
Ölümü Kandırabilir miyiz: Longevity
İnsanlık tarih boyunca uzun ve sağlıklı bir yaşamı, hatta ölümsüzlüğü arzuladı. Geçmişteki Yaşam İksiri'ni arayışı, bugün yerini beden sağlığına harcanan milyon dolarlara bıraktı. Bu arayışın günümüzdeki adıysa longevity. Peki insan gerçekten de ölümü kandırabilir mi? Daha da önemlisi neden ölümsüz olmak isteriz? 111 Hz'in bu bölümünde uzun ömür ve ölümsüzlük arzumuzu ele alıyoruz. Longevity kavramını farklı perspektiflerle inceliyoruz.
Hoş geldiniz Barış Beeey. Rahatsız olmayın, oturun lütfen.
Hoş bulduk doktor bey. Teşekkür ederim.
Kusura bakmayın beklettim sizi de. Bir hastamızın hücre yenilenme prosesini hızlandırmaya çalışıyoruz da… Onun toplantısı biraz uzun sürdü.
Vaay hücre yenilenmesi ha… Çok iyiymiş. Eee benim rapor sonuçlarım vardı da…
Ah tabii, ne raporuydu sizinkisi?
Kan tahlillerim ve EKG görüntülerim olacaktı.
Kendinizi nasıl hissediyorsunuz peki Barış Bey?
Gayet iyiyim. Bazen yorgun hissediyorum tabii ama o da zaten yaş—
Eve—
Bakalım raporunuza hemen.
Hmmm… Enteresan. Bu kadarını beklemiyordum doğrusu…
A-aa! Düşündüğünüzden de iyi çıktı sanırım.
Yani siz pek iyi değil deyince, panikledim ben de. D vitamini kimde yüksek ki… Diğerleri de normal yaşlanma süreci işte…
Normal mi?! Ah Barış Bey, siz de biliyorsunuz ki Super Human öyle standart bir klinik değil. Biz burada ölüme meydan okuyoruz! Açıkçası ben kanınızı baştan aşağı yenilemenizi öneriyorum.
Evet, full kan replasmanından bahsediyorum. Bu aralar Silikon Vadisi’nde falan da çok moda. Taze genç kan, yaşlı hücrelere yeni enerji veriyor.
Bazı zenginler fiilen de kan emiyor yani…
İlahi Barış Bey, çok şakacısınız. Fakat endişelerinizi gayet iyi anlıyorum. Çok yeni bir teknoloji sonuçta bu. Ama PRP ile başlayabiliriz dilerseniz. Kanınızı alıp, santrifüj ediyoruz. Böylece içindeki trombositleri ayırıp, tekrar size taze bir şekilde enjekte edebiliyoruz. Kısacası sizi, kendinizle dopingliyoruz.
Benim kanımı bana satıyorsunuz yani?
Yani ben sadece kolesterolüme bakmak istemiştim açıkçası.
Siz hiç yormayın kendinizi.
Evet arkadaşlar, girişteki kısa mizansen de anladığınız üzere bu bölümde insanın ölümsüzlük takıntısı üzerine konuşacağız. Tamam kabul, girişte biraz kara mizahi bir tonda yaklaştık bu meseleye. Fakat cidden sağlıklı ve çok uzun bir ömür yaşama fikrini kafaya takmış insanlar var gezegenimizde. Mesela dünyanın en başarılı basketbolcularından LeBron James, vücuduna yılda 1,5 milyon dolarlık bir masraf yapıyor. Ya da 48 yaşındaki girişimci Bryan Johnson… Kendisi 18 yaşına dönmek uğruna vücudunun her işlevini izleyen 30’dan fazla doktor ve sağlık uzmanıyla çalışıyor. Onun da bedeni için harcadığı miktar yılda 2 milyon dolar. Biz tabii ki bedenimiz için bu meblağlarda yatırımlar yapamıyoruz maalesef. Ama pek çoğumuz daha sağlıklı ve daha uzun yaşayabilmek için vitamin takviyelerinden tutun da spor salonu aboneliklerine kadar birçok şey deniyoruz artık. Bu faaliyetlerin tamamına da Longevity deniyor bir süredir. Sosyal medyada mutlaka karşınıza çıkmıştır bu tabir. İnanın ölüme karşı verdiği amansız mücadelenin, günümüzdeki ismi de diyebiliriz Longevity için.
Peki neden ölümle bu kadar kavgalıyız? İşte bu soruyu deşeleyeceğiz bugün sizinle.
Öncelikle kavramın ne olduğunu netleştirelim dilerseniz. Longevity -yani uzun ömürlülük-, sadece bilimsel bağlamda yılların uzaması demek değil. Buradaki asıl vurgu, sağlıklı yaşam süresini artırmak üzerine aslında. Yani hastalıklardan ya da acıdan uzak, üretken ve bağımsız bir hayatı mümkün mertebe uzatma motivasyonu yatıyor burada. Birçok bilim insanı da böyle bir yaşam standardı sağlayabilmek için, insanın biyolojik mekanizmalarını anlamaya çalışıyor. Bu çok büyük cevaplar gerektiren bir arayış gibi dursa da yaşlanma tek bir sebepten değil, çok sayıda küçük biyolojik aksaklıktan kaynaklanıyor esasında. Telomerler, mitokondiriler, genlerimizin açılıp kapanma süresi olarak ifade edebileceğimiz epigenetik saat… Onlarca ufak detay üzerine çalışmalar yürütülüyor son yıllarda. Mesela Harvard’dan Dr. David Sinclair, epigenetik düzenlemelerle bu saati geriye çevirebileceğimizi iddia ediyor. Ona göre yaşlanma, bir yazılım hatası gibi ele alınabilir. Ve bu hata düzeltilirse sistem de daha uzun süre çalışır.
Elbette bunun da bir endüstrisi oluştu artık. Dünya genelinde milyarlarca dolar longevity sektörüne akıyor artık. Fakat yalnızca besin takviyeleri, sağlıklı diyetler ya da PRP gibi kan tazeleme yöntemleriyle de sınırlı değil bu uygulamalar. Kriyojenik dondurma şirketleri, kişiye özel genetik terapiler, yapay zeka destekli sağlık koçları… Say say bitiremeyiz bu endüstrideki yeni uygulamaları. Diğer yandan Elon Musk gibi insan bilincini dijital ortama aktarmaya çalışanlar da cabası.
Fakat bu araştırmaların hiçbirisi, insanlığın bugün dert edindiği şeyler değil. Tahminimizden de daha eski bir geçmişi var ölümsüzlük ve uzun yaşama arzusunun. Mitolojiyi düşünün… İnsanların anlattığı ilk hikayelerde tanrılar ölümsüzdü örneğin. Veya Orta Çağ’da, insana ölümsüzlük bahşedeceğine inanılan Felsefe Taşı’nı aramaya koyulmuştu birçok simyacı. İşte bugün de bilim insanları ve genetik mühendisleri benzer bir arayışın içerisindeler. Bir nevi Qin Shi Huang’ın (Çin Şi Huang) ölümsüzlük arayışını, laboratuvara sokmuş gibiler. Eh madem adını andık, o kadim hikâyeyi anlatayım size.
Çin Hanedanı’nın kurucusu ve imparatorluğun ilk hükümdarı Qin Shi Huang, milattan önce iki yüzlerde yaşamıştı. O yıllarda ülkesiyle savaşan tüm devletleri fetheden Shi Huang, öyle bir kudrete sahip olmuştu ki, Çin’in sınırları devasa boyutlara ulaşmıştı. Hatta yüzyıllara meydan okuyan o görkemli Çin Seddi’nin de inşası onun emriyle gerçekleşmişti. Böylesi yüce bir imparatorun da bitmek bilmez bir yaşam arzusu duyması, pek de şaşılacak şey değil tabii ki. Shi Huang’ın ölümsüzlük tutkusu her zaferinden sonra daha da büyüyordu. Ona göre bir hükümdar mutlaka ölümsüz olmalıydı.
Bu amacı doğrultusunda ülkesindeki tüm simyacıları toplamıştı sarayına. Bununla da yetinmeyip yüce dağların tepesine elçiler göndermiş, kimyagerlere devletin bütün imkanlarını sağlamıştı. Hepsi tek bir amaç uğruna… Yaşam İksiri denen ve kullanan kişiye ölümsüzlük bahşeden o içeceği bulmak. Bunun için devasa servet harcamıştı Shi Huang. Simyacılarının denemediği yol kalmamıştı bu uğurda. Öyle ki birçok tarihçiye göre sonu da böyle gelmişti imparatorun.
Bazı simyacılar ona cıva karışımlı iksirler hazırlıyordu.
Yani her seferinde düşük dozlarda zehir içiyordu yüce imparator.
En nihayetinde ölüm çaldı kapısını. Henüz 49 yaşında, Yaşam İksiri’ni ararken, kaçtığı şeyle yüzleşmek durumunda kaldı Shi Huang.
İşte burada tuhaf bir paradoks var sevgili arkadaşlar. Ölümü yenmeye çalışırken, kendi sonunu da hazırlıyor olabilir insan. Hikayenin finalinden kaçarken, ona daha da çabuk ulaşabiliyor. Derler ya ölümün çaresi yok diye… Ama işte, bunun tam aksini düşünenler de var. Tıpkı longevity üzerine çalışan bilim insanları gibi, bazı felsefeciler de bir noktada ölümsüzlüğe ulaşabileceğimizi iddia ediyor. Mesela Simülasyon Teorisi ile de tanınan felsefeci Nick Bostrom’un, 2005’te kaleme aldığı “The Fable of Dragon-Tyrant” alegorisi buna çok iyi bir örnek.
Bu alegorisinde ölümü, bir ejderha olarak tasvir etmişti Bostrom. Her gün binlerce kişiyi yutan bu ejderhaya, insanların büyük kısmı alışmış zamanla. Hayatın akışının bir parçası haline gelmiş onlar için. Bir nevi ejderhaya karşı kayıtsız kalmayı seçmişler. Fakat koca bir ejderhayı görmezden gelmek o kadar da kolay değil takdir edersiniz ki. İnsanların bir kısmı bu ejderhayı alt etmeye karar vermiş en sonunda. Onun zırhını delecek kadar güçlü bir silah üzerinde çalışmaya başlamışlar böylece. Her ne kadar ejderha tarafından yutulmayı, insan olmanın bir parçası olarak savunanlar olsa da;
12 yıl sonra bu zalim ejderhayı alt edecek o silahı geliştirmişler. Yıllar süren ahlaki tartışmaların sonundaysa bu zalim ejderhayı alt etmişler.
Bostrom bu alegorisinde insanlığın bir noktada ölümü alt edeceğini savunuyordu. Ona göre ejderhanın, yani ölümün zırhını deleceğimiz silahsa, teknoloji tabii ki. Yeterince teknolojik ilerleme kaydedebilirsek, zamanın akışını da bükebiliriz diyor Bostrom özetle. Fakat bu felsefi bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Mesela Leon Kass, 2001’de yayımladığı “Why Not Immortality?” başlıklı makalesinde bu arayışa karşı çıkıyor. Ona göre ölüm, yaşamı da anlamlı kılan şey aslında. Eğer sonsuz bir yaşama sahip olursak, yaşadığımız hayatın da hiçbir heyecanı olmayacak. Yani en büyük arzumuza ulaşırsak, bir daha hiçbir şeyi arzu edemeyecek olma riskiyle de karşı karşıya kalacağız.
