Mutsuz Olma Özgürlüğü
Neden sürekli mutlu olmak zorundayız? Mutlu hissetmediğimizde bu bizim suçumuz mu yoksa farkında olmadan bir tuzağın içine çekilmiş olabilir miyiz? 111 Hz’in bu bölümünde, modern hayatın üzerimize yüklediği "mutlu olma baskısını" ve "toksik pozitifliği" mercek altına alıyoruz. Bize sunulan mutluluk anlatısının basit denklemlerinden yola çıkarak mutluluk endüstrisinin ardındaki gerçekleri sorguluyor, "Umudunu Kaybetme" filmini bu kez farklı bir gözle inceliyoruz.
Offff geç kaldım işte ya... Bugünlerde hayatımdaki her şey ters gitmeye yemin etmiş gibi sanki! Gerçekten çok sıkıldım artık bu durumdan.
Arkadaşlar kusura bakmayın sizin de enerjinizi düşürdüm böyle negatif bir girişle.
Son zamanlarda pek iyi hissetmiyorum kendimi. Dedim ya, sanki her şey özellikle kötü gidiyor gibi. Mesela yapmayı çok istediğim bir proje vardı, uzun zamandır üzerinde çalıştığım bir video… Nihayet her şeyi hazırlamıştım artık, tam yayına alacaktım ki… Bir de ne göreyim? Başka bir içerik üreticisi benimkine çok benzer bir video yayınlamış. Tüm emeklerim çöpe gitti haliyle… Sonra işte, Sufi’nin okuluyla ilgili bazı belirsizlikler var. O yüzden de epey kaygılıyım aslına bakarsanız. Bir de son günlerde öyle bir uykusuzluk çekiyorum ki sormayın. Dünyanın bu hali, savaşlar, yangınlar falan derken, kendimi inanılmaz kötü hissediyorum.
Benim bu halime üzülen bir arkadaşım da çok ünlü bir yaşam koçunun “mutluluk” üzerine yapacağı bir konuşmaya bilet almış bana.
Üzerimdeki bu mutsuzluk halinden o kadar sıkılmıştım ki ben de, kalktım geldim işte belki bir işe yarar diye… Bakalım neler anlatacak.
Aaa! Borçlu falan değilim ya, ne alaka? Neden sürekli böyle şeyler söylenip duruyor bize, neden kötü hissettik diye suçlu ilan ediliyoruz bir de? Hayır efendim, kabul etmiyorum artık bunu!
Biraz ani bir çıkış oldu farkındayım ama dayanamadım arkadaşlar. Zira her yerde aynı şeyleri görmekten, duymaktan biraz sıkıldım artık ben. Her yerde mutlu olmamız gerektiği söyleniyor. Hayatımızın tek ve en yüce amacının bu olduğu, mutluluğun bizim elimizde olduğu, her şeyden önce bireysel mutluluğumuzun geldiği mesajı veriliyor. Her daim pozitif olmamız, olumlu düşünmemiz, bardağın dolu tarafını görmemiz öğütleniyor mütemadiyen.
Peki bu ne kadar doğru sizce? Yani gerçekten, hayatta sadece mutluluk mudur önemli olan? Diğer duyguların bir anlamı yok mu? Bizi mutlu etmeyen her şeyi reddetmemiz, doğrudan bireysel mutluluğumuza hizmet etmeyen şeylerden kaçınmamız mı gerekiyor yani? Öğütlenen tüm bu mesajlar; gerçek mutluluğun içini boşaltıp, mutluluğu bir baskı aracına dönüştürüyor, pozitif olmayı toksik bir tarafa çekiyor olabilir mi?
Hadi gelin bu sorulara bir cevap arayalım hep birlikte.
Aslında konuya mutluluğun tanımını yaparak başlamak isterdim ancak bu pek mümkün değil arkadaşlar. Zira mutluluğun herkes için geçerli, tek bir açıklaması yok. Beslenme, barınma gibi temel ihtiyaçlarımızın karşılanmış olmasını mutluluğun en temel koşulu olarak kabul edebiliriz belki, ama ondan sonrası tam bir muamma. Çünkü her toplum, her dönem, her kültür ve hatta her insan için farklı anlamlara geliyor mutluluk. Birinin coşkuyla karşıladığı bir durum, diğeri için hiçbir anlam ifade etmeyebiliyor. Ya da bugün sevinçle karşıladığımız bir haber, bundan bir asır öncesinde felaket sayılıyordu belki de. Dolayısıyla mutluluğun bir formülünü yazmak, herkese uygun bir reçetesini çıkarmak mümkün değil.
Mutluluğun bu belirsiz doğası onu gizemli bir uğraş alanı haline getirmiş tabii. Tarih boyunca pek çok filozof bu konuda kafa yormuş, her dönemde bir tanımı yapılmaya, formülü bulunmaya çalışılmış. Mesela antik çağlarda mutluluk; yaşam sırasında insanın başına gelen, tesadüfi bir durum olarak görülmekteymiş. Ancak iyi insanların, ahlaklı ve erdemli bireylerin mutlu olabileceği düşünülüyormuş bu dönemde. Ortaçağda ise bu anlayış tamamen değişmiş haliyle. Artık mutluluk Tanrı’nın bir lütfu olarak kabul edilmeye başlanmış. “İnsan, ancak Tanrı isterse mutlu olabilir” diye düşünülüyor, asıl mutluluğaysa ölümden sonra erişebileceğine inanılıyormuş bu çağda. Aydınlanma döneminde aklın üstünlüğünün kabul edilmesiyle birlikte mutluluk anlayışı da değişmiş tabii. Artık her insanın mutlu olmaya hakkı olduğu, bu dünyada da mutluluğa erişilebileceği fikri kabul görmüş. Mutluluk; arzu, özgürlük, haz gibi kavramlarla eş tutulmaya başlanmış. Acı, ıstırap gibi duygularsa ilkel olarak etiketlenerek yok sayılır olmuş.
Modern mutluluk anlayışının temelleri Aydınlanma döneminde atılmış, bugünkü haline gelmesi 1950leri bulmuş aslına bakarsanız. Bu yıllarda ABD’de başlayan kişisel gelişim kitapları furyasıyla birlikte; “İnsanın hayattaki en büyük amacının bireysel mutluluğunu sağlamak olduğu” fikri yerleştirilmeye başlanmış zihinlere. 1998’de, mutluluğun bilimsel temellerini araştırma iddiasıyla ortaya çıkan pozitif psikoloji akımıyla da bu anlayış iyice agresifleşerek tüm dünyayı etkisi altına almış diyebiliriz.
Mutluluk, yalnızca erdemli kişilerin karşılaşabileceği bir lütuf değil, herkesin sahip olduğu bir hak olarak görülüyor artık günümüzde. Bu hak da tabii belli sorumluluklar yüklüyor kişinin omuzlarına.
“Mutluluk senin elinde”, “Her şey istemekle başlar”, “Olumlu düşün olumlu olsun”, “Yeterince istersen her şeyi başarırsın” gibi, her yerde karşımıza çıkan o cümlelerini düşünün mesela. Tamam kabul. İlk başta son derece motive edici ve hatta cesaret verici duyuluyorlar. Fakat uzun vadede hissettirdikleri pek de olumlu değil aslında. Zira bu cümleler mutluluğun tamamen bize; seçimlerimize ve düşüncelerimize, bağlı olduğu fikrini aşılıyorlar bize. Çevresel etmenlerin hepsini bir kalemde silip mutluluğu bir yük gibi yüklüyorlar adeta omuzlarımıza. Olur da istediğimiz bir sonucu elde edemezsek, mutsuz, üzgün ya da kızgınsak, yani yeterince iyi hissetmiyorsak, zihnimiz hemen şöyle otomatik düşünceler üretmeye başlıyor: “Mutlu değilsek bu bizim suçumuzdur, başaramadıysak yeterince istememişizdir, başımıza gelen kötü şeyleri olumsuz düşünerek biz çağırmışızdır.”
