
Kendine Ait Olmak
111 Hz'in bu bölümünde, hepimizin zaman zaman içine düştüğü o tanıdık hissi inceliyoruz: Bir yere, bir topluluğa ve hatta kendimize bile ait hissedememe hali. Antik kabilelerden modern şehirlere, dijital kalabalıklardan kendi iç dünyamıza uzanan bu yolculukta, aidiyet duygusunun nasıl değiştiğine ve kendine ait olmanın ne demek olduğuna bakıyoruz.
Evet sevgili arkadaşlar, Kung Fu Panda’nın hikayesi kiminizin aşina olduğu bir hikaye olabilir. Kendisi, bir noodle restoranında garson olarak çalışırken usta Oogway tarafından Ejderha Savaşçısı seçiliyor ve onun, bir Kung Fu Savaşçısı olma yolculuğunu izliyoruz. Fakat sakar ve obur bir panda olduğu için pek tabii kimse onun bu becerilere sahip olduğunu düşünmüyor. Yine de usta Oogway tam tersine inanıyor. İşte bugün sizinle bu hikayenin ana temalarından olan biraz soyut, ama bir o kadar da gerçek bir konudan bahsedeceğiz: Ait olmak… Ya da olamamak.
Herkesin zaman zaman, farklı sıklıklarla yaşadığı bir durumdur bu; bir yere, birine veya bir topluluğa ait olamama hali... Nice filmlerin, kitapların, şarkıların konusu olmuş asırlar boyunca. Doğduğunuz şehir size fazla küçük gelmiştir belki. Ya da fazla kalabalık. Belki de kimi zaman aynı masada oturduğunuz, aynı dili konuştuğunuz insanların arasında bile kendinizi yabancı gibi hissetmiş olabilirsiniz. Mesela bazen öyle anlar geliyor ki; tamam diyorsun. Ben bu aileye, ya da ülkeye, ya da fikre aitim gerçekten de. Ama sonra o bağlar gevşiyor, insanlar uzaklaşıyor, şehirler değişiyor ve biz yeniden o tanıdık hissin içine düşüyoruz: “Ben aslında nereye aitim?”. Bugün gelin, bu hissin izini birlikte sürelim. Önce zamanı biraz geriye saracağız.
İnsanlık tarihinin başına… Yani henüz şehirlerin veya sınırların bile olmadığı zamana. Eski insanlar için aitlik duygusu şimdiden biraz daha farklıydı. Biliyorsunuz, topluluklar küçük kabileler halinde yaşıyordu. Birlikte avlanıp, birlikte barınıyorlardı. Geceleri ateşin etrafında toplanıyor, hikayeler anlatıyor ve tehlikelere karşı nöbet tutuyorlardı. Her şey ortak bir yaşamın parçasıydı; yiyecek, güvenlik, hatta korku bile… Çünkü tek başına insan, doğanın karşısında savunmasızdı. Bu yüzden aidiyet, aslında bir güven duygusuydu. Yani “Ben yalnız değilim” diyebilmekti.
Sonra tarım başlayınca toprak, asıl merkez oldu. Artık bir yere kök salmaları gerekiyordu insanların. İşte o zamandan itibaren, doğa sadece yaşanılan bir yer değil, sahip olunan bir şeye dönüştü. Böylece aidiyet duygusu da ilk kez bir mülkiyete bağlandı.
Bu mekansal bağlanma bir yandan kim olduğumuzu belirliyordu. Yani “Buradansın” ya da “bunlardansın” gibi cümleler, bize kimlikler inşa etmişti. Örneğin ülkelerin kendilerine ait bayrakları, renkleri ve simgeleri oluşmuştu. Artık sınırların daha net olması bir yandan da bize kim olamayacağımızı söylüyordu. Ve bu çelişki, yüzyıllar içinde büyüdü. Şehirler, sınırlar, göçler derken ait olmak kültürel ve ideolojik bir hale dönüştü. Yani aynı geçmişi ve hikayeyi paylaşmakla birbirine bağlanıyordu insanlar. Bu, birlikte var olma ihtiyacına eşlik ediyordu.
Biraz daha ileri sarıp bugüne geldiğimizdeyse ait olmanın şekli bambaşka bir hal aldı. Artık aynı mahallede oturmasak da, aynı masada buluşmasak da bir topluluğun parçası olabiliyoruz. Malumunuz, fiziksel yakınlık yerini dijital yakınlığa bıraktı.
Bir zamanlar ateşin etrafında birbirimize anlattığımız hikayeleri, bugün sosyal medyada paylaşıyoruz. Ama fark ettiniz mi, ne kadar çok bağ kurarsak kuralım, içimizdeki o “ait olamama” duygusu hala geçmiyor. Olmadık zamanlarda ortaya çıkıyor. Çünkü modern çağın paradoksu şu: Herkesle bağlantıdayız, ama bağ kurma konusunda zaman geçtikçe köreliyoruz. Aslına bakarsanız köklerimiz hala aynı şeyi arıyor: görülmek, anlaşılmak ve bir topluluğun parçası olmak… Belki kulak aşinalığınız vardır Maslow’un piramitine. İşte Amerikalı psikolog Abraham Maslow’un 1943’te yayınlanan ünlü çalışmasına göre “ait olma” duygusu insanın en temel ihtiyaçlarından biri. Hatta yeme, içme ve güvenlikten hemen sonra geliyor. Buradan da görüyoruz ki insan sadece hayatta kalmak için yaşayamaz; varlığının başkası için de bir anlamı olmasını ister. Yani bağ kurmanın verdiği sevgiyi ve duygusal güveni arar. Peki ne olabilir günümüzde aidiyetsizliğe neden olan şey? Dijital çağa geçişle artık hayatımızda çok fazla seçenek, ses ve karşılaştırma var. Hayat hiç olmadığı kadar hızlı akıyor. E bizim de ayak uydurmamız gerekiyor doğal olarak. İnsanlar bir yerlerde kalmak için sabır göstermiyor. Hemen bir sonraki... Şu soruyu siz de elbet bir noktada sormuşsunuzdur: “Daha iyisi var mı?”. Hep bir arayış halindeyiz yani. Böyle olunca da hiçbir yerde tam kalamıyor, hiçbir şeyin içine tam giremiyoruz. Hatta Polonyalı sosyolog Zygmunt Bauman, bu zamana “akışkan modernite” diyor ve şu şekilde ifade ediyor:
> Bize ait bu dünyadaki hemen hemen her şey durmaksızın değişiyor: takip ettiğimiz akımlar ve ilgilendiğimiz konular, hayal ettiklerimiz, korktuklarımız, ümitlenme ve endişelenme nedenlerimiz. Bizi daha mutlu edecek fırsatlar ve mutsuz edecek tehditler üzerimize yağar; ya da yanımızdan geçip gider ve yer değiştirirler. Çoğu zaman bütün bunlar öyle hızlı ve seri gerçekleşir ki onları yönetmek, gidişata yön vermek ya da müdahale etmek için işe yarar bir şey yapmak gelmez elimizden. >
Bauman’ın bu sözleri aslında hepimizin günlük hayatında deneyimlediği bir gerçeği işaret ediyor. O da şu: Sabit kalmak neredeyse imkansız. Her şeyin bu kadar akışkan olması da bizi ister istemez yüzeyselleştiriyor. Çünkü derinleşmek zaman ve emek ister; ama biz daha derinleşemeden bir sonraki dalga geliyor. Böyle olunca da, hiçbir yerde tam kök salamıyor, hiçbir şeye bütünüyle ait hissedemiyoruz.
Modern köksüzlük denilen şey işte tam olarak bu: Bir yandan sonsuz özgürlük hissi, diğer yandan sonsuz bir dağılma hali. Ve bu ikisinin arasında sıkışan insan, kendine bir yer ararken aslında giderek daha fazla yoruluyor. Bahsettiklerimiz öyle gösteriyor ki, insanın aidiyetsizliği çoğu zaman yanlış yerde olmaktan değil, aynı anda çok fazla yerin arasında dağılmaktan kaynaklanıyor. Enerjimizi dış dünyadan gelen seslere bu denli verince de; içimizde olanları anlayacak, fark edecek dikkatimiz kalmıyor. Böylece de kendimize bir mesafe koyuyoruz aslında. Ama insanın, öncelikli olarak kendine ait olma ihtiyacı var elbet. Dışarıda değil, içeride bir yer edinme hali yani. Çünkü kendimizden uzaklaştıkça dünya da yabancı bir yer gibi olmaya başlıyor. Peki, bunu nasıl yapabiliriz? Yani, nasıl daha kendimizde kalabiliriz?
Kim ya bu, kaydın ortasında geldi?
Arkadaşlar, sanırım durum biraz acil. İsterseniz Po biraz sakinleşsin önce, sonra kaldığımız yerden devam edelim.
Evet arkadaşlar, merak ediyorsanız Po artık kendini daha iyi hissediyor. Ona da söyledim; hikayesindeki asıl yolculuğu dövüş sanatını değil; aslında kendini anlamayı öğrenmek. Becerilerini keşfetmesi ve sadece ona ait olan yolu bulması gerekiyor. Aradan önce bahsedeceğim şey de tam olarak buydu. Zira aidiyet duygusunu sağlayan şey, birilerine ya da bir şeye doğru gitmek değil; daha çok kendimize gelmek olabilir. Kendine ait olmak yani.
Bu; bir yere, gruba veya etikete bağlanmaya ihtiyaç duymadan kendi varlığında huzurlu ve güvende hissetmek demek aslında. Yani dış dünyada olan herhangi bir şeye ya da insana bağlı kalmadan iç dünyamızla dürüst ve derin bir ilişki kurmak. Bazen başkalarına uyum sağlarken buluyoruz kendimizi. Onların beklentilerine, hızına, gündemine göre yaşadığımızı fark ediyoruz. Bir bakmışız kendimizden kilometrelerce uzağız ve dönüş rotasını da bulamıyoruz. Hepimizin farklı hayatları ve dolayısıyla farklı ihtiyaçları olsa da neyse ki, bizi aidiyet hissine götüren bazı ortak yollar var.
Öncelikle aidiyet arayışımızın büyük bir kısmını kendini tanımak belirginleştiriyor. Bu, özellikle de sosyal medyadan oldukça aşina olduğumuz bir konsept. Ve yapması çok kolaymış gibi bir yanılgıya düşebiliyor insan. Sanki karşımıza çıkan ilk kişilik testini çözdüğümüzde kim olduğumuzu anlayacakmışız gibi. Oysa bu, sürekli bir keşif süreci. Üstelik cevaplar her zaman da yanı başımızda değil. Meditasyon ve günlük tutma gibi pratikler, bizi daha derin düşünmeye teşvik ederek farkındalığımızı artırmak konusunda yardımcı olur elbette. Fakat, çok önemli bir nokta daha var ki, o da olaylara yaklaşımımız…
Tasha Eurich adlı psikolog ve yazar, bu yolculukta soru sorarken çok basit bir değişim yapmamızı öneriyor: “Neden?” sorusunu “Ne?” sorusuyla değiştirmeyi. Bir şeyin nedenini anlamaya çalışmak bizi kapana kıstırırken, diğerinin ilerlememizi sağladığını söylüyor. Bunu pekiştirmek için verdiği örnekler arasında Jose adında bir adamın hikayesi de var. Kendisi eğlence sektöründe çalışan deneyimli biri fakat işinden, doğrudan söylemek gerekirse nefret ediyor. Onun yerinde bir başkası olsaydı, bu durumun içinde sıkışıp şu soruya cevap aramaya çalışırdı: “Neden bu kadar kötü hissediyorum?”. Bunun yerine Jose kendine, “Beni kötü hissettiren durumlar ne ve bunların ortak noktaları neler?” sorusunu soruyor ve çok kısa bir zamanda da bu işte hiçbir zaman mutlu olamayacağını anlıyor. Devamında da yeni ve çok daha tatmin edici bir işe girme cesaretini buluyor kendinde. Çünkü artık ne aradığını da biliyor.
Örnekte olduğu gibi, bu yolculukta doğru soruları sormak çok büyük bir öneme sahip. Fakat dikkat edilmesi gereken bir nokta var ki; hem sorular, hem de cevaplar dürüstlük istiyor. Aslına bakarsanız, cesaret gerektiren bir dürüstlük. Çünkü sadece neyi sevdiğimizi değil; aynı zamanda bizi neyin korkuttuğunu, ne zaman öfkelendiğimizi, hangi durumlarda maske taktığımızı görmemiz gerekiyor. Zira kendini tanımak, her zaman hoş bir süreç değil arkadaşlar...
Özellikle de yetişkinliğimizin ilk çağlarında sabırsız, kırılgan, kıskanç veya değersiz hissedebiliyoruz. Ama tabii, her şey bu yolun bir parçası. Bakmak istemediğimiz yerlere bakmaya başlayınca, aynanın karşısında çıplak kalıyoruz. Maskemiz düşüyor bir nevi yani. İşte o savunmasız anımızda gözlerimizi kaçırmadan aynaya bakabildiğimizde kendimize aidiyet yolculuğumuz da başlıyor. Fakat, bu yolculuğu tek başımıza yapmıyoruz pek tabii… Etrafımızdaki bir sürü ses bize eşlik ediyor.
Toplum hepimizden bir şeyler bekliyor. Mesela sinemada sessiz olmalısınız, sabah 9’da ofise gelmediyseniz çok geçerli bir sebebiniz olmalı ya da bir aile yemeğinde sevmediğiniz dayınızın yüzüne hissettiklerinizi söylememelisiniz. Bize “doğru”yu veya “iyi”yi gösteren bir sürü ses var kafamızda, öyle değil mi? Bu sesler kesinlikle size ait değil, ve içeri siz buyur etmediniz ama tabiri caizse kafanızda kira vermeden yaşıyorlar.
gibi sorular soruyor mesela bu sesler. İşte insan, kendini tanımaya başladıkça bunları ayrıştırmaya başlıyor. İçsel bir bahar temizliği adeta. Ancak o zaman, yeni bir başlık açılıyor: “Peki benim sesim ne diyor?”.
Bu soru sanıyorum ki, kırılma anlarını yaratan faktörlerden bir tanesi. Çünkü çıkacak cevaplara ne alışkınsınız, ne de onlarla ne yapacağınızı biliyorsunuz. Düşünsenize, yıllardır el emeği göz nuru işlenmiş bir kimliğiniz var. Çoğunlukla sizin dışınızdaki kişilerin eli değmiş... Peki bundan sıyrıldığınızda, o zaman ne olacak? Biliyorum biraz ürkütücü duyuluyor. Ama varlığımızın en özgürleştirici yolculuğu başlıyor bir yandan da... “Şöyle olmalısın” diyor hala etrafımızdakiler, ama bizim onu algılayışımız değişiyor. Amerikalı psikolog Carl Rogers da şu şekilde açıklıyor: “İlginç paradoks şu ki, kendimi olduğum gibi kabul ettiğimde değişebiliyorum.”
Kendi sesine kulak verdikçe, dünyayı susturmaya çalışmıyorsun artık; sadece hangi sesin sana ait olduğunu ayırt ediyorsun. Bir heykeltıraşın fazlalıkları yontması gibi, kendimizi bizim dışımızdakilerden sıyırıyor oluyoruz. Ama tabii bu etrafımızdaki herkesi kendimizden uzaklaştırmak, yola yalnız başımıza devam etmek demek de değil.
İnsan bu yolculukta etrafında onu anlayan, dinleyen ve olduğu gibi kabul eden insanlara ihtiyaç duyuyor. Şair John Danne’nin de dediği gibi, “Hiç kimse bir ada değildir.” Yani herkes birbiriyle bağlıdır ve insan ancak bir diğeriyle ilişki kurarsa anlamlı bir varoluşu olduğunu hisseder. Roy Baumeister ve Mark Leary’nin 1995’te yayımlanan makalesine göre insanlar uzun vadeli, şefkatli ilişkiler ve duygusal olarak olumlu etkileşimler arıyor. Yani aslında aidiyet böylece “ben kimlerle birlikteyim?” sorusuyla da şekilleniyor. Kimlerin sizi gerçekten anladığını, kimlerin sadece alışkanlıktan yanınızda durduğunu veya sizi olduğunuz haliyle kabul ettiğini ayırt ediyorsunuz. Çünkü bizi gerçekten duyan, bizi olduğumuz şekilde kabul eden insanlar yanında, daha az savunmaya geçiyoruz. Daha az rol yapıyor veya sahte hissediyoruz. Bu farkındalığın sonucunda ister istemez bazı bağlar kendiliğinden gevşiyor, bazıları ise daha da güçleniyor. Aslında güvenli alanını çok seven insan için çok keyifli bir değişim gibi durmuyor bu. Hatta dışarıdan bakan biri çevremizin değiştini düşünebilir, ama aslında olan şu: Siz kendinizi daha doğru bir yerde konumlandırdığınız için hayatınızdaki insanlar da yeni yerlerini alıyorlar. En basit tabirle; o bağ kendi ömrünü tamamlamış oluyor ve etrafınızda size iyi gelen insanlar kalmaya başlıyor. Bu yüzden çevremizde olan bitenler, çoğu zaman bizim bir yeri ya da birilerini terk etmemizle ilgili değil, bizim artık başka bir frekansta olmamızla ilgili.
Bahsettiklerimiz pek tabii bir gecede olan şeyler değil. Modern zamanlar, bize hemen değişmemiz ve kendimizin “daha iyi bir” versiyonuna ulaşmamız yönünde baskı yapıyor. Fakat tam aksine, bazı şeyler ancak zamanla olgunlaşır. İnsanın kendi içindeki düğümleri çözmesi, hangi sesin kendisine ait olduğunu ayırt etmesi, çevresiyle ilişkisini yeniden şekillendirmesi… Bunların hepsi sabır isteyen süreçler. Bir anda aydınlanma yaşamıyoruz; daha çok küçük küçük fark edişler oluyor aslında. Sonra bakıyoruz, üç ay önce aynı durumda bambaşka tepki vermişiz. Bir sabah uyanıp “Artık kendimi buldum” demiyoruz; daha çok şöyle oluyor: “Sanki artık kendime biraz daha yakınım.” İşte bunu söyleyebilmek bence çok kıymetli arkadaşlar.
Siz kendi otantikliğinizle hayatınızı yaşadığınızda diğer insanlara da ilham oluyorsunuz. Bunun için dünyanın en iyi parçalarını bestelemenize, en güzel resimleri yapmanıza veya ölümcül bir hastalığa çözüm bulmanıza gerek yok. Bazen değişim oldukça gündelik ve basit olabilir. Bu kimi zaman, sevmediğiniz bir şeye 'hayır' diyebilme cesareti, kimi zamansa her şeye rağmen sevdiğiniz bir şeye tutkuyla devam etme gücünü bulmaktır. Bir yere ya da bir gruba ait olmaya çalışmak için harcadığımız enerjinin aksine; kendine ait olmak, en güçlü bağları kuruyor. Dış dünyadan ibaret olmayan, özümüzle aramızdaki gerçek bir bağ. İşte o zaman, hiçbir yer bize yabancı gelmiyor artık.
Künye
- YazanAslı Candaş
- Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt