMFT
- The Myth of the Tortured Artist: how to create art whilst in recovery — Sunday Mornings at the River