Düşününce iki yaklaşım da epey mantıklı değil mi? Evrimsel tarihimize baktığımızda, teknoloji ilerledikçe daha uzun yaşayan canlılara dönüştük. İnsanın olduğu yerde mutlaka ileriye yönelik bir hareket var sonuçta. Ve bu ilerleme sırasında hep bir anlam arayışı içerisindeyiz. Fakaaat bu anlam arayışının sonunda, her şey anlamını da yitirebilir. Epey sinir bozucu bir paradoks bu, farkındayım. Peki buna rağmen neden hala ölümsüzlüğü arıyoruz? Bunun arkasındaki temel motivasyonumuz nedir? Kısa bir aradan sonra da onu konuşalım sizinle.
Eveeet, ölümsüzlüğü neden arıyoruz, bunun arkasındaki motivasyonumuz ne onu konuşacaktık değil mi? Hadi vakit kaybetmeden bu işin psikolojisini inceleyelim.
Antropolog Ernest Becker, 1973’te yayımlanan “The Denial of Death” kitabında, insanın bütün kültürel faaliyetlerinin temelinde ölüm korkusunun yattığını ifade ediyor. Buna karşı koyabilmek için sanat yapıyor, bilim üretiyor, imparatorluklar kuruyoruz. Hatta sadece bu yüzden çocuk sahibi olduğumuzu dahi söylüyor Becker. Çünkü insan, bilinçdışında hep aynı şeyi arzuluyor… Ölümü inkâr etmek, geride bir iz bırakmak, bir şekilde diyebilmek istiyoruz hepimiz. Becker, türümüzün bu arzusunu diyerek tanımlamış. Yani aslında ölümsüzlüğün bir biyolojik versiyonu var, bir de sembolik versiyonu. Biz ya bedenimizi yaşatmak istiyoruz ya da fikirlerimizi. Dolayısıyla ölümsüzlük arayışımızın kaynağında sadece fiziken var olmak yatmıyor. Hatta burada temel motivasyonumuz var olmak da değil. Esas amaç yok olmamak…
Ernest Becker’in bu düşüncesinden yola çıkan üç psikolog; Jef Greenberg, Sheldon Solomon ve Tom Pyszczynski, ‘80’lerde “Terör Yönetimi Teorisi” adı verilen bir yaklaşım geliştirdi. Bu teoriye göre ölüm düşüncesi bilinç düzeyine çıktığında, kişiler kültürel kimliklerine, inançlarına ve değerlerine daha sıkı sarılıyor. Bunun sebebini de şöyle izah ediyor bu üç psikolog. İnsan zihninin arka planında sürekli bir ölüm endişesi çalıştırıyor, ki bunu da “ölüm farkındalığı” olarak tanımlıyorlar. İşte bu farkındalığı yönetebilmek amacıyla dini inançlara, ulusal kimliklere ya da sanatsal veya bilimsel üretimlere sığınıyoruz. Kültürel kimliğimiz, ölüm farkındalığıyla bütünleşiyor. Yani sahip olduğumuz kültürel birikim sadece yaşam tarzımızı belirleyen bir unsur değil. Bu aynı zamanda ölüm korkusuna karşı geliştirdiğimiz de bir kalkan. Bizler ölüm korkusu duyduğumuz her an daha dogmatik düşünen ve kendi fikirlerini daha katı bir şekilde savunan kişilere dönüşüyoruz bu teoriye göre. Zira ölümlülüğümüzü fark ettiğimiz anda, bir şeye sıkıca tutunma ihtiyacı duyuyoruz.
Anlayacağınız ölümle kurduğumuz bağın altında kültürel bir etki de var. Elbette kültür dediğimiz şeyinde sabit bir tanımı yok. Dünyanın farklı yerlerinde, bambaşka kültürlerden bahsediyoruz sonuçta. Dolayısıyla tıpkı yemek, müzik ya da toplum yaşantısında olduğu gibi, insanların ölümle ilişki de kültüre göre değişkenlik gösteriyor.
Madem öyle, hadi farklı kültürler arasında sorgulayalım biraz da bu ölüm ve ölümsüzlük meselesini.
