Tüm Dünyaya Karşı Gelebilir misin: Pluribus
111 Hz ·Bölüm 212

Tüm Dünyaya Karşı Gelebilir misin: Pluribus

Breaking Bad ve Better Call Saul gibi yapımlardan tanıdığımız Vince Gilligan, son günlerde yeni dizisi Pluribus ile gündemde. Bir mutluluk salgınında, yaşananlara tek itiraz eden Carol'ın hikâyesini izlediğimiz bu dizi, bize insan ve topluluk olmaya dair çok önemli sorular soruyor. 111 Hz'in bu bölümünde Pluribus'un tartışmamızı istediği bazı kavramlara odaklanıyoruz. Tüm dünyaya karşı gelebilmenin yollarını arıyoruz.

1 Aralık 2025 ·27 dk ·1.866 kelime
0:00

Hoş geldiniz arkadaşlar. Bugünkü podcast’i kaydetmeden önce birkaç şey almak için markete uğradım. Fakat çıktığımdan beri bir tuhaflık var. Sanırım uydularda arıza falan oluştu. Yan, ne telefonlar çekiyor ne de internete girebiliyorum. Eskiden olsa arabama neşeli bir kaset takardım, ama şimdi nereden bulacaksın kasedi? Eh ben de yolda sıkıldım açıkçası. Eve varmadan sizinle biraz laflayayım istedim. Hafta sonu ailecek çok güzel bir gezi yaptık aslında, onunla ilgili bir bölüm hazırlamayı düşünüyordum. Derken dün de mahallemize yeni bir ailenin taşındığını gördüm. Eh şimdi nazik bir hoş geldin demeden de olmaz tabii. Onlara güzel bir pasta yapmak için markete çıkmıştım da işte, yol sıkıcılaştı biraz. Ama neyse keyifleri bozmak yok!

Ah ne güzel bak, iyi insan lafının üstüne. Yeni komşum da bahçedeymiş. Yakaladığım iyi oldu, tanışmak için harika fırsat.

Merhaba! Mahallemize hoş geldiniz!

Birlik olmayı bizi bir arada tutan doğal bir güç olarak değerlendirebiliriz. İnsanlık olarak bugün hayattaysak, birlik olabilmemize borçluyuz mesela. Birlikte olabildiğimiz için şehirler kurduk, birlikte çoğaldık, birlikte geliştik. Fakat bazen birlik olma kavramının anlamını unutabiliyoruz. Aynı fikirde olmayı, aynı cümleleri kurmay, aynı duyguları hissetmeyi birlik zannediyor kimileri. Fakat birlik dediğimiz şey benzerlikten çok, farklılıkların bir araya gelmesi üzerine kurulu bir şey temelde. El elden, akıl akıldan üstündür deyişinin bir yansımasından bahsediyoruz yani. Tek tiplik ise o uyumun donmuş bir hâli gibi. Çeşitliliğin boğulduğu, seslerin benzeştiği, hatta iç içe geçip birbirinden ayırt edilemediği bir durum söz konusu burada. Bir bakıma hayatın ritmi, sabit bir metronoma dönüşüyor tek tipleşmede.

Tik. Tak. Tik. Tak.

Ve bu, düzenli, kusursuz, ama bir o kadar da ruhsuz bir ritim.

İşte un dikkat çektiği şeylerden birisi tam olarak bu. Hayatın huzurlu ve barışçıl olması için herkesin aynı şeyleri düşünmesi mi gerekli gerçekten de? Ya da mutluluğun tek tip bir forma bürünmesi, o hayatı nasıl anlamlı kılabilir ki? Bir toplumda herkes aynı şekilde gülüyorsa, aynı fikirleri paylaşıyorsa orada birlikten söz etmek ne kadar mümkün olabilir?

