Şu Duvarların Dili Olsa: Mekânların Üzerimizdeki Etkileri
111 Hz ·Bölüm 223

Şu Duvarların Dili Olsa: Mekânların Üzerimizdeki Etkileri

Biz mi mekânları şekillendiririz yoksa mekânlar mı bizi? Mekânların ruhumuzda bıraktığı etkiler neler? Bu soruların cevaplarını arayacağımız 111 Hz’in bu bölümünde, çeşitli filozof ve mimarların kapısını çalarak onlarla evlerin, Avm’lerin, parlamentoların ve hastanelerin üzerine düşüneceğiz. Mekânların bizim için ifade ettiği gizli anlamları, zihnimizi manipüle etmek için hesaplanmış mimari teknikleri konuşacağız.

16 Şubat 2026 ·26 dk ·2.188 kelime
0:00

Arkadaşlar bugün çok heyecanlıyım! Köşedeki antikacıdan 1940’lardan kalma harika bir radyo satın aldım. Kutu açılışını da birlikte yaparız diye düşündüm.

Gerçi satıcı biraz garip bir adamdı. Epey yaşlı ve çatık kaşlı bir İngiliz…

Bana dikkatli olmam gerektiğini, çünkü bu radyonun çok ÖZEL bir alet olduğunu söyledi.

Neyse neyse, hadi biz denemeye başlayalım bakalım.

“HİTLER ÖLDÜ” mü?.. Bu ne alaka şimdi?.. İçinde bir çeşit kaset falan mı var bunun?

Senato diyor, Britanya başbakanı diyor… Hep tarihten kalma sesler… Bu ne biçim radyo yahu? Son kez deniyorum.

r

Biz binaları… Binalar bizi şekillendiriyor. Binalar, mekanlar… Mekanlar bu kadar belirleyici mi gerçekten? Bir kitap vardı sanki bunun hakkında. Mekânın şeyi… Iıı… Mekânın?.. Heh MEKÂNIN POETİKASI!..

Tamam çok güzel. Şimdi siz biraz soluklanın, ben de kütüphaneme dönmek için bir radyo falan bakınayım buralarda.

Kitabımı buldum arkadaşlar. Fransız filozof Gaston Bachelard’ın yazdığı Mekânın Poetikası… Belki bu esere isminden dolayı bir mimari kitabı gibi yaklaşanlar ya da onda “ev nasıl dekore edilir”in ipuçlarını bulacağını düşünenler olabilir.

Ama bu kitap daha çok BİZLE ilgili… Mekânların ruhumuzla kurduğu ilişkilere dair bir kitap bu.

Bachelard, bu ilişkileri ev üzerinden anlatıyor. Çünkü ona göre ev, insanın dünyadaki ilk evrenidir ve ruhsal bir değer taşır. Sizin de “ev” sözcüğünü duyduğunuzda aklınızda ilk olarak “dört duvarla çevrili bir konut” değil de “sıcak bir yuva” imgesi canlanıyor, değil mi? Çünkü evler kolondan, çimentodan ibaret değil sadece; olumlu-olumsuz birçok duyguyu da çağrıştırıyorlar bize.

Gaston Bachelard; 'Mekânın Poetikası'nda evi insanın dünyadaki ilk evreni olarak tanımladı.
Gaston Bachelard; 'Mekânın Poetikası'nda evi insanın dünyadaki ilk evreni olarak tanımladı.Wikimedia Commons · CC BY-SA 3.0 nl

Mekânın Poetikası, evin ruhsal analizini çok katlı müstakil evler üzerinden yapıyor.

Orta katlar; gündelik hayatın sürdüğü, daha sıradan hislerin yaşandığı alanlar kitaba göre…

Çatı katını da evin en çok ışık alan ve düşüncelerin berraklaştığı yer olarak tanımlıyor Bachelard. Belki burada rüzgârın uğultusunu, şimşeğin gürültüsünü çok daha yakından işitiyorsunuz ama hepsinin sebebini tanımlayabiliyorsunuz. Çünkü Bachelard; tavan aralarını, rasyonelliğin hüküm sürdüğü yerler olarak tanımlıyor.

Bodrum katı ise evin toprağa en yakın kısmı... Bahcelard’a göre burası karanlık dürtülerin ve tekinsiz keşiflerin mekânı…

Şöyle bir hatırlasanıza: Küçükken bir şey almak için apartmanın bodrumuna gönderildiğimizde; içimizde mutlaka bir ürperti duymuş, nedenini tam anlayamadığımız korkulu hislerle çevrelenmişizdir, değil mi? Çünkü Bachelard’ın dediği gibi bodrum katları, tavan aralarının aksine, bilincin değil BİLİNÇDIŞININ mekânı!..

Hepimizin yakından tanıdığı ünlü psikolog Carl Gustav Jung da, meseleyi çok benzer bir şekilde ele alıyor Bachelard’la. Bilinçle bilinçdışının çatışmasını anlattığı bir hikayesinde, tıpkı Bachelard gibi, “tavan arası” ve “bodrum katı” metaforuna başvuruyor.

Şimdi bodrum katından rahatsız edici sesler duyan bir adam var hikayede. Adama göre bu bir hırsız da olabilir, çok daha tehlikeli bir varlık da… Fakat aşağı inip orayı kontrol etmeye, tabiri caizse, biraz tırsıyor adam. Onun yerine çatı katına gitmeyi tercih ediyor ve orada kimseyi görmeyince “Burada kimse yok, demek ki bir sorun kalmadı.” diye düşünüyor. Yani bilinçaltıyla yüzleşmektense meseleleri halı altına süpürmeyi tercih ediyor zihnimiz.

Mutlaka aranızda “Ya sen ne anlatıyorsun Barış? Yok alt kat, yok üst kat… Biz apartman dairelerinde yaşayan insanlarız, bize ne bunlardan?” diyen çıkacaktır. Ama Bachelard bu konuya da parmak basıyor aslında. Modern apartman yaşamında insanın ne yükseleceği bir tavan arasının ne de inebileceği bir mahzenin olmadığını söylüyor. Bu durumun da insanın düşsel derinliğini yitirmesine ve düzleşmiş bir ruh haline hapsolmasına neden olduğunu savunuyor.

Mekânın Poetikası’nda evin başka başka alanlarına da değiniliyor elbette. Sandıklarla çekmeceler, gizemi ve mahremiyeti simgelerken; bir köşeye çekilip oturmak içe dönüş duygusuyla ilişkilendiriliyor örneğin. Ama benim kitapta dikkatimi en çok çeken kısım Fransız tarihçi Jules Michelet’in kuş yuvası hakkındaki analizlerine yapılan atıflar oldu.

Michelet, kendi yuvasını yapan kuşların hiçbir araç gerece sahip olmayan işçiler olduğunu söylüyor. Sincaptaki el, kunduzdaki diş yok mesela onlarda. Kullanabildikleri tek alet ise kendi minik gövdeleri… Dolayısıyla kuşlar, yuvaya taşıdıkları malzemelere ancak GÖĞÜSLERİNİ BASTIRARAK şekil verebiliyorlar. Böylelikle de yuva, kendi bedenlerinin bir kalıbı oluyor adeta.

Biz de kuşlar gibi değil miyiz sizce? Evlerimizi kendimize göre biçimlendirmek istemiyor muyuz? Eşyaların yerini değiştirirken, kendimize bir okuma köşesi yaparken ya da duvara karakterimizi yansıttığını düşündüğümüz bir şeyler asarken kuşlarınkine benzer bir dürtüyle hareket ediyoruz bence. Eve kendimizden bir şey katmayı, evle benliğimizin bütünleşmesini arzuluyoruz içten içe…

Hatta o IKEA ve türevi mağazalardan demonte hâlde aldığımız mobilyaları eve getirip birleştirmek bile bize başka bir haz veriyor. Belki saatlerce yapım broşürünü anlamaya çalışıyoruz,

Belki terliyoruz, yoruluyoruz…

Ama monteleme işlemini tamamlayıp da eserimize baktığımızda muzaffer bir komutan edasıyla dolaşıyoruz odanın içinde.

