Anti Kahramanları Neden Severiz?
111 Hz ·Bölüm 213

Anti Kahramanları Neden Severiz?

Walter White, Tony Soprano, June Osborne gibi ekran başında izlerken desteklediğimiz, hatta bağ kurduğumuz anti kahramanlarla gerçek hayatta karşılaşsak ne olurdu? Muhtemelen arkamıza bakmadan kaçardık. Peki ama ahlaki açıdan kusurlu, hatta suç işleyen bu "anti kahramanları" neden bu kadar seviyoruz? 111 Hz’in bu bölümünde mitolojik hikayelerden modern psikoloji deneylerine, Carl Jung’un "gölge benlik" kavramından neoliberalizmin etkilerine uzanan bir yolculuğa çıkıyor; içimizdeki karanlık yanla yüzleşmemizi sağlayan bu karakterlerin cazibesinin ardındaki sırları keşfediyoruz.

8 Aralık 2025 ·30 dk ·2.588 kelime
0:00

Hoşgeldiniz arkadaşlar. Tam çıkmak üzereydim ben de. Çok önemli bir buluşmaya gideceğim, çok heyecanlıyım. Aslındaaa.. bunu gizli tutmak istiyordum…. Ama neyse, siz yabancı değilsiniz. Bir bölüm hazırlıyorum en sevdiğim dizi karakterleri hakkında. Bu yüzden kısa bir röportaj yapacağım bazılarıyla. E madem öğrendiniz, o halde, hadi siz de gelin benimle.

Neredeler acaba?..

Heh işte, cam kenarındaki masada oturuyorlar! İnanamıyorum ya kimler gelmiş! En sevdiğim dizilerden biri, Breaking Bad’in kahramanı Walter White; televizyon tarihinin en kült karakterlerinden, The Sopranos’un yıldızı Tony Soprano ve The Handmaid’s Tale’den June Osborne var. Gelin daha fazla bekletmeyelim onları.

Ne yaşadık biz ya? Az kalsın olay çıkıyordu. Bayağı tedirgin oldum açıkçası. Halbuki ben bu karakterleri izlerken hiç öyle hissetmiyordum. Yani uzaktan oldukça ilginç bulduğum, hatta içten içe desteklediğim karakterlerdi bunlar. Ki ortak özellikleri üçünün de birer anti kahraman olması. Ama yan yana gelince işler değişti, büyü bozuldu sanki… Peki neden böyle oldu? Yani gerçek hayatta arkadaş olmayı istemeyeceğimiz, hatta yan yana gelmekten bile çekineceğimiz bu anti kahramanları izlemeyi neden seviyor, onları neden destekliyoruz o zaman? Gelin bu bölümde anti kahramanların karmaşık dünyasında bir yolculuğa çıkalım birlikte.

Anti kahraman tanımını yapmadan önce “geleneksel kahraman” ile “villain” yani “kötü karakter” ne demek onu bir netleştirelim isterseniz. Geleneksel kahramanlar toplumun huzuru ve refahı için çalışan, yalnızca kendisi değil insanlığın iyiliği için mücadele eden, yasaların, doğrunun ve erdemin yolundan sapmayan, fedakar karakterlerdir.

Mesela Harry Potter ya da Captain America’yı düşünebiliriz buna örnek olarak.

Villain yani kötü karakter ise kahramanımızın karşısında yer alan, ona engel çıkaran, temel motivasyonu güç, kaos, kişisel kazanç ya da bazen sadece kötülük olan karakterlerdir. Hiçbir normları, ahlaki sınırları olmaz bunların; yıkım ve acıdan beslenirler adeta.

Lord Voldemort ya da Red Skull’u düşünebiliriz villain karakterlere örnek olarak.

Anti kahramanlarsa ikisinin arasında bir yerde durur. Yani ne siyahlardır onlar, ne de beyaz. Grinin tonları arasında gidip gelirler çoğu zaman.

Yani kısacası; geleneksel bir kahramanda olması beklenen idealizm, ahlaki kusursuzluk, cesaret, cömertlik, fedakarlık gibi niteliklerden yoksun olan karakterlere “anti-kahraman” denir.

Otoriteyle, toplumla veya bizzat kendileriyle çatışma halindedir bu karakterler. Üstelik bu çatışmalarını öyle doğrunun ışığında, hukuki ya da ahlaki kurallara göre yürütmezler genelde. Eylemleri yanlış, bencilce, etik dışı ve hatta yasalara aykırı olabilir kimi zaman. Bu noktada onlarla bağ kurmamızı sağlayan şeyse motivasyonları ya da geçmiş travmalarıdır aslında. Bu sayede, eylemlerini onaylamasak bile anlayabiliriz onları.

Walter White, Tony Soprano, June Osborne, Dexter, Behzat Ç. gibi popüler televizyon figürleri anti kahramanlara verilebilecek en iyi örneklerden.

Fakat tabii bu kavram onlarla birlikte var olmadı. Yani anti kahramanların geçmişi çok daha eskiye dayanıyor. İnsanlık her zaman farklı olana, toplum dışına itilene, kusurlu olana ilgi duymuş, onu merak etmiş çünkü. Antik Yunan ve Roma mitolojisinde, tanrıların keyfi yönetimine veya ataerkil düzene karşı gelen, bazen de sadece kurban oldukları için anti kahramana dönüşen figürler, bugünkilerin atalarıdır diyebiliriz hatta. Mesela Yunan Mitolojisine ait olan Procne ve Philomela isimli kız kardeşlerin hikayesi buna verilebilecek en çarpıcı örneklerden biri.

Evlilik çağına gelince Trakya Kralı Tereus’la evlendirilen Procne, evden ayrılıp kocasının memleketine gitmek, onun sarayına yerleşmek zorunda kalmış.

Fakat bu sarayda kendini yapayalnız hissediyor, her geçen gün içine kapanıyormuş. Çünkü kız kardeşi Philomela’yı çok özlüyormuş Procne.

Nihayet bir gün dayanamayıp kocası Tereus’a konuyu açmış. Kardeşi Philomela’nın da onlarla birlikte yaşayıp yaşamayacağını sormuş kadın çaresizce.

Tereus karısının bu isteğini kırmamış ve Philomela’yı getirmek üzere yola koyulmuş.

Ancak ne olduysa bundan sonra olmuş.

Tereus, yolda Philomela’ya tecavüz etmiş. Bununla da kalmayıp olanları başta karısı Procne olmak üzere kimseye anlatamaması için Philomela’nın dilini kesmiş.

Fakat bunlar Philomela’yı susturmaya yetmemiş.

Dokuduğu halıya Tereus’un kendisine yaptıklarını işleyen Philomela bunu kardeşi Procne’ye ulaştırarak kadının gerçekleri öğrenmesini sağlamış.

İşte bundan sonra da kardeşlerin intikamı başlamış. Procne Tereus'un tahtının varisi olan ilk oğlunun canına kıyıp, onu kocasına yedirmiş.

Tereus durumu fark ettiğinde sinirden çılgına dönmüş ve iki kadını da öldürmeye and içmiş. Ancak başaramamış.

Zira Tereus’tan kaçan kız kardeşler tanrılara onları kurtarmaları için yalvarmışlar. Ve duaları kabul olmuş.

Procne bir kırlangıç, Philomela ise bir bülbül olmuş ve ikisi de özgürlüğe doğru uçarak kurtulmayı başarmışlar.

Biraz karanlık ama bir o kadar tatmin edici bir hikaye bu. Zira kız kardeşler hayal edilebilecek en korkunç suçu işliyorlar fakat bunu yaşadıkları acımasız dünya yüzünden yapıyorlar. Dolayısıyla bu intikam alma şeklini; ataerkil iktidara ve normlara karşı bir isyan olarak değerlendiriyor, tecavüzcüsü tarafından dili kesilmiş Philomela’nın bir bülbül olarak sonsuza kadar şakıyacak olması fikriyle tatmin oluyoruz.