Bunların son derece sağlıksız düşünceler olduğunu söylemeye gerek yok. Ama maalesef günümüzde bu şekilde düşünmemiz, böyle hissetmemiz kaçılmaz. Zira her an mutlu olma, sürekli iyi hissetme baskısı ve sorumluluğu var üzerimizde. Bu da üzüntü, öfke, kaygı gibi diğer tüm duyguları olumsuz olarak yaftalamamıza sebep olarak, onlardan kaçmaya itiyor bizi. Zor durumda kalmak, bu zorluklarla mücadele etmek istemiyoruz artık. Kötü hissettiğimiz her an kendimize kızıp yeniden mutlu olmaya çabalıyor, daha iyi hissetmenin yollarını arıyoruz sürekli.
Çünkü bize, -doğrudan ya da dolaylı olarak- böyle olması gerektiği söyleniyor yıllardır. Bir düşünsenize; reklamlarda, filmlerde, dizilerde, kitaplarda… Her yerde mutluluğun bize bağlı olduğu mesajı veriliyor. Çeşitli konuşmacılar mutlu olmaktan bahsediyor sürekli. Sosyal medyada “good vibes only” yani “yalnızca iyi hisler” etiketiyle binlerce içerik paylaşılıyor her gün. Hatta mutsuz olan, canı sıkkın duran ya da zor zamanlar geçiren insanlar; “ortamın enerjini düşürüyor” ya da “negatiflik yayıyor” diyerek dışlanıyor çoğu zaman.
Mutluluk baskısı ve toksik pozitiflik her geçen gün üstümüzdeki tahakkümünü arttırıyor anlayacağınız. Çeşitli propaganda araçlarıyla etkiledikleri insanları da yılmaz savunucuları haline getiriyor sistem. Bu da, bu yıpratıcı düzenin her geçen gün daha da büyüyüp, daha da acımasızlaşmasına sebep oluyor haliyle. Zira sistem “mutlu yurttaşlar” imal ederek kendini ve kurduğu mutluluk endüstrisini devam ettirmeye çalışıyor aslına bakarsanız.
Ne demek istediğimi daha ayrıntılı olarak açıklayacağım elbette. Hatta neredeyse hepinizin izlediğine emin olduğum, çok ünlü bir Hollywood filmine, bu kez çok farklı bir açıdan bakacağız birlikte. Ama önce kısa bir ara verelim, dönüşte kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Evet arkadaşlar, geri geldik. En son “mutlu yurttaş imalatı”ndan bahsetmiştik öyle değil mi? Öyleyse gelin bu kavramı biraz daha detaylı açıklayayım size.
Bu, aslında bir kitabın adı. Eva Illouz ve Edgar Caban’ın birlikte kaleme aldıkları bu eserin alt başlığıysa “Mutluluk Endüstrisi Hayatımızı Nasıl Kontrol Ediyor?” Modern çağda hepimizde görülen bu mutluluk takıntısı, aslında ideolojik bir projedir diyor yazarlarımız. Onlara göre bu projenin temel bir amacı var: Toplumdaki huzursuzlukların ve yapısal sıkıntıların sorumluluğunu devletten almak ve bunu doğrudan bireylerin omuzlarına yüklemek. Vakıflar, özel ve kamusal kurumlar, uluslararası şirketler ve hatta ABD ordusu tarafından fonlanan pozitif psikolojinin amacının da, mutlu yurttaşlar imal etmek olduğunu vurguluyorlar kitapta. Özellikle 2008 krizi sonrası, toplumsal sorunların üstünün kapatılması ve devletlerin sorumluluğunun göz ardı edilebilmesi için, insanların bu “bireysel mutluluk masalları”yla uyutulduğunu iddia ediyorlar aslında.