İşte bu eve kendimizden bir şey katmanın verdiği hazla ilişkili aslında...

Bu arada arkadaşlar, IKEA dedim de aklıma geldi… Sizin de IKEA’nın o enteresan iç mekân tasarımı dikkatinizi çekti mi daha önce?

Hani böyle sadece bir lamba almaya gidersiniz ama yatak odalarının, mutfak eşyalarının, çocuk dünyası bölümünün içinden geçerken bulursunuz kendinizi. Çünkü tek yön politikaları nedeniyle mağazanın tamamını gezmek zorundasınızdır. E hâliyle kasaya geldiğinizde de ihtiyacınız olmayan ürünleri sepetinize attığınızı fark edersiniz. Burası sosyolog Tony Fry’ın da dediği gibi “tüketim toplumunun hac merasimi” gibidir adeta. Kitlelerle birlikte, sıra hâlinde, okların gösterdiği yönde hareket ederiz, tıpkı bir kutsal yürüyüşte olduğu gibi...

İşte bu tasarım anlayışı “Gruen Etkisi” ile açıklanıyor. Gelin, adını Avusturyalı Mimar Victor Gruen’den alan bu kavramın tarihine biraz daha yakından bakalım.

Modern alışveriş merkezlerinin ilk versiyonunu 1950’lerde Amerika’da planlayan mimar Victor Gruen; başlangıçta, bugünkü AVM’ler gibi bir şeyi amaçlamamıştı aslında… O Avrupa’daki şehir meydanlarına benzeyen, toplum odaklı, güvenli alanlar yaratmak istiyordu. Alışveriş tabii ki işin bir parçasıydı ama içinde kütüphaneler, parklar gibi insanların sosyalleşebileceği alanlar da olacaktı. Ancak yatırımcılar kâr maksimizasyonu hevesiyle sadece mağazalara odaklanmayı tercih ettiler.

İnsanlar bir tür tüketim zombisi haline gelmeliydi bu anlayışa göre. İşte bu amaçla yapılan belli mimari tercihler bugün “Gruen Etkisi” olarak kavramsallaştırılmış durumda. Şimdi bu tercihlere yakından bakalım

AVM’lerde dış dünyayla bağınız kesilir her şeyden önce… Hiçbir yerde “pencere” ya da “saat” göremezsiniz. “Dışarıdaki hayatta neler oluyor?”, “Ne kadar oldu buraya geleli?..” gibi sorgulamalara girmemeniz beklenir. Parlak ışıklar ve görsel uyaranlar bir yerden sonra zihninizi afallatmaya başlar.

Aslında buraya kadar anlattığım her şey kumarhaneler için de geçerlidir. Müşteri içeride ne kadar kalırsa kasa da o kadar çok kazanır.

Bir de sürekli olarak AVM’lerde yolunuzu kaybediyorsanız telaşlanmayın, bu da istenen bir şey… Labirent gibi koridorlarla oryantasyon bozukluğu yaşamanız arzulanıyor çünkü. Bir o mağazadan şu mağazaya sürüklenip duruyorsunuz istemsizce. Müşteri olarak gardınız düştükçe düşüyor.

AVM’leri o kadar anlattık ama aslında onlar “Yok-Yerler”… Yoklar yani buralar… Dalga geçtiğimi düşünebilirsiniz ama merak etmeyin, ne demek istediğimi anlatacağım tabii ki. Önce kısa bir ara verip biraz soluklanalım.

Tekrardan merhabalar. En son AVM’lerden konuşmuştuk hatırlarsanız. Yok-yerler demiştim oralara. Gelin şimdi bunu açalım biraz.

Yok-yerler teorisini ilk kez 1992 yılında ortaya atan Marc Auge; bir mekânın “YER” olması için bazı antropolojik koşulları taşıması gerektiğini iddia ediyor. Yani bir “yer”, içinde illa “tarih”, “kimlik” ve “ilişkiler” barındırmalı ona göre.

Öyle her önüne gelene “YER” diyemiyoruz yani.

Örneğin kutsal mekanlar, müzeler ya da mahalle kahvehaneleri… Bunlar antropolojik yerler… Bir de Yok-Yerler var.

Auge; terminalleri, otelleri ve tabii ki AVM’leri birer “Yok-Yer” olarak tanımlıyor.

Öncelikle buraların bir “tarihi” olmadığını söylüyor Auge... Bir düşünün siz de: Böyle mekanlara girdiğinizde geçmişinizin ya da geleceğin bir önemi yoktur, değil mi? O anki işlem neyse ona odaklanılır. Uçağa binersiniz veya alışveriş yaparsınız, biteeer gider!

Ayrıca Yok-Yerler’de bir “kimliğiniz” de yoktur, çünkü sizin kişiliğinizin bir kıymeti yoktur o mekânlar için. Sadece birer pasaport numarasından, biletinizden ya da kredi kartı limitinizden ibaretsinizdir.

Ayrıca “ilişkilerden” de âzâdedir buralar. Herkes anonimdir. Müşteriler ne kendi aralarında ne de satıcılarla anlamlı bir iletişim kurabilirler. Tarihi bir çarşıda esnafla ettiğiniz pazarlığın benzerini bir AVM’de yapmaya kalkarsınız komik duruma düşersiniz mesela…

Auge artık hayatımızın git gide daha büyük bir kısmını yok-yerlerde geçirdiğimizi ve bunun da modern insanı daha köksüz ve kimliksiz bıraktığının altını çiziyor.

Bu kimliksizlik meselesine farklı bir yönden de bakılabilir tabii… Mesela “antropolojik yer” olarak tanımlanan şehir meydanlarını, köy kahvelerini ya da müzeleri düşünelim…

Buralar bulundukları ülkenin kültürel kimliğine dair de bir şeyler anlatır mutlaka. Kendilerine has bir tavırları vardır. Ülkeden ülkeye yaklaşım farklılıklarını ve folklorik unsurları gözlemleme şansımız olur.

Yok-yerlerse dünyanın her yerinde neredeyse aynıdır diyebiliriz rahatlıkla. Terminallerde benzer dijital ekranlar, otellerde benzer oda düzenleri ve dünyanın tüm AVM’lerde o benzer “penceresizlik” hâli mevcuttur. Bu pencere meselesinin altını biraz fazla çizdiğimin farkındayım. Ama inanın bana, pencerelerin önemi klinik çalışmalarla da sabit bir olgu… Hatta o araştırmalardan birini anlatayım şimdi size.

Mimari profesörü Roger Ulrich, 1984 yılında önemli bir çalışmaya imza attı. Safra kesesi ameliyatı olan hastaları 9 yıl boyunca gözlemleyen profesör, bu çalışma aracılığıyla mimari tasarımın klinik vakalarda bir fark yaratıp yaratmayacağını öğrenmek istiyordu.

Gözlemlenen hastalardan bazılarının pencereleri bir doğa manzarasına bakarken, bazılarınınki ise tuğla bir duvara bakmaktaydı. Çalışmanın sonunda ağaçları gören hastaların diğerlerine göre daha hızlı taburcu olduğu ve daha az ağrı kesici kullandığı görüldü. Hatta hemşireler, bu hastaların moral düzeyi ve kendileriyle kurdukları iletişimi bile tuğlaya bakanlara oranla daha iyi bulmuşlardı.

Aslında sıradan bir insan olarak biz bile, öyle gözlem falan yapmadan, bir duvara bakmaktansa ağaçları izlemenin çok daha iyileştirici olduğunu sezebiliriz bence…

Mekansal özelliklerin bilişsel süreçlere etkilerini ortaya koyan başka nöromimari bulgular da mevcut. Minnesota Üniversitesi’nden Joan Meyers-Levy yaptığı araştırmalarda, yüksek tavanlı mekanların insanlarda soyutlama ve yaratıcı düşünme yetilerini arttırdığını saptamış. Yani sağ beyin daha iyi çalışıyormuş buralarda. Alçak tavanlı mekanlarda ise insanların odaklandığı, ayrıntıları daha iyi gördüğü tespit edilmiş. Bu da tipik bir sol beyin aktivitesi... Bu nedenle uzmanlar, örneğin bir sanat galerisi için yüksek tavanlı mekânlar önerirken, ameliyathane ya da muhasebe işleri için alçak tavanlı ofislerin daha işlevsel olduğunu savunuyorlar.

Gelin hep birlikte biz de bir düşünme deneyi yapalım konu hakkında. Ama biz deneyimizde mekânların insanlar üzerindeki değil “nesneler” üstündeki etkilerini tartışalım.

Vatikan’daki Sistine Şapelinde olduğumuzu düşünelim mesela. Büyük bir turist kalabalığıyla; yerden tavana kadar devasa fresklerle ve renkli hikayelerle çevrili bu büyüleyici mekanda yürüdüğümüzü varsayalım. Başımızı kaldırıp mabedin tavanındaki o muazzam eserleri incelemeye başlarız, değil mi hemen?

Aralarından en çok Michelangelo’nun “Adem’in Yaratılışı” freski dikkatimizi çekerdi tabii… Hani İncil’in Yaratış bölümündeki bir anlatıyı tasvir eden, Tanrı ile insanın parmaklarının birbirine değmek üzere olduğu o meşhur eser… Hristiyanlar, bu esere baktığında uhrevi düşüncelere dalarlardı muhtemelen, belki başka turistler de yaşardı aynı duyguyu… Tanrıyı, insanlığı, doğumu ve ölümü düşünürlerdi

Adem'in Yaratılışı; Sistine'in tavanında varoluşsal, müzede sanatsal yorumlanır.
Adem'in Yaratılışı; Sistine'in tavanında varoluşsal, müzede sanatsal yorumlanır.Wikimedia Commons · Public domain

Tamam şimdi de, şapelin tavanına kireç sıvısıyla işlenmiş Adem’in Yaratılışı freskini bir “tablo” formunda sanat müzesine taşıdığımızı varsayalım.

Şapelde resme bakıp varoluşsal sorgulamalara girişen insanlar, burada muhtemelen işin daha sanatsal yönüyle ilgileneceklerdir. Michelangelo’nun fırça darbelerini, ışık-gölge oyunlarını düşünecek; aralarında eserin Rönesans akımı içindeki önemini tartışacaklardır muhtemelen.

Gördüğünüz gibi mekân değişimi sadece insanlarda değil maddelerde, sanat eserlerinde, hatta gündelik basit eşyalar üzerinde bile etki sahibi olabiliyor. Bunu nereden mi biliyoruz? Fransız sanatçı Marcel Duchamp, bizimkine benzer bir deneyi yüz küsur sene önce yapmış çünkü.

Duchamp, 1917 yılında fabrikada üretilmiş bir pisuvarı alıp ters çevirerek onu New York’ta bir sanat stüdyosunda sergilemeye başlamış. Üzerine sahte bir imza da atan sanatçı eserine “Çeşme” ismini vermiş. “Çeşme” ilk başta büyük bir tepki ile karşılaşmış tabii ki… Hatta Bağımsız Sanatçılar Topluluğu eseri reddetmek istemiş. Ancak zamanla “Çeşmenin” sanat çevreleri tarafından algılanış biçimi değişmeye başlamış:

Marcel Duchamp'ın Çeşme'si; ters çevrilmiş pisuvar, galeriye girince sanat oldu.
Marcel Duchamp'ın Çeşme'si; ters çevrilmiş pisuvar, galeriye girince sanat oldu.Wikimedia Commons · Public domain

Duchamp’ın yaptığı bugün kimi çevrelerce basit bir şakadan ibaret olarak görülse de; “Çeşmeyi”, yani ters çevrilmiş “pisuvarı”, modern sanat tarihinin önemli bir yerine koyanlar da var. Hatta Andy Warhol’u, Duchamp’ın takipçisi olarak lanse ediyor bu kişiler.

