111 Hz ·Bölüm 38 ·15 Ağustos 2022 ·25 dk ·1.819 kelime

Kim İzliyor?

TV izleme alışkanlıklarımız son 10 yıl içinde kökten değişmeye başladı. Değişimin öncüsü şüphesiz Netflix. 111 Hz'in bu bölümünde, Netflix'in hikayesinden yola çıkarak, onun ortaya çıkmasını mümkün kılan teknolojik koşulları ve televizyonlarla aramızdaki ilişkinin değişimini konuşuyoruz.

0:00

“Quis custodiet ipsos custodes?”

Bu söylemesi gayet zor latince deyim. Anlamı: “Gözcüleri kim gözlüyor?”.

Alan Moore ve Dave Gibbons’ın 1986 tarihli kült çizgi romanı Watchmen’ın ana mottosu. Peki ne demek bu? Bunun için önce Watchmen’in ne anlattığına girmemiz, anti kahraman tabirini incelememiz gerekiyor. Anti kahraman kavramını “nispeten serseri kahraman” olarak da ele alabileceğimiz gibi, “Superman’in de bir Pazar günü eşofmanları çekip tatil yapma hakkını” tartışmamız gerekiyor.

Bir birey, sadece uçabiliyor diye zaafları olamaz mı? Gözlerinden lazer ışınları atabiliyor ya da tek elle bir treni durdurabiliyor diye travmaları olamaz mı? Tek sıçramayla gezegenimizi terk edip Mars’ın yörüngesine girebiliyor diye bir şeylere kafası bozulamaz mı? 100 kişilik bir uçağı düşmekten kurtarabilmek onun için normal bir öğleden sonra aktivitesi diye hırsları olamaz mı? Sadece kötü bir gün geçiriyor olamaz mı?

“Sadece kötü bir gün. Dünya benim olduğum yerden sadece bu kadar uzak işte.” diyen Joker, biraz da haklı olabilir. Batman evreninin en önemli eserlerinden biri olan ve Joker’in solo filmine de ilham veren Killing Joke çizgi romanında, Joker rasyonel partneri Batman’e bunu soruyor.

Anti kahraman kavramını daha net izah edebilmek için, değişen çağda insanların artık herkes ve her şeyle duygusal ve empatik bir ilişki kurmaya ihtiyaç duyduğunu fark etmemiz gerekiyor. Banka soyan kötü adam, dünyanın sonunu getirmek isteyen çılgın profesör, boks maçına çıkan çılgın kötü, kumar kazancı için evreni tetikleyen bir zaman yolcusu, bir kahve masası, bahçe hortumu. Çağımızda sempati yoksa empati devreye giriyor.

Sinema sektörü 2008 yılında çizgi roman uyarlamalarına Iron Man filmiyle vites attırdığında, düz kötü adamların sıkıcı olduğunu fark etti. Çareyi Watchmen serisindeki “kahramanların kimseyi kurtarmadığında ne yaptıkları?” mantığında bulmaya çalıştı. Daha da geriye gidip Shakespeare’in Kral Lear oyunundaki Edmund karakterinden rota almaya çalışanlar da oldu. Artık ellerini kavuşturup hain planlar yapan, “Tek düğme ile Dünya’nın sonunu getirebilirim ama getirmiyorum, yarın getiririm” diyen ve pis pis sırıtan tipler demode oldu. Herkese bir sebep bulundu. Villian mantığı yerini anti kahramanlara bıraktı. Thanos’a “Neden evrenin yarısını silmek istiyorsun?” diye sorulduğunda, “maksat itlik olsun” diyemezdi. Öyle derse, Avengers ekibinin yüksek teknolojili uçan zabıtalardan farkı olmazdı. Thanos “Evrenin kaynakları bu kadar randımanlı değil, kıtlık olacak” dediğinde Avengers’ın da ona verecek bir etik cevabı olmalıydı. Süper kahramanlar artık sadece “Of nasıl vurdu robotun ağzına yumruğu” diyerek özenebileceğimiz insanlardan çıkıp birer kanaat önderine dönüştü.

Superman mi döver Batman mi? sorusu “Tabii ki Superman döver, adam uçuyor” ekseninden çıkıp, “Yeterli hazırlık süresi olursa Batman döver” cevabına geldi. İşin felsefesi, işin kendisini yöneten bir akım kapasitörü görevi görmeye başladı. Bu arada, “O hikayenin yazarı kim dövsün isterse o döver” diyebiliriz.