Bu anlatının dünyaya bu denli hızla yayılmasıysa reklamlar, kültür ve sanat içerikleri, basın ve yayın organları sayesinde oluyor tabii ki. Mesela başrolünde Will Smith’in yer aldığı, 2006 yapımı “The Pursuit of Happyness” yani “Umudunu Kaybetme” filmi… Bu film, pozitif psikolojinin argümanlarını en güzel resmeden örneklerden biri olarak ele alınmış “Mutlu Yurttaş İmalatı” kitabında.
Umudunu Kaybetme filmi; iyi hissettiren filmler kategorisinde ilk sıralarda yer alır kuşkusuz. Eminim sizin de “motivasyon kazanmak için izlenmesi gereken filmler” ya da “mutsuz hissettiğinizde izlemeniz gereken filmler” gibi listelerde çıkmıştır karşınıza. Gelin önce filmin konusunu hatılatayım size.
Alt-orta sınıfa mensup, Afro-Amerikan bir adam olan Gardner, eşi ve çocuğuyla birlikte ekonomik olarak olarak çok zor şartlarda yaşıyor. Fakat yine de umudunu kaybetmiyor. Derken bir gün, bir kırılma anı yaşıyor Gardner. Çok prestijli bir borsa şirketinden çıkan brokerları görüyor ve ne kadar “mutlu” olduklarını düşünüyor kendi kendine. İşte o anda bir ışık yanıyor zihninde. Onlardan hiçbir eksiği olmadığına, kendisinin de bu mutluluğu hak ettiğine karar veriyor ve ne yapıp edip o şirkete girmeyi koyuyor kafasına. Fakat eşi onun bu hayalini desteklemiyor ve terk ediyor ailesini. Ancak bizimki yine de vazgeçmiyor hayalinden. Evinden atılıp, kimsesizler yurdunda yaşamaya başlıyor çocuğuyla. Bir yandan oğluyla ilgileniyor Gardner, dğer yandan iki ayrı işte çalışıp para kazanıyor. Kalan zamanındaysa başarılı ve mutlu bir borsacı olma hayali için yılmadan çabalamaya devam ediyor. Gece gündüz çalışıyor. Ve nihayet filmin sonunda istediği işi alan Gardner, mutluluk gözyaşları ve coşku içinde sokaklarda yürürken:
“Hayatımın bu kısmının, bu küçük kısmının adı; mutluluk” diyerek mesajını veriyor izleyenlere.
Buraya kadar her şey normal gibi görünüyor ama detaylara odaklandığımızda aslında pek de öyle olmadığını fark ediyoruz.
Modern dünyanın en önemli söylemlerinden olan; azim ve sıkı çalışma yoluyla başarıya ulaşan, "kendi kendini var eden insan" anlatısını somutlaştıran bir film bu. Her şey, kusurlu bir sistemin sonucu olmaktan çıkarılmış durumda. Gardner’ın yaşadığı ekonomik zorluklar, sosyal güvencesizlik ve hatta ırkçılık bile, kişinin kahramanca aşması gereken “bireysel” engeller olarak sunuluyor izleyenlere.
Filmin sonunda, Garder’ın tüm zorluklara rağmen hayalini gerçekleştirmesi, seyircilere bir katarsis yaşatıyor haliyle. Kendini Gardner’la özdeşleştiren izleyici, hayallerini ve bunun önündeki engelleri düşünüyor ve “ben de başarabilirim” hissiyle doluyor. Fakat tehlike bundan sonra başlıyor aslında. Zira izleyici farkında olmasa da, bugüne kadar hayallerine ulaşamamasının, mutlu olamamasının sebebini kendinde buluyor filmin sonunda. Gardner kadar istemediği ya da onun kadar cesur olmadığı için başaramadığı sonucuna varıyor zihni otomatik olarak. Kendi başına aşamayacağı; ırkçılık ya da gelir adaletsizliği gibi sistemsel sorunları dahi toplumsal meseleler olarak düşünmüyor artık. “Gardner bunları aştıysa ben de aşabilirim.” sanıyor.
İşte bu kasıtlı mesajlar nedeniyle hem psikolojik hem de toplumsal olarak sorunlar yaşamaya başlıyoruz takdir edersiniz ki. Mutlu olmadığımız her anı kendi başarısızlığımız olarak görüyor, bundan dolayı da yetersiz ve suçlu hissediyoruz mesela. Ayrıca bireyselliğin yüceltildiği bu anlatı nedeniyle günden güne kolektivizmi de kaybediyoruz. Bu durum da etrafımızdaki insanların sorunlarına, farklı toplumların mücadelelerine karşı duyarsızlaştıyor bizleri. Toplumsal muhalefetin susturulduğuna, statükonun günden güne güçlendiğine şahit oluyoruz hep birlikte.
Dolayısıyla sistem her an mutluluğu aramaya, daima onun peşinden koşmaya teşvik ediyor bizleri. Ancak maalesef bu hiç gerçekçi ve uygulanabilir bir öneri değil bu arkadaşlar.
Zira mutluluğun peşinden ne kadar çok koşarsak, ondan o kadar çok uzaklaşmış oluyoruz. Evet, yanlış duymadınız. Mutluluk kovalandıkça kaçan bir ateş böceği gibi adeta.
İşin şakasını bir kenara bırakalım tabi ama bu durumun gerçek bir adı var arkadaşlar: “mutluluk paradoksu.” Toronto Scarborough ve Sydney Üniversitelerinden araştırmacılar Sam Maglio ve Aekyoung Kim’in çalışmaları bu konuda hayli dikkat çekici. Maglio ve Kim; gündelik hayatlarında bilinçli olarak mutlu olmaya çabalayan insanların, anı yaşayanlara oranla öz-denetimlerinin çok daha zayıf olduğu sonucuna ulaşmışlar. Yani bu kişilerin uzun vadeli hedeflere ulaşmak için dürtülerini, duygu ve davranışlarını kontrol etme ve yönetme becerileri çok daha az. Bu kişiler sürekli mutlu hissetmeye odaklandıkları için uzun vadeli düşünmek yerine, onları o an mutlu edecek, ani ve dürtüsel kararlar veriyorlar yani.
Maglio ve Kim bunun sebebinin mutluluk arayışı ve öz-denetimin aynı zihinsel kaynakları kullanması olduğunu ifade ediyor. Yani tüm enerjimizi o an mutlu hissetmek için harcayınca, sağlıklı kararlar almaya veya tepkilerimizi yönetmeye halimiz kalmıyor.
Bu da; sağlıksız yiyeceklere, öfke patlamalarına, alışveriş çılgınlığına, sosyal medyada kontrolsüzce zaman geçirmeye falan yönlendiriyor bizi kolaylıkla. Hatta daha da korkuncu, çeşitli bağımlılıklara da açık hale geliyoruz bu şekilde.
Mutlu olmadığımız her anın kendi suçumuz olduğunu zihnimize kazıdıktan ve öz-denetimimizi zayıflattıktan sonra mutluluk endüstrisinin çarkları hızla dönmeye başlıyor.
Daha iyi hissetmemiz için hazırladıkları kişisel gelişim kitaplarını, son çıkan teknolojik ürünleri, sosyal medya platformlarını ve diğer tüm ürünleri rahatlıkla satmaya başlıyorlar bize artık. Daha iyi hissetmemiz için…. Üstelik hiçbir zaman, sürekli ve kesintisiz bir mutluluk hali söz konusu olamayacağı için daimi müşteriler yaratmış oluyorlar kendilerine bu şekilde.
Ama merak etmeyin. Her şeye rağmen, dönüp duran bu çarkı kırmak, “mutlu yurttaşlar” olmayı reddetmek mümkün.