Anti-kahramanların yolculuğu mitolojik anlatılarla bitmiyor takdir edersiniz ki. Modern zamanlarda Cervantes'in kusurlu şövalyesi Don Kişot'la; İngiliz Şair Lord Byron'ın isyankar kahramanlarıyla; Kafka, Camus, Sartre gibi varoluşçu yazarların topluma yabancılaşmış karakterleriyle devam ediyorlar yolculuklarına. Ve 90lar sonu, 2000ler başı itibariyle de -yani televizyonun altın çağı olarak kabul edilen bu dönemle birlikte- anti kahramanlar, anlatıların merkezi figürleri haline geliyorlar diyebiliriz. Bunun altında yatan bazı sebepler de var elbet. Zira, anti kahramanlar, yalnızca bir karakter tipi değil; ait oldukları dönemin toplumsal eleştirilerini görünür kılan araçlardır aynı zamanda.

Cervantes'in Don Kişot'u; modern anti kahramanın atalarından.
Cervantes'in Don Kişot'u; modern anti kahramanın atalarından.Wikimedia Commons · Public domain
Lord Byron; isyankar şair, edebiyatın 'Byronic Hero' arketipinin kaynağı.
Lord Byron; isyankar şair, edebiyatın 'Byronic Hero' arketipinin kaynağı.Wikimedia Commons · Public domain

Bryant Üniversitesinde Tarih, Edebiyat ve Sanat Profesörü olan Thomas Roach da bu görüşü savunanlar arasında.

Çağdaş toplumda siyasi, sosyal ve dini kurumlara olan güvenin kaybının, insanların anti kahramanların tarafına geçmesine katkıda bulunduğunu söylüyor kendisi. Roach’a göre geçmişte, monarşik ve dini kurumlar neyin iyi, neyin kötü ya da kimin güvenilir, kimin güvenilmez olduğunun yanıtlarını veriyordu insanlara. Fakat demokratik toplumlarda bu kurumlar ortadan kalktığı ya da iktidarları büyük ölçüde sarsıldığı için, artık tüm bunları ayırt etmek bize düşüyor haliyle.

Zaten bu gibi durumlarda -yani kurumlara olan inancımız sarsıldığında- toplumda genel bir endişe yayılır ve o zaman da bireysel kurtuluşları için savaşan anti kahramanlara olan ilgimiz artar diyor Thomas Roach.

Bireysellik demişken, anti kahramanların yükselişinde bunun önemi de yadsınamaz arkadaşlar. “Mutsuz Olma Özgürlüğü” bölümümüzde detaylı olarak konuşmuştuk dinleyenler hatırlayacaktır; ABD başta olmak üzere modern toplumların büyük çoğunluğuna hakim olan neoliberal ideoloji, bireyselliği kutsuyor biliyorsunuz. Daha iyi bir yaşam için başkalarıyla dayanışma içinde olmak; kolektif olarak çalışmak yerine, bireysel çabalar öne çıkarılıyor her zaman.

Netice itibariyle; sağlık sisteminin çöküşü, ekonomik güvencesizlik, adaletsizlik gibi sorunlar da toplumsal değil, bireysel olarak savaşılması gereken problemler olarak algılanıyor insanlar tarafından. Dolayısıyla çağdaş anti kahraman hikayelerinin çoğu; onları hayal kırıklığına uğratan, kurumları yozlaşmış veya ahlaki açıdan iflas etmiş bir topluma karşı isyan eden yalnız bireyler hakkında oluyor genellikle. Günümüzün en ünlü anti kahramanlarından Walter White’ın çalışmayan sağlık hizmetleri, Dexter Morgan’ın ise yozlaşmış adalet sisteminin sonucu olarak doğması tesadüf değil yani.

Geleneksel kahramanların, mesela Superman gibi karakterlerin, sarsılmaz erdemleri ve kusursuz ahlak anlayışları günümüz izleyicisi tarafından gerçeklikten uzak, hatta çocuksu bulunuyor artık arkadaşlar. Onların doğruluk ve iyilik dolu hayatlarının aksine bugünün dünyası çoğunlukla karmaşık ve sürprizlerle dolu çünkü. İyinin ve doğrunun sınırların çizmek bile mümkün değil ki çoğu zaman. Hayatta kalmak için daha bencilce kararlar vermemiz gerekebiliyor bazen. İşte anti kahramanlar tam olarak böyle davranıyorlar. Siyah ya da beyaz, aziz ya da günahkar değiller. Bizim gibiler… Hatalar yapan, bazen yanlış kararlar veren, kusurlu, çelişkili karakterler onlar. Ki bu özellikleri de onları daha gerçekçi ve inandırıcı kılan şeyler zaten.

Evet anti kahramanların günümüzdeki popülerliğinin sebeplerini anladık bence. Fakat hala cevaplamadığımız bazı sorular var. Eylemlerinin bir kısmını onaylamadığımız, çoğunluğuyla gerçek hayatta arkadaş olmak bile istemeyeceğimiz bu karakterleri biz neden bu kadar seviyor, onlarla nasıl bağ kurabiliyoruz?

Bu soruları cevaplayacağız tabi, öyle kaçmak yok. Ama önce kısa bir ara verip soluklanalım. Döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz.

Evet soluklandığımıza göre, şimdi kaldığımız yerden devam edebiliriz anti kahramanları konuşmaya. En son çoğunluğuyla yan yana gelmeyi dahi istemeyeceğimiz anti kahramanları izlerken neden böyle hissettmediğimizi, neden ekran başında, kendimizi onları desteklerken bulduğumuzu konuşuyorduk, öyle değil mi?

Evet arkadaşlar, bu karakterleri sevmemizin ilk ve en önemli sebebi onlarla “empati” yapmamız tabii ki. Fakat bu o kadar kolay olmuyor her zaman. Empati yapabilmenin en önemli koşulu: İzlediğimiz karakterin eylemlerinin arkasında yatan motivasyonu anlamak. Zira bizler izleyici olarak karakterin ne yaptığıyla değil, neden yaptığıyla ilgileniyoruz çoğunlukla.

Boston Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yaptığı çalışmalarla tanınan Doç. Dr. Mina Tsay-Vogel ve Colorado Üniversitesi İletişim Fakültesi Doçenti olan K. Maja Krakowiak; karakterlerin motivasyonlarının ve hikayenin sonucunun karakterler hakkında hissettiklerimizi nasıl etkilediğini anlamak için bir deney tasarlamışlar 2013 yılında.

Öncelikle deney katılımcılarına karakter motivasyonunun “fedakarlık” ya da “bencillik” olarak değiştiği bir hikaye okutmuş araştırmacılarımız. Ardından bu hikayedeki kahramana dair görüşlerini sormuş, onu sevip sevmediklerine dair sorular yöneltmişler. Sonuçlarsa başta söylediklerimizi kanıtlar nitelikte. Zira karakter motivasyonunun izleyicinin o karakteri sevip sevmemesinde kritik bir rol oynadığı ortaya çıkmış arkadaşlar. Buna göre; eğer bir karakter yasa ya da ahlak dışı olan bir eylemi, iyi niyetle yapıyorsa; mesela canını kurtarmak ya da çocuğunu korumak gibi, izleyicinin bu karaktere yaklaşımı olumlu olmuş. Bu sayede eylemi kötü olsa bile motivasyonu iyi olan karakterlerin daha çok sevildikleri anlaşılmış.

Gelin tüm bu konuştuklarımızı somut bir örnek üzerinden değerlendirelim şimdi.

“The Handmaid's Tale” yani “Damızlık Kızın Öyküsü” kitabının ya da ondan uyarlanan dizinin evrenine gidelim ve anti kahramanımız June Osborne’un hikayesine bakalım şimdi. Distopik bir kurgu olan bu hikayeyi kısaca şöyle açıklayabiliriz: Doğurganlık oranlarının dramatik şekilde düştüğü, insanlığın soyunun tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bir dünyada,

Gilead Cumhuriyeti adındaki totaliter ve teokratik bir rejimde yaşanıyor her şey. Bu dünyada anayasa askıya alınmış, toplum kastlara ayrılmış; kadınların okuması, yazması, mülk sahibi olması, çalışması dahil pek çok şey yasaklanmış durumda.

Ana karakterimiz June; Gilead kurulmadan önce bir kitap editörü, evli ve bir çocuk sahibi, özgür bir kadınken;

rejim değişikliğiyle birlikte yakalanmış, kızı elinden alınmış ve tek görevi komutanlar için çocuk doğurmak olan “damızlık bir kıza” dönüştürülmüş.

Sistematik olarak cinsel ve psikolojik şiddete maruz kalan June’un tek motivasyonuysa; kızı Hannah’yı bulmak, ailesine, arkadaşlarına ve eski özgür hayatına kavuşmak...

Biz hem June’un geçmişini, hem yaşadığı travmatik anıları, hem de bugün maruz kaldıklarını o kadar iyi anlıyoruz ki kitabı okurken ya da diziyi izlerken… Onun motivasyonu son derece doğal ve sahici geliyor bize. Bu noktadan itibaren June’la büyük bir bağ kuruyor, ona empati beslemeye başlıyoruz zaten.

Sonrasında onun bu sistemden kurtulmak, kızını bulmak, diğer mağdurları kurtarmak için yaptıkları -ahlak ya da kanun dışı olsa bile- anlaşılabilir geliyor bize. Yaptığı kötü eylemleri June’un kötü biri ya da bir katil olmasına bağlamıyor; şartların onu buna zorladığını düşünerek yorumluyoruz.

Ki bu yaptığımıza, yani kötü eylemleri dış koşullara bağlama haline

“dışsal atıf” deniyor psikoloji literatüründe. Bu sayede onun ahlak dışı davranışlarını kabul edilebilir hale getiriyoruz zihnimizde. Ve June Osborne’u, mükemmel ve hatasız bir insan olmamasına rağmen seviyoruz artık. Hatta onu ve onun gibi anti kahramanları tam olarak bunun için seviyoruz aslında. Hayatın böyle karmaşık bir şey olduğunu, kusurlu olmanın normal olduğunu, her şeye rağmen en iyisi için çabalamanın mümkün olduğun bize gösterdikleri için…

Ama anti kahramanları sevmemizin, onları izlemeye devam etmemizin tek açıklaması bu değil tabii.

“Sağlarının sollarının belli olmaması” durumu var bir de. Şaka bir yana, gerçekten ne zaman ne yapacakları, hangi olaya nasıl tepki vereceklerini tahmin edemeyiz bu karakterlerin çoğu zaman. Ve inanır mısınız tüm bunlar, bizi onlara daha çok bağlıyor aslında.

Televizyon tarihinin en kült anti kahramanlarından olan

Tony Soprano’yu düşünelim mesela. En öngörülemez kahramanlardan biri kendisi. Zira karakteri adeta ikilemler üzerine kurulu Tony’nin: Acımasız bir mafya babası olmasına rağmen çocukları için şefkat dolu bir baba; gözünü kırpmadan cinayet işleyebilmesine rağmen bahçesindeki ördeklerin göç etmesini kaldıramayıp panik atak geçirebilecek kadar duygusal bir adam;

kimsenin yıkamayacağı kadar güçlü iş kimliği yanında gizli terapi seanslarına giden bir suç örgütü lideri Tony Soprano.

Dolayısıyla Tony’nin ne yapacağını tahmin etmek oldukça zor: Borcunu ödemeyen birini affetmesi de mümkün, bir arkadaşını öldürmesi de… Onun bu tahmin edilemez doğası da bizi önlenemez bir şekilde kendine çekiyor zaten.

Bunun nedeniyse, “Theory of Mind” yani “Zihin Kuramı” dediğimiz bilişsel bir özelliğimiz.

Beynimiz hayatta kalmak için sürekli çevremizdekilerin niyetlerini okumaya, bir sonraki hamlelerini öngörmeye çalışıyor ve tek amacı gelebilecek tehlikeleri önden sezip bizi korumak aslında.

İşte anti kahramanları izlerken de bu özelliğimiz devreye giriyor. Geleneksel kahramanların tahmin edilebilir doğasının aksine anti kahramanların ahlaki ikilemleri, karmaşık karakter özellikleri, belirsiz tutumları ve dinamik-değişken yapıları onları merak etmemizi sağlıyor. Bir sonraki sahnede ne yapacağını tahmin etmeye, o konuda neden öyle bir karar verdiğini anlamaya itiyor bizi. Ki bu da zihin kuramı yeteneğimizi büyük ölçüde tatmin ediyor ve böylelikle anti kahramanlar da bizi kendilerine bağlamış oluyorlar diyebiliriz.

Fakat her şeye rağmen, gerçekçi bir şekilde düşündüğümüzde bu karakterlerin, özellikle bazılarının oldukça tehlikeli tipler olduğunu kabul edelim arkadaşlar. Hiçbirimiz gerçek hayatımızda bir suç örgütü lideriyle arkadaş olmak ya da uyuşturucu satıcısıyla oturup kalkmak istemeyiz bence.

Ama yine de onları seviyoruz…

Yoksaa… onlarda kendimizi mi görüyoruz?

Bu noktada analitik psikolojinin kurucusu, ünlü psikiyatr Carl Gustav Jung’a bir kulak vermemiz gerekiyor. Zira kendisi “gölge benlik” kavramıyla açıklamış bu durumu. Ona göre gölge benlik; kişiliğimizin kabul etmek istemediğimiz yanı, görmezden geldiğimiz, karanlık tarafıdır. Ancak yine de her insanın, toplum tarafından kabul görmeyen; şiddet, bencillik, kibir, cinsellik gibi bastırılmış arzu ve dürtüleri barındıran bir gölge yana sahiptir Jung’a göre.

İşte bu gölge benliğimizin ete kemiğe bürünmüş halleri de anti kahramanlar olarak çıkıyor karşımıza. Anti kahraman hikayelerini izlemek, bastırdığımız yasaklı dürtülerimizi kurgusal bir dünyada keşfetmemize olanak tanıyor. Evimizde huzur içinde otururken, anti kahramanların tehlikeli dünyasına giriyor, hiçbir zaman hayata geçiremeyeceğimiz istek ve arzularımızı yaşamış gibi hissediyoruz onlar sayesinde. Bu katartik bir deneyim oluyor biz izleyiciler için. Yani farkında olmasak da anti kahramanlarla bütünleşiyor, karanlık dürtülerimizi onlar sayesinde tatmin etmiş oluyoruz aslında.

Kaldı ki Jung da sağlıklısının bu olduğunu söylüyor aslına bakarsanız. Gölge yanı inkar etmenin, onu görmezden gelmenin çok tehlikeli sonuçları olabileceğinin altını çiziyor. Sürekli olarak bastırılan ve tatmin edilmeyen gölge yanın, bir noktada benliğimizi ele geçirebileceğini, bu nedenle güvenli bir alanda gölge benlikle yüzleşmek gerektiğini ifade ediyor kendisi. Yani anti kahramanları izlemek bize kötü örnek olmak ya da zarar vermek şöyle dursun, güvenli alanda gölge benliğimizle yüzleşme ve bu karanlık yanımızı tatmin etme fırsatı veriyor aslında.

Carl Jung; gölge benlik bastırıldığında değil, tanındığında bütünleşir.
Carl Jung; gölge benlik bastırıldığında değil, tanındığında bütünleşir.Wikimedia Commons · Public domain

Bu konuştuklarımızı da anti kahraman denilince akla ilk gelecek isimlerden biri üzerinden örneklendirelim o halde. Evet, Walter White’dan bahsediyorum tabii ki.

Walter, hikayenin başında aşırı uyumlu insanın vücut bulmuş hali olarak çıkıyor karşımıza. Dahi bir kimyager olmasına rağmen lise öğretmenliği yapan, ek iş olarak araba yıkayan, ancak tüm bu fedakarlıklarına rağmen öğrencileri, patronu, karısı dahil herkes tarafından ezilen bir karakter kendisi.

Onunla ilk kez burada empati kuruyoruz zaten.

Kendimizden bir şeyler buluyor, onun bunları hak etmediğini düşünüp üzülüyoruz Walter’a. Ve hak etmediğimiz şekilde muamele gördüğümüz zamanlardaki kendimize de üzülüyoruz belki burada. Fakat kanser olduğunu ve çok az ömrü kaldığını öğrenmesiyle birlikte işler değişmeye başlıyor Walter için.

En nihayetinde sağlık sisteminin onu adeta ölüme terk etmesi de bardağı taşıran son damla oluyor diyebiliriz. Bundan sonra Walter’ın bastırdığı tüm dürtüleri, istek ve arzuları gün yüzüne çıkıyor ve

Heisenberg -yani Walter’ın gölge benliği- ete kemiğe bürünüyor adeta. Yüksek kimya dehasını uyuşturucu yapıp satmak için kullanmaya karar veriyor Walter. Bu sayede ailesine bir miras bırakmak istiyor ki, o öldükten sonra zorluk çekmesinler…

Walter yasa dışı bir işe girse de biz onu desteklemeye devam ediyoruz bu noktada. Eylemlerini onaylamıyoruz tabii ki; ama yıllardır ezilmesine, potansiyelinin çok altında bir yaşam sürüp zorluk çekmesine, sağlık sistemi tarafından yok sayılmasına karşı bir başkaldırı olarak görüyoruz bu yaptığını. Bu noktada kendi gölge yanımızla da yüzleşiyoruz. Ezildiğimiz, ses çıkaramadığımız, içten içe isyan ettiğimiz ama tepki veremediğimiz şeyleri düşünüyoruz. En azından Walter’ın isyan edebilmesi içimizi rahatlatıyor bir nebze. Böylelikle karanlık yanımızı hem kendimize hem de diğer insanlara zarar vermeden, Walter’ı izleyerek, güvenli bir alanda tatmin etmiş oluyoruz.

Fakat bu noktada şunun da altını çizmemiz gerekiyor arkadaşlar. Evet, anti kahraman hikayeleri iyi hoş ama onlarla fazla özdeşleşmenin tehlikeleri de yok değil. Yaptıkları ahlak dışı eylemleri romantikleştirmek ya da yanlış davranışlarına bahane üretip normalleştirmeye çalışmak gibi riskler olabiliyor bazen. Bu nedenle, anti kahramanları her zaman belli bir mesafeden izleyip ona göre değerlendirmek gerekiyor. Kaldı ki bazı anti kahramanlar, hikayenin devamında, “villain’a” yani “kötü kahramana” dönüşebiliyorlar, mesela Walter White gibi, bu ayrıma da özellikle dikkat etmek lazım.

Anti kahramanları seviyoruz çünkü onlar mükemmel de değil, canavar da… Siyah da değiller beyaz da. Aynı bizler gibi “gri alanda” anti kahramanlar. Bazen mükemmel olmak için çırpınmamak gerektiğini fısıldıyorlar kulağımıza, bazen de kötü yanlarımızı fark edip daha iyi bir versiyonumuz için çabalamamız gerektiğini… Gölge benliğimizle yüzleşmemizi sağlıyor, empati duygumuzu geliştiriyor ve en önemlisi; daha iyi bir “ben” yaratmak için alan açıyorlar bize…

Künye
  • YazanKevser Yağcı Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (13)