Ama onların derdi hiçbir zaman dövmek olmadı. Belli bir süre boyunca, onlar ile empati kurmak istemedik. İyi ve kötü fark etmez, süper güçleri olan insanlar bizden daha ihtişamlı olsunlar istedik. Gökdelenlerde yaşasınlar, yemesinler, uyumasınlar ve sevişmesinler istedik. İyi ve kötü çok net ayrılsın istedik. Kafamız karışsın istemiyorduk. Ama karıştı. Siyahla beyaz ortadan kayboldu. Gri icat oldu, racon bozuldu.

Değişen dünya, değişen çağ, değişen algılar. Etik de bu değişimden nasibini alacaktı elbet. İşte gözcüleri kimin gözlediği de tam burada soruldu. Kahramanlar, etrafa bazuka atan çılgın robotları silkeledikten sonra, ne yapıyorlardı? Uzun kara yollarındaki dinlenme tesisleri kış aylarında kapanıyor mu? Metrolar en son durağa geldikten sonra nereden dönüyor? Superman eve dönünce ayaklarını uzatıp en sevdiği podcasti açıp “Me-Time” yapıyor mu? Wolverine’in en sevdiği TikTok hesabı hangisi? Spider-Man kaç tane Whatsapp grubuna dahil? Tüm bu insani durumlar, karakterler ile daha fazla empati kurmamızı sağlıyor. Henüz uçmayı başaramadığımız için, Captain America ile empatiyi favori cipsi üstünden kuruyoruz. Tıpkı La Fontaine’in fabllarında anlattığı gibi, insan bir şeyi anlamaya kendisine en yakın olan tarafından başlıyor.

Gözcüleri kim gözlüyor? Yani kısacası, Superman bir gün sapıtır da işleri güzellikle değil, tekme tokatla çözmeye karar verirse ona kim müdahale edecek? Ya da doğru soru, Superman’e kim müdahale edebilir mi? Kimse edemez. Gözcüleri kimse gözlemiyor, çünkü gözleyemiyor. Onların insafına kalmış durumdayız. Joker’in dediği doğruysa, tek bir kötü gün yeterli. Gündelik kullanımla, Superman’in de kafası atabilir. Ve atarsa, uçup gelip bizi kurtarmasını umduğumuz kişinin, artık uçamaması için dua etmeye başlarız. Nimet, garabete dönüşür. Marvel’ın nihilist androidi Ultron’un da dediği gibi, “Dünya yavaşlamaya başladığında, tanrı ona bir taş atar”

Bu konuyla ilgili en sağlam ve cesur örneği Amazon Prime’ın artık kültleşmiş çizgi roman uyarlaması The Boys’da görüyoruz. “Ya Superman, tamamen bir reklam aracı olsaydı?” sorusunun yanıtı, Antony Starr’ın takla attıracak performansıyla canlandırdığı Homelander karakteri. Tam bir vatansever-amerikalı, acayip iyi görünen, sürekli doğru laflar eden, etik kavramının dibi, çok güçlü, mükemmel bir gülüşe sahip, çok daha güçlü.

Peki kameralar onu çekmiyorken Homelander hala bu derece kusursuz bir persona mı çiziyor? Arkasında bir pazarlama ekibi olan, oyuncaklarını sattırmaya çalışan, sırf üşendiği için bir uçağın düşmesine izin veren, tüm replikleri bir ekip tarafından yazılan, kendi rolünü oynarken kendisiyle mücadale eden, odipus sendromlu bir tutsak. Hem de en çıkılmaz hapisane olan, kendisine hapsolmuş bir tutsak. Yaratılan persona ile bir bireyden ziyade, büyük bir holdingin en çok tutan ürünü. Homelander’ın, koladan farkı yok. Kameralar onu çekmiyorken, şarjdaki bir telefon gibi bir sonraki hamlesini bekliyor. Ve her şey elinden gitmeye başlıyor. Asıl ismi John Gillman olsa da, kimse ona o isimle hitap etmiyor. Spider-Man sabahları kapkaççıları kovalayıp evine döndüğünde ödemesi gereken faturalarla yüzleşip Mary-Jane Watson ile güzel bir yemek yiyebiliyor. İstediğinde Peter Parker olabiliyor. Homelander’a kimse ismiyle hitap etmiyor. Kısacası, John Gillman, Homelander isimli hapishanesinde af çıkacak günü beklerken, sinirleri bozuluyor. Kötü bir gün geçiriyor ve bam. İnsaflı Superman insanları kurtaracak iken, insanlar kurtulmak için Superman’in insafını umut eder oluyor.

Kahramanları neden seviyoruz? Ya da, onları seviyor muyuz yoksa bu muhtaçlık hoşumuza mı gidiyor? İnsan her durumdayken, ondan daha üstün bir canlının gelip günü kurtarma ihtimaline tutunmayı sever. Süper kahramanlar, insanın yetemediği durumlarda bir joker hakkıdır. “Baktık olmuyor, Fantastik Dörtlü elimizin altında” rahatlığıyla yaşamayı severler. Hiç ihtiyaç olmasın isterler ama gerektiğinde o haklarını ellerinde tutmak isterler. Reed Richards yazlıktan komşusu olsun ama gücüne hiç ihtiyacı olmasın. Bu evlerimize alarm sistemleri taktırmamızla aynı duyguyu tetikliyor, sağlama almak. Üç sene alarm hiç çalmazsa huzurlu yaşarız, alarmın güvencesiyle kafamız rahat eder ve gevşeriz. Ama alarm görevini yapıp çaldığında korkarız. Çünkü bir şeyler ters gittiğinde çalışacak bir sistem aktive olmuştur ve bir problem vardır. Batman’in Bat Signal’i gökyüzüne vurduğunda kapılarımızı kilitleriz, ama o sinyali görmek bize güç verir. Kahraman mevhumu da bu umuttan, empati ihtiyacına geçince, dönüp dolaşıp ünlediğimiz bağlama varıyoruz. Superman’in bir gün gerçekten kafası bozulursa ne olur?

DC Comics’in Injustice: Gods Among Us serisi tam da burada yumruğu robotun ağzına çakıyor. Fazla spoiler vermeyelim, zaten video oyunu olsun, animasyon filmleri olsun her yerden pazarlanan bir seri olan Injustice, “aramızdaki tanrılar bizim gibi davranırsa ne olur?” sorusuyla boğuşuyor. Superman, çok sevdiği bir insanı kaybediyor ve “yeter” diyor. Hayatında ilk kez, “onlarla anladıkları dilden” konuşuyor. Düz kötü olmaktansa, o bildiğimiz aşırı düşünceli, nazik ve her yerde her şeyin en doğrusunu yapan personasını rafa kaldırıyor, pelerinini artık kendi doğruları için savurmaya başlıyor. Öncelikle dünya düzeniyle boğuşuyor, devlet kavramını kaldırıp bir tiran haline geliyor. Her seferinde maksadının psikopatlık değil, onu çileden çıkartan olayı başka kimse yaşamasın diye, zafiyeti sıfıra indirip, kötü şeyler olma ihtimalini sıfıra indiriyor. Tek bir kötü gün, galaksinin en büyük gözcüsünü kimsenin gözleyemeyeceği kadar çıldırtıyor. Peki ya, kendi doğrumuzda çok fazla diretirsek, yanlışa kızdığımız kişiden ne farkımız kalır? İşte Superman burada verilecek en güzel cevabı veriyor. “Artık beni ilgilendirmiyor”

Homelander ile Injustice Superman’inin farkı Homelander’ın en başından beri bu etik kavramını bir konsensusa almayıp kafasına göre takılması. Homelander başından beri sadece kameralar çekiyorsa antresini yapıyor, insanları kurtarıyor ve finalinde “Asıl kahraman sizsiniz. Sadece yardım etmemize müsade ettiğiniz için çok mutluyuz.” diyor ve sahneden çıkıyor. “Hayır hayır, tanrıya gerek yok. Tanrıyı aramayın. Gökyüzündeki tek adam benim” diyor. Kısacası, ol der oldururum, öl der öldürürüm diyor. Fight Club’da Tyler Durden’ın bahsettiği, “iş yerinde herkesin itip kaktığı kişi bir gün suratı morluklar içinde gelirse, insanlar onu serseri zanneder ve bir daha bulaşmaz” matematiği ile, Homelander’ı kimse tartamıyor. Kimse onu sorgulayamıyor. Kimse onun dikkatini çekmemek adına küçük hayatlar yaşıyor. Oğlunu bile ondan gizliyorlar. Bir tanrı kullarıyla, bir çizme de karıncalarla pazarlık etmeyeceği için, Homelander’ın gözünde değerinin olmadığını bilen insanlar ona işlerinin düşmemesi için dua eder hale geliyor.

Harry Potter’ın antagonisti Voldemort’ta şahit olduğumuz gibi, sevilmemiş birine sevgiyi anlatamazsınız. Bethooven’ın görme engelli birine ay ışığını anlatmak için ay ışığı sonatını bestelemesi 2022 yılında pek de olası değil. Doğduğu andan itibaren bir holdingin çok satan ürünü olan Homelander, geri kalan tüm insanlığa daha düşük kaliteli ürünler olarak bakıyor. “Taşlar ve sopalar canımı yakamaz. ama kelimeler. Mahvedebilir” diyerek, kimseden zeval gelmeyeceğini ama yanlış bir marketing hamlesinin onu bitirebileceğini söylüyor.

Kısacası, gözcüleri kimse gözlemiyor. Gözleyemiyor. Gözlese de, tıpkı The Boys’da yaşadığımız gibi, gördüklerinden dehşete düşüyor. Senelerdir bizden gizlenen, süper kişilerin kameralar çekmiyorken neler yaptığı, tıpkı bizim normal insanlar gibi burunlarını dahi karıştırdıkları gerçeği insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor. Gene bir çizgi roman uyarlaması olan, The Boys’un kan grubunda bir iş olan, Amazon Prime’ın başka bir orijinal işi olan Invincible dizisinde, Omni-Man oğlu Mark ile bir etik tartışması yaşıyor. Babasının asıl planını öğrenen Mark, ona “Peki annemi, beni hiç sevmedin mi?” diye sorduğunda, “Sevgi karmaşık bir şey. Evet size çok yüksek sempatim var ama ben 5000 yaşındayım. Annen benim için bir evcil hayvandan fazlası değil” derken, rasyonel olarak bizi muhattap kabul etmediklerini, zaten neden edeceklerinin cevabını çok güzel bir şekilde veriyor. “Beni öldürecek misin, ben senin oğlunum?” diye soran Mark’a, babası “Sen sadece 17 yıldır benim hayatımdasın. Senden bir tane daha yapmak çok mu zor sanıyorsun?” diye soruyor. Bazı sorular, cevap aşamasına gelemeden bizi gerçekle çok sert bir şekilde yüzleştirebiliyor. Marvel’ın en maço ve gri alanda takılan karakterlerinden Wolverine, namı diğer Logan, namı diğer James Howlett, Marvel’ın çıkarttığı özel bir one shot hikayede Spider-Man ile bir barda buluşuyor. Spider-Man kendisinden zerre haz etmiyor. Sürekli oradan ayrılmaya çalışsa da Wolverine bir şekilde onu aşağılayıp, tartışmayı uzatıyor. Finalinde de bir bar kavgasına karışıyorlar. Bir yandan da tartışmaya devam ediyorlar. Bu esnada, Spider-Man, Wolverine’e sarhoş olup olmadığını soruyor. Wolverine hızlı iyileşme faktöründen dolayı sarhoş olsa da bunun yaklaşık 20 saniye kadar sürüp geçtiğini, o yüzden sürekli içtiğini söylüyor. Spider-Man kendisinden ne istendiğini sorduğunda ise, “Hiçbir şey. Bugün doğum günüm ve seninle eğlenmek istedim. İşin tuhafı kaç yaşında olduğumu bilmiyorum. 120 de olabilir 250 de” diyor. Galaksiler arası ihtilal yapan ırkların savaşlarını durduran kahramanlar da bazen sevilmek isteyebiliyor. Sevilmek ve sevinmek zaaflarını koruyup, bir an mutlu olmak istiyorlar. Sonra pelerinlerini sırtlarına takıp, koşturmaya çalışıyorlar. Çünkü Spider-Man’in dediği gibi, “Büyük güç büyük sorumluluk getirir. Eğer bir yerde kötü bir şey oluyorsa, senin de onu durdurma gücün varsa ve durdurmazsan, o kötü şey senin suçun olur.”

Alarmınız çaldı ve uyandınız. Kahve makinesini çalıştırıp duşa girdiniz. Sevdiğiniz bir parçayı açtınız, kahvenizi koydunuz, vitaminlerinizi aldınız, bilgisayarınızı açıp güne başladınız. Çünkü tepede bir yerde, sizi bu rutinin dışındaki kötülüklerden koruyacak bir kahraman olduğunu biliyorsunuz. Sahi, Superman’in favori rock grubu hangisi acaba?

Superman ile Homelander arasındaki fark, Clark Kent ile John Gillman’ın arasındaki fark ile aynı değil. Superman ile John Gillman arasında, sadece tek bir kötü gün duruyor.

Gözcüleri kim mi gözlüyor? Vicdanları. 15 saniyede Neptün’e uçabilen birinin bile, arada sırada mola vermesi gerekebilir.

Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle, ben favori süper kahramanınız Barış Özcan, 111 Hertz ekibinin kötü bir gün geçirmeyeceğini garanti eder, keyifli günler dilerim.

Künye
  • YazanAnt Arın Şermet, Berkant Gültekin
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
  • Müzik SeçimleriCemre Dalyan