#SadeceDuymakİstediklerin - Ya Ölümsüz Olsaydık?
Ölümsüzlük, tarihin başından beri insanlığın en büyük hayallerinden. Bugün, aynı hayali teknoloji ve bilim aracılığıyla gerçek kılmaya çalışıyoruz. Peki ama, ölümsüz olmayı gerçekten ister miydik? Sonsuz bir yaşamın ne tür artıları - eksileri olabilir? Bölümde adını anmayı unuttuğum Neil deGrasse Tyson'ın ölümsüzlük hakkında röportajının tamamı için buraya tıklayın.
Bu bölüme, biraz farklı başlayacağız.
Sizinle birlikte
Galata Kulesine doğru gideceğiz. Podbee stüdyosunun kapısının önüne. Çünkü ekip arkadaşlarım, sokağa indiler ve basit gibi görünen şu zor soruyu sordular:
Cevaplar ve nedenler çeşitli. Kimileri yaşamayı sevdiğini söyleyip evet diyor, kimileri ise tek başına ölümsüz olmaktan ve sevdiklerinin tamamını kaybetmekten korkuyor.
Peki ya size sorsam aynı soruyu?
Ölümsüz olmayı ister miydiniz? Hikaye bu ya, biri gelse mesela ve size “kırmızı hapı seçersen artık ölümsüz olacaksın” diye bir seçim şansı sunsa, bunu yapar mıydınız?
Ölümsüzlük. Tarihin belki de başından beri var olan insanlığın en büyük arzusu.
Tarihin bilinen en eski hikayesi bile, ölümsüzlüğü arayan Kral Gılgamış’a ait. Aradığı Bengi su’nun adı, tarihte ab-ı hayat da oldu, yaşam yaşam iksiri de. Simyacılar, yüzyıllarca, o iksiri aradılar. Hatta hikayeyi herkes bilir. Ölümsüzlüğü ararlarken, kimyayı buldular.
Anlatacağım hikaye, işte böyle bir simyacıyla başlıyor.
Yıl 1580’lerin sonları.
İmparator II. Rudolf, sarayındaki simyacı Hieronymus Makropulos’tan, ona ömrünü uzatacak bir iksir hazırlamasını emretti.
Emir üzerine simyacı Makropulos hemen işe koyuldu. Günler— gecelerce, uyumadan çalıştı. Ve uzun uğraşların sonunda, bir iksir hazırladı. Elixir of Life. Ya da yaşam iksiri.
İksir, derhal imparatorun huzuruna sunuldu.
Ama İmparator biraz şüphelenip, duruldu.
Öyle yaş tahtaya basmadı hemen. İksiri içene ne olur, önce görmek istedi.
— “Simyacı, şu kızının, adı neydi? Elina mı? Emrimdir, benden evvel iksirin tadına o bakmalı. Yoksa nereden bileceğim bunun zehir olmadığını?”
Simyacı Makropulos, kızını odasından çağırttı. Elina için bir tasa, bir kepçe iksir doldurdu.
Elina iksirin tamamını içti.
Ve kısa bir süre sonra kendisinden geçti. Elina, komaya girmişti, Kral ise öfkeliydi. Simyacıyı zindanlara attırdı. Aradan bir hafta geçti geçmedi. Elina komayı atlattı. Ve iksirin formülünü de alıp, hemen saraydan kaçtı. Hayatı boyunca farklı şehirlerde, benzer hayatlar kurdu.
Ölümsüzlüğünü gizlemek için, oradan oraya taşındı durdu yani. Ha bir de, farklı isimler kullandı: Eugenia Montez, Ekaterina Myshkin, Ellian McGregor, ama her farklı isimde yaşamı aynıydı: Herkesin sesine hayran olduğu bir şarkıcı. Uzun ömrü ona, vokal tekniğinde ustalaşma şansı vermişti. Ondan güzel şarkı söyleyen yoktu koca dünyada.
Elina’nın hikayesi devam edecek. Ama biz şimdilik burada soluklanalım.
Elina’nın ölümsüzlüğünü gizlemek için farklı isimler kullanmasına dikkat ettiniz mi? Bu tema, yalnızca bu hikayeye özgü değil. Ölümsüzlüğü konu edinen pek çok hikayede var. Benim aklıma en başta, The Man From Earth filmi geliyor.
Film, bir adamın kolileri kamyonetinin arkasına yüklemesiyle başlıyor. Bu, arkeoloji profesörü John Oldman. Yeni bir şehre taşınacak. O sırada evin önüne iki araba yanaşıyor. Bunlar John’un üniversitesindeki meslektaşları. Ona bir veda partisi yapmak için çatkapı, habersiz geliveriyorlar,
Herkes, John’un neden böyle apar topar, vedasız bir şekilde başka bir şehire taşındığını merak ediyor. John başta bu soruları geçiştiriyor. Ama yalnızca bir yere kadar. Sonunda, o da dayanamıyor, ve hayatı boyunca sakladığı sırrını açıklıyor.
Üst paleolitik çağdan beri yaşayan bir adam. John’un bahsettiği bu kişi, ta kendisidir.
John, aslında tarih öncesi çağlarda doğmuş bir mağara adamıdır. Ölümsüzdür ve o güne dek en az 14 bin yıllık bir yaşam sürmüştür. Bu süre boyunca, başkalarının onun yaşlanmadığını anlamaması için de, her 10 yılda bir yer, kimi zaman meslek, kimi zamansa isim değiştirmiştir. Apar topar taşınmasının sebebi de, budur.
Filme dair pek spoiler vermiş sayılmam. Çünkü bütün hikaye zaten bu konu üzerine kurulu. Ve filmde esas olan, film boyunca süren sohbetler ve sorgulayışlar. Benim ilgimi çekense, hem John’un, hem Elena’nın ölümsüz olduğunu gizlemeleri. Sürekli olarak şehir, kimi zamansa ülke değiştirmeleri.
Bunun en büyük nedeni, biz ölümlülerin, ölümsüzlüğün sırrını keşfedebilmek uğruna, onlar üzerinde sayısız deney yapma ihtimalinden korkmaları. Örneğin filmdeki John Oldman, bu durumu “Laboratuarlardan çekiniyorum. Öyle bir yerde bin yıl kalmaktan, ve sigara içen adamların beni anlamaya çalışmasından korkuyorum” diye açıklıyor.
Eh, pek haksız sayılmaz.
Çünkü ölümsüzlük, yalnızca antik çağdaki simyacıların arzusu olmadı. Aynı zamanda, modern bilimin —tıbbın ve biyolojinin— karşısına dikilen en büyük sorulardan biri. Ölümsüzlüğün mümkün olup olmadığıyla ilgili çalışmaları ve teorileri, YouTube’da yayınladığım “Teknoloji bizi ölümsüzlüştürecek mi?” başlıklı videoda konuşmuştum.
Özetle, bilim dünyasının konu üzerine farklı yaklaşımları var. Ve kimi otoritelere göre, ölümden yalıtılmış bir yaşam yakın bir gelecekte mümkün olabilir. Yaşlanma karşıtı araştırmalar yapan SENS Araştırma Vakfı'nda baş araştırmacı Dr. Aubrey De Gray'e göre bin yaşını görecek ilk insan şu an hayatta olabilir.
İnovasyon, ileri teknoloji ve yazılım şirketlerinin küresel merkezi olan Silikon Vadisi'nde de söz konusu alanlarda ciddi fonlamalar gerçekleştirildi. Milyarderler bu konu üzerine çalışan şirketlere milyon dolarlar akıtıyor. Amazon’un kurucusu Jeff Bezos, Google’ın kurucu ortağı Larry Page ve Meta’nın kurucusu Mark Zuckerberg… Tüm bu milyarderler “yaşlanmayı tersine çevirme” şirketlerine yatırım yapmış durumdalar.
Ama bu podcast bölümünde konumuz, “teknoloji bizi ölümsüzleştirecek mi?” sorusu değil. Diyelim ki, ölümsüzlüğün formülü öyle ya da böyle, bir şekilde bulundu. Böyle bir durumda, ölümsüz olmayı gerçekten ister miydik?
Ölümsüzlük, başta insana oldukça çekici gelen bir arzu. Sonuçta insanlık tarihi kadar eski bir arzudan söz ediyorum. Bu öylesine büyük bir arzu ki, pek çok inanışın insana vaadettiği şeylerden biri: Ölümden sonra sonsuz, uçsuz bucaksız bir yaşam.
Her şeyden önce, ölümsüz olmak, insanlığın en büyük korkusunu safdışı bırakıyor. Yani ölümü. Ne derler? İnsan, bilinmeyenden korkarmış. Eh haliyle, ölümden de korkuyoruz, çünkü sonrasında ne olacağından, kesin biçimde emin olamıyoruz. Kimse öldükten sonra tekrar dirilip, ölmenin nasıl bir şey olduğunu bize anlatacak biriyle hiç tanışmadık. Oysa yaşamak, en iyi bildiğimiz şeylerden biri. Ölümsüz olmak demek, bilinmezliğin yerine bilinir olanı geçirmek demek. Korkunun yerine, güvende hissetme halini geçirmek yani. Bu bile, ölümsüzlüğü başlı başına çekici kılan şeylerden biri.
Ama bir de şunu düşünün. Ölümsüz olmak, sonsuz bir hayat yaşamak demek. Bu hayata neler sığdırabileceğinizi hayal etsenize?
Sonu olmayan bir yaşam, sonsuz bilgiye sahip olma ihtimalini de beraberinde getiriyor. Düşünün, biz ölümlüler, hayatımızdaki kararların doğru olduğundan mümkün mertebe emin olmak zorundayız. Diyelim üniversitede Tıp okudunuz, 6 yıllık bir bölüm. Ardından başladınız mesleğinize.
Aradan yıllar geçti ve farkettiniz ki, siz aslında Tıp yerine, mesela ekonomi okusanız, hayattan daha fazla keyif alırmışsınız. Peki, birdenbire her şeyi geride bırakıp, tekrar lisans okumaya başlar mısınız? Doktor olma yolunda binbir em ekle örülmüş yıllarınız ne olacak?
Peki ya ölümsüz olsak? O zaman ne olur?
Ne de olsa yaşam sonsuz değil mi? E, bugün tıp okuruz, yarın ekonomi, ertesi yüzyılı bir sosyolog olarak geçiririz, bir sonraki yüzyılı ise felsefeci. Elimizde her hatamızı telafi edebilecek sonsuz zamanımız olduğunda, yanlış seçim yapmamızın ne önemi kalır?
Böyle bir dünyada, insanlar Aydınlanma çağının poligotlarına benzeyebilirler. Hani şu, hem matematikçi, hem fizikçi, hem felsefeci, hem yazar, hem şair…vs vs…
Kim, neden böyle bir şey istemesin? Dünyanın bütün bilgisine sahip olmak. Kulağa aşırı çekici geliyor. Değil mi?
Ama belki de yalnızca, ilk bakışta böyledir.
Şimdi, yarım bıraktığımız Elina’nın hikayesine dönme vakti.
Aradan yüzyıllar geçti. Meşhur soprano Elina, yaşadığı her şehirde, insanları sesiyle büyüledi. Onu dinleyen fanilerin çoğu toprak oldu, ama Elina’nın büyülü sesi, gökkubbenin altında yankılandı durdu.
Üç yüz yılın sonunda, Elina’nın yüzünde, ilk kırışıklık belirtileri görülmeye başladı. Elina yaşlanıyordu. Yaşam iksirinin etkisi, üç yüz yıldı. Elina, bir 300 yıl daha yaşamına devam etmek istiyorsa, iksirden tekrar içmeliydi. Elinde iksirin formülü vardı.
Ama ortada bir sorun vardı. Elina sıkılmıştı. Sürekli genç kalmak, onu bitkin bir ilgisizliğe sürüklüyordu. Hayattaki amacı neydi? Büyük bir şarkıcı olmak? E olmuştu? Ya sonra? Daha ne kadar devam edecekti zirvedeki hayatına?
Ve nihayet, Elina arzularının da, yaşama isteğinin de tükendiğini anladı. Arzuladığından çok daha uzun bir hayat yaşamıştı ve artık sıkılmıştı. Bir 300 yıl daha yaşamaya katlanamazdı. Bu yüzden, yaşam iksirini tekrar içmedi. Bekledi. Son nefesini verdiğinde 337 yaşındaydı.
Bu hikaye, “Makropulos Olayı” adlı Çekçe bir tiyatro oyunundan. Bense, filozof Bernard Williams’ın ölümsüzlük üzerine yazdığı bir makalede rastladım. Makaleyi burada anlatma niyetim yok. Çünkü hızlıca anlatmak için biraz karışık.
Bunun yerine, hepimizin daha yakından tanıdığı birine kulak verelim. Kozmos’tan hatırlayacağımız astofizikçi Neil deGrasse Tyson’a. Tyson’ın katıldığı bir programda, konu dönüp dolaşıp “ölümsüz olmak ister miydin?” sorusuna geliyor.
Tyson’ın cevabı şöyle:
“Sonsuza dek yaşıyorsak, neden sabah yataktan kalkalım ki? Nasılsa her zaman yarınlarımız var?”
Elbette, bizi yataktan her sabah, yaşamın sınırlı olduğu fikri falan uyandırmıyor.
Ama Tyson’ın kastettiği tabi ki bu değil. Öncesinde çok daha önemli bir şey söylüyor:
Bizi yaşama ve hayatta olmaya bağlayan odağı, bir gün öleceğimiz bilgisi yaratır. Bir şeyler başarma dürtüsü, sevgiyi ifade etme ihtiyacı… “Daha sonra yaparım” demeden, tam şimdi.
Şimdi size bir soru:
Yapmanız gereken bir işin teslim tarihi, sonsuza kadar olsa, o işi bitirir miydiniz? Yoksa sürekli yarına mı ertelerdiniz? Nasılsa sonsuuuuuz zamanınız var. Tyson’a göre, hayatta bir şeyler için çabalamamızın, sonra değil, şimdi harekete geçmemizin nedeni, bir gün biteceğini biliyor oluşumuz.
Mesela ölümsüzler arasında şöyle bir sohbet, kulağa oldukça mümkün görünüyor:
— Bu aralar dansa başlayayım diyorum ya. Latin, samba falan.
— Ya valla, demeyeyim diyorum da, 500 senedir aynı muhabbet. Bi göremedik başladığını.
— Ya ne günler çuvala mı girdi? Başlıycam bi’ gün görüceksiniz, Hıı, bi gün. Ne diycem, geçende Oğulcan sordu seni, buluşalım dedik. Bu hafta nabıyosun?
— Sonsuz hayatımız var, siz gittiniz bu haftayı mı buldunuz yani? Görüşürüz abi bir gün ne bu acele? Ölmüyoruz ya burada.
İnsanlık, ölümlü olduğunun bilincinde olan, dünya üzerindeki belki de tek canlı. Bu farkındalığın, “hemen, şimdi harekete geçmemiz” için büyük bir itki yarattığını kabul ediyorum. Anlamlı bir hayat yaşamamız için, bizi kalibre eden bir bilinç bu.
20. yüzyılın en özgün düşünürlerinden Martin Heidegger’e, “özgün ve sahici bir hayat yaşamak için, ne yapmalı?” diye sorulur. Heidegger’ın cevabı, oldukça net:
“Mezarlıklarda daha sık vakit geçirin.”
Heidegger’e göre, vaktimizin sınırlı olduğunu fikrinden kaçınmak, bizi sahici bir hayat yaşamaktan alıkoyabilir. Bu yüzden, zamanımızın değerini anlamak adına, sık sık ölümlü olduğumuz gerçeğini hatırlamamız gerekiyor diyor Heidegger. Yoksa bütün ömürümüzü, önemsiz şeylerle doldurma ihtimalimiz var.
Hayatımızın, çevremizdeki tüm insanların ve her şeyin, bir sonunun olduğu farkındalığıyla yaşamak, onlarla tam da şimdi daha anlamlı ve derin ilişkiler kurmamız için bir anahtar olabilir ona göre.
Heidegger tam da bu yüzden, teknolojiyi pek seven biri değil. Ona göre, teknoloji, biz insanlığa, bu farkındalıktan kaçınması için, çok ama çok fazla dikkat dağıtıcı ıvır-zıvır vermişti.
Açıkçası kendisi 21. yüzyılda teknolojinin geldiği noktayı görseydi, ne düşünürdü diye merak ediyorum.
Televizyonlar, seçilmeyi bekleyen farklı binlerce kanal, milyonlarca dizi-film’den oluşan çevrimiçi kataloglar, internet, sosyal medya, cep telefonları, durmadan gelen bildirimler…
Heidegger’e göre bunların hepsi, bizi asıl önemli olan şeylerden alıkoyan gevezelikler. Hepsi de, aslında öyle olmamamıza rağmen, sanki ölümsüzmüş gibi hayat yaşamamızı kolaylaştıran, zamanımızın değerini farketmemizi engelleyen, dikkatimizi dağıtan araçlar ona göre.
Şimdi ise 2022 yılındayız. Ve Heidegger’in “bize ölümlü olduğumuz fikrinden uzaklaştırıyor” diyerek eleştirdiği teknolojinin, yakında bize ölümsüzlük vaadedebileceğini konuşuyoruz.
Bilim ve teknoloji insanlığı ölümsüzleştirecek mi? Kehanette bulunması güç. Ama günümüzde, bu alandaki araştırma çalışmalarına, giderek daha fazla finansal kaynak ayrılıyor ve bunun mümkün olduğunu söyleyen araştırmacılar da, öyle hiç az değil.
Ben ölümsüzlüğe son saydığım isimler kadar olumsuz bakmıyorum. Ölümsüzlük, kim ne derse desin, sıkıcı olma ihtimaline rağmen, çok çekici bir seçenek. Yüzyıllarca yaşamak, dünyanın/yaşamın ve evrenin evrimine tanık olmak, yüzlerce alanda uzmanlaşmak, evreni daha iyi anlamak ve anlamlandırmak… Bunların bu imkansız hedeflerin gerçekleşme olasılığı, ancak ölümsüzlükle mümkün.
Ama yine de, o aynı soru, ağırlığını korumaya devam ediyor: Olur da teknoloji bizi bir gün ölümsüzleştirirse, bu uçsuz bucaksız sonsuzluğun içinde nasıl anlam bulacağız?
Çünkü bir cümlenin sonuna koyulan nokta, veya bir kitabın son sayfası gibi… Sonlar, bir sürece nokta koyar, yeni ihtimallere kapıları kapar ve bu sayede anlamı sabitlerler.
Düşünsenize, bu podcast bölümünün bir sonu olmasa, ve sonsuza kadar devam etse… Ne anlam ifade ederdi? Ve belki de asıl soru: Dinlemekten sıkılmaz mıydınız?
Künye
- YazanBerkant Gültekin, Şevval Balkan
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
- Müzik SeçimleriCemre Dalyan
Kaynaklar (12)
- youtube.com
- Salma Shah | Jeff Bezos sonsuza kadar yaşamak istiyor gibi ama ne dilediğine dikkat etse iyi olur
- Jeff Bezos
- nüfus
- DOSYA | Silikon Vadisi "ölümsüzlük" peşinde: Milyarderlerin "ömrü uzatacak" araştırmalarında son durum
- youtube.com
- Mortality | Radiolab | WNYC Studios
- Death Gives Life More Meaning
- youtube.com
- youtube.com
- youtube.com
- open.spotify.com