Dizinin birlik ve tek tiplik üzerinden açtığı tartışma, türümüze dair de önemli bir düşünce balonu şişiriyor sevgili arkadaşlar. Şöyle izah edeyim bunu… İnsanlık sürekli ileriye gitmek, gelişmek isteyen bir varlık biliyorsunuz ki. Ve bu ilerlemeler çoğunlukla çıkıntı birisinin, olağan akışa itiraz etmesiyle, bir şeyleri sorgulamasıyla başladı. Bugün sahip olduğumuz teknoloji, bilgi birikimi ya da sosyal ilerlemeleri, birilerinin demesine borçluyuz bir noktada. Tıpkı daki Carol’ın üstlendiği rol gibi… İşte bu tavır bilim dünyasında, yani ya da “ olarak tanımlanıyor.

Cornell Üniversitesi profesörlerinden Inmaculada de Melo-Martin, isimli kitabında karşıt görüşün bilgiye dayalı ilerlemede son derece önemli olduğunu vurguluyor örneğin. Ona göre bilimsel topluluklar, yanlış ya da eksik varsayımları veya metodolojik kusurları açığa çıkarabilmek için mutlaka muhalif bir sese de ihtiyaç duyuyor. Karşıt görüş de alternatif hipotezlerin ve yeni modellerin geliştirilmesi için tetikleyici bir motivasyon yaratıyor. Hatta iki farklı görüşün en nihayetinde uzlaşabilmesi, yapılan çalışmanın da güvenilirliğini artırıyor. Melo-Martin çok güzel bir ifadeyle özetlemiş bunu kitabında: demiş... Yakın dönemde yapılan bir çalışma da bu ifadeyi destekliyor. Matthew Coastes’in yürüttüğü bir simülasyon modelinde, dissent’in bastırıldığı bilimsel çalışmalar incelenmiş. Neticesindeyse bu tür bilimsel çalışmaların bilgi üretimi açısından verimsiz, hatta zararlı sonuçlar doğurduğu saptanmış.

Şimdi perspektifimizi bilimden biraz da sosyal psikolojiye çevirelim isterseniz. Zira orada da benzer bir durum var. “ deniyor buna da. Berkeley Üniversitesi’nde profesörlük yapan psikolog Charlan Nemeth, bu etkiyi uzun süredir inceleyenlerden birisi örneğin. Ona göre tutarlı bir azınlık görüşü, çoğunluğun düşüncelerini yeniden değerlendirmesine yol açabilir. Yani azınlık sadece sayısal bir zayıflık anlamına gelmiyor. Kararlılık, tutarlılık ve uzun vadeli bir direnç de birçok anlaşmazlıkta önemli bir rol oynuyor. Nemeth, bireylerin ilkelerine olan güveni ve bağlının burada belirleyici olduğunu da hatırlatıyor bu arada.

Yine Carol üzerinden değerlendirelim bu konuştuklarımızı şimdi. Onun “Biz”e dair en keskin itirazı, böylesi bir birleşmenin özgür iradeyi yok sayıyor olması. Yani o, tüm insanlığın aynı anda mutlu olmasından falan rahatsız değil, bu mutluluk şeklini oluşturan sistemi sorguluyor sadece. Seçilmiş değil, zoraki bir mutluluğa itiraz ediyor. Carol’ın yaşadığı bu içsel huzursuzluk da evrensel mutluluk illüzyonunun gölgesindeki en değerli ve tek gerçek ses aslında.

Vince Gilligan’ın bu dizi aracılığıyla birçok şeyi tartıştırmak istediğinden bahsetmiştim size. Birlik ve tek tipleşme, karşıt -ya da kimine göre çatlak- seslerin önemi… Yalnızca bunlar bile onlarca sezonluk dizilerin sırtını dayayabileceği meseleler. Fakat Gilligan burada da durmamış elbette. Özgür iradeyi de “Biz” üzerinden tartışmaya açmış. Dediğim gibi devasa bir mutlular sürüsü izliyoruz dizide. İşte bu da bizi sürü psikolojisi meselesine yönlendiriyor. Peki biz neden sıklıkla bir sürüye dahil olmayı seçiyoruz.? Bu meseleyi de kısa bir aradan sonra konuşacağız sizinle.