Ünlü düşünür Aristotales’in görüşlerinden faydalanabiliriz bu noktada. Sürekli olarak hedonik mutluluğun yani anlık zevklerin peşinden koşmak yerine, onun ortaya attığı “eudaimonik mutluluk” halini önceleyerek başlayabiliriz mesela. Hedonik mutluluk; bölümün başından beri bahsettiğimiz, mutluluk dediğimizde ilk aklımıza ilk gelenler aslında. Bir partiye katılıp eğlenmek, alışveriş yapmak, abur cubur yemek ya da tatile gitmek gibi düşünebilirsiniz. Eudaimonik mutluluksa bundan biraz daha derin bir anlam ifade ediyor. “Kişinin anlamlı, erdemli, değerleriyle uyumlu bir yaşam sürmesi sonucu ortaya çıkan, derin ve kalıcı bir tatmin hali” olarak tanımlayabiliriz eudaimonik mutluluğu. Mesela yeni bir dil öğrenmek… Uzun ve meşakkatli bir yolculuktur ama bir filmi altyazısız izleyebildiğinizde yaşadığınız tatmin hissi hiçbir şeye benzemez. Ya da binbir zorluğa katlanıp bir üniversiteden mezun olmak. Uykusuz geçen geceler, akıtılan tüm gözyaşları yerini büyük bir anlama bırakır mezun olunan gün.
Eudaimonik mutluluğu seçip, hayatımıza anlam katmak önemli. Fakat öncesinde, sistemin itinayla bozuğu algımızı da düzeltmemiz gerekiyor. Bunun için de kadim bir Japon felsefesi olan Kintsugi’den ilham alabiliriz bence.
Kintsugi, kırılan tabak veya vazo gibi nesneleri toz altın, gümüş veya platinle onarma sanatına deniyor. Kırılan nesneleri atmak ya da çatlaklarını saklamak yerine; onları daha da belirgin hale getiriyor, altın tozuyla parlatıyorlar adeta. Çünkü o eşyaya has çatlakların onu daha değerli kıldığını, her bir yaşanmışlığın o nesneye anlam kattığını düşüyorlar.
Hayat boyunca yaşadığımız mücadeleler, travmalar, başarısızlıklar, üzüntüler… Tüm bunlar da bizim çatlaklarımız. Biz de bazen yere düşer kırılır, sert mücadelelerde yara alırız. Ama çözüm kırılmamak için hareket etmemekte ya da mücadeleden kaçmakta değil. Kızgınlıklar da, kırgınlıklar da, yaslar da olacak kalbimiz attığı sürece.
Önce bunları kabul etmemiz; sonra da her kırıldığımızda parçalarımızı toplayıp, altın tozuyla yapıştırmamız gerekiyor birbirine. Bizim altın tozumuzsa öz şefkatimiz ve aklımız bana göre. Kendimize kızmadan, suçlamadan ama dürüstçe; yaşadıklarımızı analiz edip, bunların bize ne öğrettiğini sorgulayabilmemiz lazım. Her bir deneyimin, her bir duygunun bizi büyüttüğünü, hayatımızı anlamlı kıldığını ve gerçek mutluluğun tam da bu anlamlarda filizlendiğini unutmayın.
Künye
- YazanKevser Yağcı Biçici
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (10)
- dergipark.org.tr
- Mutluluk takıntısından neden kurtulmalıyız? - BBC News Türkçe
- NCBI - WWW Error Blocked Diagnostic
- Trying to be happy makes us unhappier by zapping our self-control, study finds
- Gerçek Mutluluk Nedir? - Hedonizm ve Eudaimonia - bebarbilim
- Kintsugi Felsefesi: Onarmak Üzerine Bir Japon Geleneği • theMagger
- www.ulakbilge.com
- Psikolojik ve Sosyolojik İyilik Hali (veya Ödömoni) - Acar Baltaş | Psikolog
- youtube.com
- youtube.com