İlk durağımız…
Meksika.
Her yıl kasım ayının başında rengarenk bir şenliğe sahne oluyor Meksika sokakları. Bu şenliğin adıysa Dia de los Muertos, yani Ölüler Günü. İnsanlar rengarenk kıyafetleri ve iskeletleri andıran makyajlarıyla sokağa dökülüyor bu şenlikte. Ölen yakınları anısına masalar kuruluyor, sevdikleri yemekler ve içkiler paylaşılıyor… Kalabalık gruplar sokaklarda hep bir ağızdan şarkılar söylüyor. Bu geleneğin kökleriyse, Azteklerin ölüm tanrıçası Mictecacihuatl’a adanan törenlerden geliyormuş. Daha sonra kolonyal dönemde Katolik inançlarla birleşerek bugünkü halini almış. Yani kökeninde hem yerli halkın hem de batı toplumlarının izleri var aslında. Buradaki felsefeyse çok net. Ölüm korkulacak bir şeyden ziyade, yaşamın devamlılığının bir parçası. Daha da önemlisi ölenler aslında tam anlamıyla aramızdan ayrılmış da değil. Meksika sokaklarında, ziyafetlerde, şenliklerde ve ritüellerde sevdikleriyle yaşıyorlar. Batı kültürlerinde genellikle karanlık ve yas dolu bir atmosferle karşıladığımız ölüm, Meksika’da kutlanacak bir şey anlayacağınız. Yaşamın sonu, bir yok oluş değil onlar için. En azından bu şekilde ölüme meydan okuyor Meksikalılar.
İkinci durağımızsa Pasifik’in diğer yakasında…
Eveet, şimdi de Japonya’dayız…
Japonya kültüründe ölüm kavramı çok derin bir yere sahip sevgili arkadaşlar. Burada ölüler, atalar kültünün bir parçası olarak görülüyor. Her yıl eylül ayında düzenlenen Obon Festivali’nde Japonyalılar, kaybettikleri atalarının ruhlarını onurlandırmak için bir araya geliyor. İnsanlar evlerinde yitirdikleri akrabalarının fotoğraflarını süslüyor, mezarlarını ziyaret ediyor ve büyük kortejler halinde geleneksel danslar yapıyorlar. Budist inanışa göre bu dönemde ölülerin ruhları dünyaya geri dönüyor. Yani yaşayanlarla ölüler arasında geçici bir köprü kuruluyor bu festival aracılığıyla. Tıpkı Meksika’da olduğu gibi Japonya’da da ölüm bir kopuşun değil, sürekliliğin bir sembolü. Yitirdikleri akrabalarının ruhani varlıkları, yaşayanların da kimliğini şekillendiriyor. Böylece insanlar ölüm fikrinden korkmak yerine, onu toplumsal bağların bir uzantısı olarak kabul ediyor burada.
Eh bir Asya’ya, bir Güney Amerika’ya gittik… Bir de haritanın ortasına uğrayalım dilerseniz. Son durağımız…
19. yüzyıl İngiltere’si…
O yıllar -özellikle de Viktorya Dönemi- ölümün en sık göründüğü zamanlardan biriydi İngiltere için. Sanayi Devrimi ile birlikte şehirler kalabalıklaşmış, dolayısıyla da salgın hastalıklar artmıştı. Ölüm aniden gelen bir şey değil de, gündelik hayatın bir parçası olmuştu artık. İşte insanlar da bu durumla başa çıkmanın çaresini sanatta buldular.