Vince Gilligan: Breaking Bad ve Better Call Saul'un ardından Pluribus'la birlik-tek tipleşme meselesini tartıştırıyor.
Vince Gilligan: Breaking Bad ve Better Call Saul'un ardından Pluribus'la birlik-tek tipleşme meselesini tartıştırıyor.Wikimedia Commons · CC BY-SA 3.0

Evet, un açtığı tartışmalar üzerine düşünmeye devam edebiliriz şimdi. Özgür irade ve buna bağlı olarak sürü psikolojisi meselesini de masaya yatırıyor diyorduk en son. Peki neden kalabalık bir toplulukta fikirlerimizi baskılıyor ve gruba uyum sağlıyoruz? Bunu daha iyi yanıtlamak için ufak bir deney yapmak istiyorum sizinle.

Zifiri karanlık bir odanın içinde olduğunuzu düşünün şimdi. Hiçbir referans noktası ya da bir duvar falan yok etrafınızda. Sadece nokta büyüklüğünde bir ışık yanıyor karşınızda. Küçücük, mini-minnacık bir ışık, sabit bir şekilde duruyor orada. Ve siz o noktaya bakarken, yavaş yavaş hareket etmeye başladığını görüyorsunuz. Şimdi durup bir düşünün, o nokta kaç santimetre hareket etti? Yoksa sabit miydi?

Sosyal psikolog Muzafer Sherif’in, 1930’larda kurguladığı bir deney ortamıydı aslında bu anlattığım. İnsanların çevresel belirsizlik karşısında tek başlarına verdikleri kararlarla, bir gruba girdiklerinde verdikleri kararların nasıl değiştiğini incelemek istiyordu kendisi. adı verilen bir illüzyondan faydalanmıştı burada. Bu etkide gözlerimiz karanlıkta sabit bir ışığa odaklanırsa, bir süre sonra onu hareket ediyormuş gibi algılar. Yani ortada bir hareket değil de zihnin ürettiği bir yanılsama var.

Sosyal psikolog Muzafer Sherif (1906-1988). Otokinetik etki deneyiyle grup normunun bireysel algıyı nasıl şekillendirdiğini gösterdi.
Sosyal psikolog Muzafer Sherif (1906-1988). Otokinetik etki deneyiyle grup normunun bireysel algıyı nasıl şekillendirdiğini gösterdi.Wikimedia Commons · Public domain

Sherif de bu göz yanılmasını bir araç olarak kullanarak tasarlamış deneyini. Öncelikle karanlık bir odaya tek tek almış deneklerini ve her birine ışığın tahminen kaç santimetre hareket ettiğini sormuş. Kimi 10, kimi 20, kimi sadece 2 santimetre yanıtı vermiş bu aşamada. Deneyin ikinci etabındaysa Sherif, aynı insanları hep birlikte almış karanlık odaya ve yine aynı soruyu sormuş onlara. Bu sefer tüm belirgin farklardan çok, birbirine yakın cevaplar vermiş katılımcılar. Hemen hemen hepsi, soruya ilk yanıt veren kişiyi kerteriz almış kendisine. Görünmez bir mıknatıs, bütün katılımcıları birbirine çekmiş sanki. Farkında ya da farkında olmadan tüm tahminler birbirine benzeşmiş.

Sherif bunu, farklı zihinlerin oluşturduğu bir grup standardı olarak değerlendiriyor. Bunu da şöyle nedenselleştirebiliriz... İnsan zihni belirsizliği seven bir mekanizma değil. Özellikle de yalnız olduğumuzda, kendimize ister istemez bir referans kaynağı arıyoruz. Bir karar verirken tek başına olduğumuzu fark edince kalp ritminin hızlandığını hissettiğimiz anlar vardır mesela. Belki bir toplantıda, belki kalabalık bir aile yemeğinde, belki sosyal medyada… Hemfikir olmadığımızda telaşa kapılırız. Çünkü kalabalığa karışmak bir konfor sağlar bize. Düşüncenin ağırlığını üstümüzden alır bir nevi. Kendi fikrimizi bir kenara bırakıp gruba ayak uydururuz. Çoğu zaman gönülsüzce yaptığımız bir şeydir bu maalesef. Ama işte zihnimiz çatışmayı değil, konforu ve güvende hissetmeyi seçer ve biz sürünün bir parçası oluruz böylece.