Peki bu pisuvarı sanat galerisinden alıp bir şehir meydanına bıraksak ne olurdu acaba? Düşünsenize, artık pisuvar hem tuvaletteki işlevini icra etmekten yoksun hem de galeride olmadığı için bir sanat eseri muamelesi görmüyor. Birkaç saate kalmaz, belediye pisuvarı alıp çöpe atardı sanki…

Modern sanat eserleri hakkındaki bu tarz tartışmalar hiç bitmez biliyorsunuz. Tabii bizim amacımız bir taraf seçmek değil şu an... Ancak şunu görmeliyiz diye düşünüyorum: Neyin sanat, neyin sanat olmadığı üzerine bu kadar tartışma oluyorsa, mekânların insanlar ve eşyalar üzerindeki etkisi de yadsınamaz bir gerçek bence.

Şimdiye kadar hep mekânlarla birlikte anlam kazanan nesnelerden ya da ruh hâli mekândan mekâna değişen insanlardan bahsettik.

Peki ya mekânlardan nesneleri ve insanları çekip alsak nasıl bir yer olurlardı acaba?

Gelin gözlerimizi kapayıp hayal edelim birlikte.

Boş okul koridorları, otellerin sandalyesiz bekleme salonları, hiçbir arabanın geçmediği otoyollar… Ya da suyu boşaltılmış bir havuz veya hiçbir çocuğun olmadığı tenha oyun parkları… Bir de bunlara 90’lardan kalmış efekti verecek fotoğraf filtreleri ekleyin zihninizde.

Sizin de içiniz biraz ürperdi değil mi?

Size az önce son yıllarda çok konuşulan “Liminal Space” yani “Eşikteki Mekân” fenomenini tasvir etmeye çalışıyordum aslında. İlk olarak 2019 senesinde 4chan platformunda yayınlanan bir korku hikayesiyle popülerlik kazanan bu estetik anlayışı; yıllardır çeşitli fotoğraf ve videolarla interneti esir almış durumda.

Liminal mekân; ne orası ne burası, eşikte kalan boş koridorların ürperten estetiği.
Liminal mekân; ne orası ne burası, eşikte kalan boş koridorların ürperten estetiği.Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0

Liminal, Latincede “eşik” anlamına gelen “limen” sözcüğünden türetilmiş bir kelime. Ne orası ne burası olabilmiş, eşikte kalmış alanları tanımlamak için kullanılıyor. Mesela ülke değiştirirken durakladığımız havalimanları, iki oda arasında geçiş yapmaya yarayan koridorlar gibi…

Zaten koridorların sinemada bir korku imgesi olarak kullanıldığına şahit olmuşuzdur mutlaka. Şahsen ben, Kubrick’in The Shining filminde, küçük çocuğun otelin koridorlarında bisikletle gezdiği o gerilim dolu sahneleri hala unutamıyorum doğrusu.

Gördüğünüz gibi mekânlar kimi zaman bizi ürpertiyor, kimi zaman da huzur veriyor. Güneş almayan, karanlık bir odada durduk yere kendimizi depresif de hissedebiliyoruz. Bir yaz akşamı balkonda yıldızları izlerken geleceğe dair mutlu hayaller de kurabiliyoruz.

Gerçi biz 2000’li yıllarda o balkonları sırf ev daha büyüsün diye içeri kattık değil mi? Hatta yeni apartman dairelerini ya balkonsuz ya da bir insanın bile zor sığacağı ufacık balkonlarla inşa etmeye başladık. Belki de evlerimizi büyütelim derken hayallerimizi dışarıda bırakmışızdır arkadaşlar. Mekânların ruhumuzda bıraktığı etkileri göz ardı etmişizdir.

Mekanlara, evlere daha farklı bir gözle yaklaşmalıyız bence. Evlerimizi birbirinin aynısı olan dekorlar gibi olmaktan kurtarıp onlara bizden daha çok şey katmalıyız.

Portekizli mimar Álvaro Siza’nın da dediği gibi:

Bir evde, gerçek bir evde yaşamak tam zamanlı bir iştir... Bir eve sahip olmayı, onu korumayı ve yenilemeyi bir kahramanlık meselesi olarak görüyorum."

Künye
  • YazanKadir Biçici
  • Ses Tasarım ve KurguMetin Bozkurt
Kaynaklar (2)