Sığındıkları limansa “Memento Mori” fotoğrafları olmuştu. Bu sanatsal ifade biçiminde insanlar, ölen sevdiklerinin son kez fotoğraflarını çekiyorlardı. Yani bir bakıma kaybettikleri kişinin ruhunu fotoğraflarda yaşatıyorlardı. Viktorya Dönemi’nde yaşayın insanlar, her fırsatta ölümü hatırlatıyordu kendilerine yani. Kimisi takılarının içine kaybettikleri sevdiklerinin saç tellerini dahi koyuyordu. Yas bir modaya, hatta bir yaşam biçimine dönüşmüştü o dönemde. Siyah giymek, yıllarca süren matem kuralları ve dahası… Biliyorum, ilk duyuşta tuhaf, hatta biraz mazoşist bir durum gibi geliyor bu anlattığım. Fakat burada amaç ölümün korkutucu yüzünü evcilleştirmek, yaşamın bir parçası haline getirmekti aslında. Evet ölüm kaçınılmazdı, ama ya onu güzelleştirirsek? Böylece onunla barışabilir miydik?
Bu farklılıklar bize bir şey söylüyor açıkçası… Ölüm evrensel olabilir, fakat ona verdiğimiz anlam asla tek değil. Ve belki de ölümsüzlüğün peşinde koşmamızın yegane sebebi, ölümün bu kadar farklı şekillerde yorumlanabilmesinin altında yatıyordur. Her şeye rağmen bir şeyi kabul etmemiz gerekiyor… Ölüm, yaşam döngüsünün bir parçası. Kimileri için bir son durak, kimileri içinse yeni bir başlangıç. Fakat hepimizin en nihayetinde yüzleşeceği şey bu. Ama üzülmeyin, sadece bizim değil koskoca bir evrenin de problemi aynı zamanda bu. Bakın mesela ünlü astrofizikçi Neil deGrasse Tyson bir Star Talk videosunda entropinin, ölümsüzlüğü sınırladığını söylüyor. Yeryüzünde ölümsüzlüğü kovalamak yalnızca bireysel değil, termodinamik bir mücadele de anlayacağınız. Ama kim bilir, belki de Bostrom gibi felsefeciler ya da genetik mühendisleri haklı çıkar bu amansız arayışta.
Biliyorum, hikayenin sonunu bilerek yaşamak biraz tuhaf bir his. Fakat bu enseyi karartacağımız anlamına da gelmez. Tıpkı Ernest Becker’ın da ifade ettiği gibi, yaşarken arkamızda bıraktığımız izdir bizi ölümsüz kılan. Bu iz, ürettiğiniz bir sanat eseri de olabilir, çevrenizdeki bir insanın yüzünde bıraktığınız tatlı bir tebessüm de…
Elbette size longevity safsatadır falan demiyorum. Sağlığınızı önemsemeyin gibi kör cahil bir söylemde de bulunmuyorum asla. Fakat bunu sonsuza dek yaşamak için değil, her anın tadını çıkarabilmek amacıyla yapın derim.
Sevdiklerinizle uzun, sağlıklı ve en önemlisi de anlamlı bir ömür geçirmeniz dileğiyle…
Künye
- YazanÖzgür Yılgür
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (18)
- The Fable of the Dragon‑Tyrant
- NCBI - WWW Error Blocked Diagnostic
- NCBI - WWW Error Blocked Diagnostic
- 'Dying is not as bad as you think' | BBC Ideas
- Our Burning Questions – Entropy & Immortality - StarTalk Special Edition
- Qin Shi Huangdi—facts and information
- L’Chaim and Its Limits: Why Not Immortality? - First Things
- How Ghana's top fantasy coffin artist has put the fun in funeral
- Club Dead, Not Club Med: Staging Death in Contemporary Tana Toraja (Indonesia)
- Bon | Obon, Japanese festival, Ancestors, & Lanterns | Britannica
- Bardo Thödol | Tibetan Book of the Dead, Afterlife Guide | Britannica
- Indigenous festivity dedicated to the dead - UNESCO Intangible Cultural Heritage
- (PDF) Terror Management Theory and Self-Esteem: Evidence That Increased Self-Esteem Reduces Mortality Salience Effects
- centerhealthyminds.org
- emergingtrends.stanford.edu
- people.uncw.edu
- youtube.com
- youtube.com