Bunu yine un aklımıza düşürdüğü sorular özelinde değerlendirelim şimdi. Dizi en temelde gibi net bir sorunun üzerinden kuruyor hikâyesini. Carol aracılığıyla da bu soruya yeni bir kat çıkıyor: Görünen o ki çoğumuz -tıpkı dizideki mutluluk virüsüne bağışıklığı olan Carol dışındaki on iki kişi gibi- belirsizliği bastırmayı seçiyoruz.

Modern psikolojide buna normatif baskı deniyor sevgili arkadaşlar. Bizler, kabul görmek için benzeşmek isteyen bir mekanizmaya sahibiz. Topluluk dışında kalmama içgüdümüz, farklı olma cesaretimizin önüne geçiyor. Bir çoğumuz bunu fark etmeden yapıyoruz bu arada. Bir albümü beğenmesek bile büyük kitleler sevdiği için gibi gereksiz iddialarda bulunabiliyoruz mesela. İşte bu popüler kültürden, alt kültüre ve maalesef politikaya kadar her yerde manipüle ediliyor. Birçok halkla ilişkiler kampanyası algısını yaratarak işliyor ne yazık ki. Ve biz, sadece dışarıda kalmamak için o fikri benimsemek zorunda hissediyoruz. Bir anda kendimizi demek için yanıp tutuşurken buluyoruz.

Asch çizgi deneyi: katılımcılar açıkça yanlış cevabı, grup verdi diye tekrar ediyor; normatif baskının klasik örneği.
Asch çizgi deneyi: katılımcılar açıkça yanlış cevabı, grup verdi diye tekrar ediyor; normatif baskının klasik örneği.Wikimedia Commons · CC BY-SA 3.0

İşte sürü psikolojisi tam da bu noktada başlıyor. Bir fikri ya da iddiayı, filtreden geçirmeden kabul etmek zorunda hissettiğimiz o anda… Ama işte ne demiştik, insanlık ileriye doğru gitmek isteyen bir canlı. Tarihimiz boyunca yaşanan en büyük kırılmalar da bu görünmeyen baskının inkâr edilmesiyle ortaya çıktı bir bakıma. Odadaki sevilmeyen ya da dışlanacak insan olma pahasına “ diyebilen tek bir kişinin çıkışıyla başladı birçok şey.

Diziyi izlemiş ya da hakkında birkaç kelam okumuş herkes bir şeyi fark etmiştir. Carol’ın sesi çok yüksek çıkıyor, değil mi? Neden milyarlarca insandan oluşan tek bir bilince ve ona öykünen diğer on iki kişiye rağmen tereddütsüz bir şekilde itiraz ediyor peki? Çünkü o, odadaki fili gören, Sherif’in karanlık odasındaki ışığın gerçekten sabit olduğunu bilen tek kişi.

Farkındalık… un bize sorduğu bir diğer önemli soru da bununla ilgili elbette. diye soruyor Vince Gilligan. Mesela herkesle hemfikir olmak zorunda kaldığınız bir durumda, gerçekten de mutlu olabilir misiniz? Yoksa bu mecburi veya yapay bir mutluluk mu olur? Carol’ın tartışmaya açtığı bu mesele, bizim bugün dijital dünyada yaşadıklarımızı da gösteriyor aslında. Kendi hayatımızdaki koşturmaca yetmezmiş gibi, dijital dünyanın akışına da uyumlanmaya çalışıyor, oranın da tırnak içinde örnek vatandaşı olmaya çabalıyoruz. Bunun da modern psikolojide bir açıklaması var tabii ki. Onu da şöyle izah edeyim size…

Yaşadığımız çağdaki en büyük sorunlardan birisi hiçbir şeye zamanımızın yetmiyor oluşu, değil mi? Evet gün uzun, fakat yetmiyor. Kendimiz dair herkes bizden bir şeyler bekliyor ve biz birçok şeyi tamamlayamamış hissederek kapatıyoruz birçok günleri. Buna rağmen herkes, aynı anda mutlu gözüküyor ya da öyleymiş gibi davranıyor. Sanki hiçbir sorun yokmuş, her şey yolundaymış gibi… Psikoloji dünyasında olarak tanımlıyor bu durum. Toplumda herkes, aynı tempoda ilerliyormuş gibi gözükürken, bireyin kendi ritmini kaybetmeye başlaması olarak da özetleyebilirim. Bu konuda yapılan meta analizi çalışmalarında çarpıcı bir sonuç çıkıyor ortaya. Bizim zihnimiz özellikle mutluluk konusunda kendisini başkalarıyla kıyaslamaya çok yatkın. Yani mutlu hissetme zorunluluğu bile kolektif bir ritme dönüşmüş durumda bizler için. Sanki herkes aynı anda mutlu olmak, aynı motivasyonu taşımak, aynı heyecanı duymak zorundaymış gibi… Bunun da esas sebebi yine olağan şüpheli, yani beynimiz tabii ki.

İnsan zihni ritimden ve senkronize olmaktan hoşlanan bir sisteme sahip. Hani derler ya diye, o iddiayı haklı çıkaran bir durum yaşanıyor beynimizde. Biz bir ritme dahil olduğumuzda, yani başkalarıyla aynı anda bir şeyler hissettiğimizde, ödül sistemimiz de güçlü bir şekilde tetikleniyor. O yüzden gruptan en ufak farklılığımız dahi nörolojik anlamda bir alarm vermemize sebep oluyor. Fakat bu bilişsel ve sosyal açıdan kaldırmak zorunda olduğumuz bir yük maalesef. Bununla birlikte yine yapılan meta-analizlerin bir çoğunda, mutluluğun tek bir ritmi olmadığı da ortaya çıkıyor. İnsanların farklı hızlarda, biçimlerde ve değişik sebeplerle mutlu olduğu da bilinen bir gerçek yani. Anlayacağınız everensel mutluluk diye bir şey yok aslında, sadece toplumların mutlu görünme biçimleri var. Bizim de bunun farkında olup, zihnimizle kişiliğimizi birbiriyle paralel ilerleyecek bir düzleme getirmemiz gerekiyor.

Bu kulağa iç karartıcı gibi gelse de, temelde hayattaki çeşitliliği önceleyen bir yaklaşım aslında. gibi kurguların bize hatırlattığı da tam olarak bu sanırım. Ortada herkes için aynı anda ve aynı tipte gerçekleşiyormuş gibi gözüken bir mutluluk varsa, orada bir hikâye eksik demektir. Modern zamansızlık hissi de bu eksik hikâyelerden örülüyor zaten. Bir ritme yetişmek için o kadar çabalıyoruz ki, kendi hikâyemizin akışını unutuveriyoruz. Hatta yapma telaşıyla, hayatımızı ıskalıyoruz çoğu zaman.

Çoğunluğa katılmayan kalır.
Çoğunluğa katılmayan kalır.Wikimedia Commons · CC BY-SA 2.0

Bu yüzden mutluluk veya mutsuzluk meselelerini çok da abartmayıp, hayatın her ikisinin bir karışımı olduğu farkındalığını zihnimize yerleştirmeliyiz galiba. Unutmayın odadakilerin sizi onaylamaması, sizin mutlak haksız olduğunuzun bir çıktısı değil. Elbette size fikirlerinizde daima ısrar edin, hep ben bilirim gibi düşünün falan demiyorum. Kendini eleştirmek, hatalarıyla yüzleşebilmek, çok erdemli ve ilerici davranışlar ne de olsa.

Ancak sorguladığınız, sınadığınız ve güvendiğiniz fikirlerinizden de vazgeçmeyin asla. Onay almasa dahi, o fikirleri dile getirebilmek de başka bir erdemli davranış. Ve öylesi durumlarda Carol’u hatırlamak bir çıkış yolu açar belki hepimize.

O tüm dünyaya rağmen, dünya için mücadelesini veriyor dizide. Eh bize de ondan biraz ilham almak kalıyor…

Künye
  • YazanÖzgür Yılgür
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt